Kurban Nedir?

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KURBAN NEDİR? FEDAKÂRLIKTIR.

Bu bayramda da ictimâî münâsebetler artacak, kardeşlik artacak.

Ferdî bayram olmaz. Bayram, tâtil de değildir. Tatil, teneşirde. Tatil, atâletten gelir. Bayramlaşılacak. Tek başına bir bayram namazı kılamazsın. Kendi kendinin bayramını tebrik edemezsin. Akrabalık münasebetleri, kardeşlik, fakir-fukarâ, garip; onlarla bayramda bir kardeşlik olacak.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; Allah yolunda بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ : üst üste konan kerpiçler gibidir” buyuruyor. (Bkz. es-Saff, 4) Böyle bir takvâ bayramı oluyor.

İşte Cenâb-ı Hak, okuduğumuz bu âyetlerle, bu takvâ bayramını hayatımızın her safhasına intikâl ettirmek.

İkinci bayram, önümüzdeki ay geliyor. O da kurban bayramı.

Kurban nedir?

Kurban bir fedakârlıktır. Fedakârlığın ismi kurbandır. Hattâ halk arasında vardır: “Sana kurban olayım.” denir. Yani nedir bu? “Sana bütün fedakârlığımı göstereyim.”demektir.

Kurban nereden başlıyor?

Kurban, İbrahim -aleyhisselâm-’dan başlıyor. Cenâb-ı Hak, İbrahim -aleyhisselâm-’ı Halîlullah yaptı, dost etti. Kendine dost olarak aldı.

Fakat neyin mukâbilinde kendine dost olarak aldı?

İbrahim -aleyhisselâm- malını-mülkünü Allah yolunda lezzetle dağıttı, zevkle dağıttı, huzurla dağıttı, sevinerek verdi. Cenâb-ı Hak “Halil İbrahim bereketi” eyledi malına.

Nemrud’un zulmü karşısında, Nemrut’la bir tevhid mücadelesine girdi. Tevhid mücâdelesi karşısında canını ortaya koydu. Mancınığa konuldu, hiçbir tesiri olmadı.

Melekler yardım etmeye gelince:

“–Ateşi yandıran söndürür, kudret O’na aittir dedi. Siz dedi, Hâlık’la mahluk arasından çekilin dedi. Dostluğum zedelenmesin.” dedi.

Ve bu dostluk, canıyla dostluk karşısında, ateş, gülistana döndü.

İkinci bir dostluk testi, imtihanı.

Üçüncüsü: Evlâdı, insanın, kendisinin devam eden parçasıdır. O, ana-babanın vücudundan meydana geliyor. Ana-babanın devam eden parçasıdır. İnsanın en çok düşkün olduğu, evlâdıdır.

Fakat İbrahim -aleyhisselâm-’da Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbet öyle bir aştı ki, evlât muhabbetini aştı. Zedelemek isteyen… İkisi de şeytanı taşladılar. Birbirleriyle vedalaştılar. Allah’tan râzı oldular. Ve bu rızâyı bozacak şeytanı taşladılar.

Cenâb-ı Hak Saffat Sûresi’nde… Bıçağı İsmâil -aleyhisselâm-’ın boynuna koydu. Zirve bir fedakârlık, kurban tam. Kurbanın tam mânâsı. Kâmil bir kurban telâkkîsi.

Cenâb-ı Hak:

“Ey İbrahim! Sana selâm.” dedi. “Sana selâm olsun İbrahim!” dedi. (Bkz. es-Sâffât, 109)

İbrahim -aleyhisselâm-’ın dostluğunu Cenâb-ı Hak tebrik etti:

“Bu, ağır bir imtihandı, açık bir imtihandı, zor bir imtihandı.” dedi. (Bkz. es-Sâffât, 106)

“Sana selâm olsun İbrahim!” dedi. (Bkz. es-Sâffât, 109)

“Sana bir nam verdik.” buyurdu. (Bkz. es-Sâffât, 108)

Dostluğun nişânı. Tahiyyat’tan sonra salevât-ı şerîfe getirirken yine İbrahim -aleyhisselâm- geçiyor orada.

Putperest bir kavimle mücadele etti. Orada hayatını ortaya koydu. O, bâtının maddî ve mânevî putlarını yıktı. Cenâb-ı Hakk’a dostluk arttı. Dostluk arttıkça, Cenâb-ı Hakk’ın ikramları karşısında bir acziyet içinde kaldı.

Kıyamet günü, “وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ” dedi, yahut diyecek.

(Yâ Rabbi!) Beni mahzun etme!..”

Ne zaman?

“İnsanların (tekrar) yaratıldığı o gün (kıyamet günü) beni…” (eş-Şuarâ, 87)

Yani kulluğumu Sana yapamadım, dostluğumu îfâ edemedim…

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 88-89]) Arkadan gelen âyet.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, bizden “dostluk” istiyor, “kalb-i selîm” istiyor.

İşte bu hac-umre, İbrahim -aleyhisselâm-’ın bu dostluğundan gelen bir ibadete bir rükün hâline geliyor. Cenâb-ı Hak Kâbe’yi de ona yaptırdı, o dostuna inşâ ettirdi.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, işte bu önümüzdeki olan bu kurban bayramı da bizim için bir fedakârlık bayramı demek, Cenâb-ı Hak’la dost olmanın. Takvâ birincisi. İkincisi de bir dostluk bayramı olmuş oluyor.

İşte bu fedakârlığı, dostluğu ve takvâyı bütün hayatımız içinde yaygınlaştırmak. Bunun neticesinde iki bayrama nâil olmak:

Son nefes bayramı.

Fussilet Sûresi’nde 30. âyetinde:

“Rabbim Allah’tır…” Hayatımız boyunca kul Cenâb-ı Hak’la beraber olacak.

“ثُمَّ اسْتَقَامُوا” Allah Rasûlü’nün o nûrânî izinde hayatını devam ettirecek.

“Melekler ölüm ânında inecekler:

«–Korkmayın, üzülmeyin…»”

Ki, şeytanın musallat olduğu bir şeydir o son nefes.

“…«Korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

İkinci mânevî bayram da, gerçek bayram; kıyamet gününde “onlar üzülmeyeceklerdir, korkmayacaklardır” Cenâb-ı Hak buyuruyor. (Bkz. Yûnus, 62)

Velhâsıl kardeşler, bu, kurban bayramının ayına girmiş olduk aşağı yukarı. Bu kurban bayramı da bizim için çok ehemmiyetli bir bayramdır.

Bu bayramlaşma var. Bayramlaşma, kimlerle bayramlaşacağız? Tâ Dünya’nın öbür ucundaki müslüman kardeşlerimizle bayramlaşmaya bir vesîle bu kurban.

Onun için, birçok teşkilâtlar, bu kurban içinde kurban toplarlar. Bu kurbanı… Bu da bir, bizim için mühimdir çok, bir dostluğun nişanesidir.

Burada Afrika’da müslüman kardeşimiz var bizim. Orta Asya’da müslüman kardeşimiz var, mahrum. Dünya’nın dört bir tarafında mahrum kardeşler var. İşte bunlarla bayramlaşmadır bu.

Onun için mümkün mertebe, tabi vacip kurbanları evimizde keseriz. Fakat bizim daima kurbana ihtiyacımız var: Sadaka kurbanlara ihtiyacımız var. Belâya, musibetlere bir def olarak kurbana ihtiyacımız var. Hastalıkları tedavi için kurbana ihtiyaçlarımız var.

 Bunlardan da bu, Afrika’daki, Orta Asya’daki, Burma’daki vs. Dünya’nın muhtelif yerlerindeki bu kardeşlerimizle bayramlaşabilmek.

Arkadaşlarımızdan gelen ifadeler, buralara gidenlerden gelen ifadeler:

O kadar sevinç oluyor ki, tâ uzaklardan, belki iki-üç saatlik yoldan yürüyerek geliyor, bir parça et almak için.

Alıp ne yapıyor? Duâ ediyor gönderene. Fakat göndereni bilmiyor. Tam bir gıyâbî duâ olmuş oluyor bu da. Bu da çok mühim.

Medîne-i Münevvere’ye sefil bir kavim geldi. Efendimiz dedi ki:

“–Bu bayram (dedi), kurbanları üç günden fazla bekletmeyin (dedi), dağıtın.” buyurdu.

İkinci sene o şey kalktı.

“–Kurbanlarınızı kavurabilirsiniz, bırakabilirsiniz gelecek seneye.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Edâhî, 28, 34; Ebû Dâvud, Edâhî, 9-10/2812)

Fakat bugün de Dünya birbirine komşu oldu. Yani Dünya’dan en uzak yer, birbirine uçakla yarım günlük bir mesafe. Devamlı irtibatlar da arttı. Devamlı oradaki manzaraları seyrediyoruz. Bugün onları düşünmek, onların duâlarını almak da bizim için çok mühim, bu gıyâbî duâyı. Bunun da karşılığı -inşâallah- âhirette çıkacak.

Ben bir misal vereyim, karşılaştığımız bir hâdiseden oralarda. Oradaki, Afrika’daki insanlarımızdan şu şeyi duyduk. Meselâ Batı Afrika’ya daha Osmanlı gitmedi. Fakat onlar, demek ki Osmanlı’nın bir kültürü, bir yardımı gitmiş ki, oradakiler dediler ki:

“–Siz, Allah Rasûlü’nün « لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300])» buyurduğu, siz, Fâtihlerin torunlarısınız.” dediler.

“–Siz (dediler), Abdülhamid’in torunlarısınız.” dediler.

Yine dediler:

“–Bu bîçâre insanları sizler düşünüyorsunuz.” dediler.

Ellerini açtılar, duâ ettiler. Bu çok mühim. Bu basit bir şey değil.

İki cenaze geçti. Efendimiz: “وَجَبَتْ, وَجَبَتْ” (vâcib oldu, vâcib oldu) buyurdu.

Dedi ki sahâbe:

“–Yâ Rasûlâllah! Birincisine vâcib oldu, ikincisine de aynı şeyi dediniz, vâcib oldu dediniz. Neler vâcib oldu bu ikisine?”

Dedi ki Efendimiz:

“Birincisine siz hepiniz ona hüsn-i zanda bulundunuz. Hepiniz kalbinizden ona hüsn-i hâl kağıdını verdiniz. Ona Cennet vâcib oldu.

Öbürüne ise uzakta kaldınız, ona bir hüsn-i zanda bulunmadınız. Demek ki onun bir şerri vardı size karşı. Geri durdunuz. Ona Cehennem vâcib oldu.” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)

Onun için biz bu ikramların -inşâallah- karşılığını Cenâb-ı Hak -inşâallah- öbür tarafta gösterecek esas.

Tabi bu bir, bugünkü baktığımız zaman bu şeye, basit bir fedakârlık bu. Efendimiz’in de (üzerinde) en çok durduğu budur; merhamettir. Dînin, İslâm’ın da üzerinde en çok durduğu, merhamettir. Îmânın ilk alâmeti merhamettir. Mü’minde merhamet vardır.

Merhamet nedir? Sende olanı, onda olmayana senin ikram etmendir. Onun eksikliğini telâfi etmendir. Onun derdiyle dertlenmendir. Merhamet budur. Cenâb-ı Hak en çok Kur’ân-ı Kerîm’de “Rahmân ve Rahîm” merhamet sıfatını bize bildiriyor. Cenâb-ı Hak da kulunda merhamet istiyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor:

“Sizler, yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler (yani melekler) de size (duâ etsin)…” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Birr, 16; Ebû Dâvud, Edeb, 58)

Ve böyle bir bayram da bir hasat mevsimidir. Tabi, kimi kardeşlerimizin buna imkânı yoktur.

اِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

(“Ameller, niyetlere göredir…” [Buhârî, Îmân, 41])

Onlar da oradaki kardeşlerine duâ etsinler. Çünkü bir mü’min kardeşin bir mü’min kardeşine duâsı da çok makbuldür. Onun da Cenâb-ı Hak, olsa verecektir o muhakkak, onu da vermiş gibi, Cenâb-ı Hak o kadar merhametli ki, onun da niyetini kabul eder, vermiş gibi Cenâb-ı Hak ecir ihsân eyler.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak kulundan tekâmül etmiş bir yürek istiyor.

Yani mü’min;

Ecmel olacak, ekmel olacak, ahsen olacak.

Ecmel: Yani her hâl ve davranışı, gönle huzur ve ferahlık verecek bir mü’minin. Ecmel olacak. Mü’minin her hâli bir ferahlık verecek. Nasıl bir çiçek bahçesi bir ferahlık verir… Niye çiçekler dikilir bahçeye? Bir ferahlık vermesi için. Bir mü’minin de gönül âlemi bir çiçek bahçesinden daha müzeyyen olacak. Huzur tevzî edecek. Ecmel olacak.

Ekmel olacak: Yani bir mü’min her hususta olgun olacak. Mükemmel olacak. Daima bir ihtişam sergileyecek bir mü’min, Allâh’a dost olan bir mü’min.

Yine Allâh’a dost olan… Kur’ân-ı Kerîm’de “اَحْسِنُوا” buyruluyor. (el-Bakara, 195) Yani her işi en güzel olacak. Her işini en güzel şekilde tevzî edecek, “ahsen” olacak.

Cenâb-ı Hak böyle dost olan kulları için, bazı âyetlerde mükâfatlar bildiriyor:

Mü’minler, Cennet’e vize alan mü’minler, Cennet kapısına gelecekler. Orada Cennet bekçileri onlara:

“سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ” diyecekler. “…Selâm size! Tertemiz geldiniz…” (Bkz. ez-Zümer, 73) diyecekler. Tertemiz geldiniz. Nasıl çocuk doğduğu zaman mis gibi doğar…

“…Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya.” (ez-Zümer, 73) diyecekler.

Onun için, istiğfarlarımız çok mühim. Şüphelilerden kaçmamız çok mühim. Hayatı riyâzat hâlinde yaşamamız çok mühim. Ve tertemiz olarak gitmemizi Cenâb-ı Hak istiyor, arzu ediyor.

Yine Cenâb-ı Hak En‘âm Sûresi’nde kendi durumunu bildiriyor Cenâb-ı Hak:

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ buyuruyor.

“…Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı…” (el-En‘âm, 54) Kendisine şart koştu mü’min için merhamet etmeyi Cenâb-ı Hak. Biz ne kadar yakınız?

Yine melekler diyecekler:

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ diyecekler.

“Sabrettiğinize karşılık selâm olsun size…” diyecekler. Hep nefsânî arzulara karşı bir mukâvemet, sabretme, riyâzat hâlinde yaşama.

“Sabrettiğinize karşılık size selâm olsun. Dünya yurdunun sonu (Cennet) ne güzeldir.” (er-Ra‘d, 24) diyecekler melekler.

Yine Nahl Sûresi’nde:

سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz sâlih amellere karşılık, Cennet’e girin.” (en-Nahl, 32) denilecek.

Yine, Cennet’e girerken de -burası çok mühim-:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰینَا لِهٰـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ

“Hidâyetiyle bizi nimete kavuşturan…” Yani İslâm nimetiyle, İslâm nimetiyle. Biz İslâm’ı Cenâb-ı Hak bize meccânen ihsân etti. Demek ki yaşamada takvâ sahibi olabilmemiz.

“Hidâyetiyle bizi nimete kavuşturan Allâh’a hamd olsun…” İslâm nimetiyle. Bizi İslâm nimetine kavuşturan Allâh’a hamd olsun, Cennet’e girerken onu söyleyecekler.

“…Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik…” (el-A‘râf, 43)

Bir Budistler arasında olsaydık, başka yerde olsaydık nasıl bulacaktık? Bulanlar da yine, onların arasında bulanlar da yine onlar da Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla buluyorlar. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا الله (Gaybı Allahʼtan başkası bilemez). Keyfiyeti bizim için meçhul.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak -inşâallah- burada cem olduğumuz gibi -inşâallah- bir takvâ hayatı üzerine istikâmette olmamızı, -inşâallah- o kıyamet günü, son nefesimizin en güzel bir bayram sabahı olmasını, kıyâmetin bize en güzel Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in civârında bulunmamızı Cenâb-ı Hak cümlemize ihsan eylesin, ikram eylesin. Cenâb-ı Hak bize, cümlemize takvâ üzere bir hayat nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..