Kur’ân’ı Oku, Kâninâtı Oku, İnsanı Oku…

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KUR’ÂN’I OKU, KÂİNÂTI OKU, İNSANI OKU…

İlk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

Hiç unutmayacağımız bir âyet-i kerîme.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Demek ki Rabbimiz’in adını unutmamak. Bu şekilde “ظَلُومًا جَهُولًا” (el-Ahzâb, 72) insan çok zâlimdir, Cenâb-ı Hak buyuruyor. Yani dıştan gelen zulüm değil, kendinin kendine yaptığı zulümdür.

Nefsânî arzularının zebûnu olur, kendisine bir kıyâmet felâketi hazırlar. Ebedî bir felâkete kendisini hazırlar.

Ömür mahdut. İlâhî bir takvimle geliyoruz. Kimse takviminde kaç yaprak olduğunu bilmiyor. Her an ölüme hazır olmak lâzım. Ebedî hayata hazır olmak lâzım. “ظَلُومًا”, kendi kendimize zulümden kurtarmak.

İkinci olarak; “جَهُولًا” insan çok cahildir. Ne kadar kitap okursa okusun, dünyevî bilgileri alırsa alsın, eğer Cenâb-ı Hakk’ı bilmiyorsa, Cenâb-ı Hakk’ı unutuyorsa, niçin geldi dünyaya, kimin mülkünde yaşıyor, geliş niye, gidiş niye, âhireti unutuyorsa, bu imtihan mektebi âlemi unutuyorsa, bu da o zaman en cahil insan! İstediği kadar kitap okusun!..

Zâlimlere baktığımız zaman, zâlimler de böyle. Bunların bilgileri var, dünyevî bilgileri var. Fakat bunlar âhireti unutanlar. Niçin dünyaya geldiğini unutanlar. İhtirasların, kaprislerin, enâniyetin zebûnu olanlar.

Demek ki ilk emir:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Yaratılışa baktığımız zaman, bir hiç… Eskiden tekkelerde bir levha vardı; “hiç” yazardı orada. Bir sermaye ile dünyaya gelmedik. Kazanarak da gelmedik. Cenâb-ı Hakk’ın büyük lûtfu, insan olarak geldik. Cenâb-ı Hak:

“Biz benî Âdem’i mükerrem yarattık…” (el-İsrâ, 70)

Yani mükerrem olacak vasıflar verdi. Bu nefsin zebunluğundan kendini kurtararak bu mükerrem vasıflara sahip olmak, kalbî hayatımızı inkişâf ettirmek. Yani bu, Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak.

Arz-ı endam, makam-mevkî, mal, mülk bunun bir gösterişi içinde değil, arz-ı hâl, Cenâb-ı Hakk’a bir acziyet içinde, dâimâ “aman yâ Rabbi!” diyerek…

Bütün lûtuf, Cenâb-ı Hakk’a âit. İlâhî bir kaderin içindeyiz, ilâhî azametin içindeyiz. Buna bir âmâ olmamak.

Velhâsıl gözün gördüğü her şeyde kalp Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak.

Yani toprağa baktığımız zaman:

Sermayesi aynı malzeme olan topraktan ne kadar, bütün mahlûkâta sofralar kuruluyor. Her mevsim ayrı ayrı topraktan Cenâb-ı Hak nîmetlerini ihsan ediyor. Yazın ayrı, kışın ayrı, ilkbaharda ayrı vs. Hep Cenâb-ı Hak kuluna ikram hâlinde. Demek ki gördüğümüz bütün manzaralar, o çiçekler de, yediğimiz nîmetler de, her şey “aman yâ Rabbi!..”

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak, 1])

Rabbimiz’i okuyabilmek, azameti okuyabilmek, kudret akışlarını okuyabilmek…

Bir semâya baktığımız zaman, Cenâb-ı Hak; “Başını kaldır bak!” buyuruyor; “Hiçbir fütur görüyor musun?” diyor. (Bkz. el-Mülk, 3) Bir trafik kazası var mı? Güneş’te, Ay’da bir değişiklik var mı?

Baktığımız zaman semâya; bir Akdeniz, bir Karadeniz havada geziyor, kapsız olarak geziyor. Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere indiriyor. Ayrı ilâhî bir azamet… Semâda temizleniyor, yeryüzüne iniyor.

İnsana baktığımız zaman; insan yalnız bir ceset değil. İnsan… Cenâb-ı Hak dost olmasını istiyor ve Cennet’e davet ediyor. Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın adıyla okuyacak, mârifetullah’tan bir ufuk açılacak. Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanıyacak, O’na güzel bir kul olmanın gayreti içinde olacak.

Âyet-i kerîmede:

“Allâh’ın adıyla oku.” (Bkz. el-Alak, 1)

Yani kalbî hayata bir vurgu yapılıyor. Demek ki kul, mârifetullah’tan nasip alırsa, okunan dünyevî ilimlerin kişiye bir faydası olur, Allâh’a yaklaştırır.

Yok eğer âhiret mektebi olan bu cihanı doğru okumazsa ibret ve hikmet manzaralarını seyredemezse, o zaman -Allah korusun- bir felâket. Okuduğu ilimler de, dünyevî ilimler de “لَا يَنْفَعُ” olur.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Yâ Rabbi diyor, fayda vermeyen ilimlerden Sana sığınırım.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Zikir, 73)

Yaratılış gayemiz “لِيَعْبُدُونِ” Allâh’a kul olabilmek. (Bkz. ez-Zâriyât, 56)

لِيَعْرِفُونِ (Beni [Allâhʼı] bilsinler diye…) Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek.

Demek ki iki türlü bilgi var:

Cenâb-ı Hakk’ın bu mekteb-i âleme, bu âhiret mektebine verdiği birtakım dünyevî bilgiler var. Fakat bu bilgiler kâfi değil. Zâlimler de bu bilgilerle zulümlerini yapıyor. Ancak kalpten, mârifetullah’tan nasipler alınacak ki dünyevî bilgiler, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıracak.

Aksi hâlde, eğer kalbî bir durum yoksa, o, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıracağı yerde bu dünyevî bilgiler, Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırıyor.

Demek ki:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak, 1])

Esas olan ilim, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek. Cenâb-ı Hakk’a kul olabilmek. Çünkü âhiret dershanesindeyiz. Bunun dersi de Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek, mârifetullah’tan bir nasîb alabilmek.

Zira zerrelerin öbür tarafta bir hesabı önümüze gelecek. Zerre kadar hayırlar, zerre kadar şerler o gün bize bir ekranda seyrettirilecek.

Demek ki bu ilmi öğreneceğiz biz, Allâh’ı tanıma ilmi. Tabi bu ilim, ancak kalpte öğrenilir. Yani bu, insanın kendinin kendine verebileceği bir ilimdir. Cenâb-ı Hak; “وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ” buyuruyor. “…Siz takvâ sahibi olursanız, Allah size öğretiyor…” (el-Bakara, 282) buyuruyor, hakkı öğretiyor, sırât-ı müstakîmi öğretiyor.

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

(“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” [Hûd, 112])

Bu âyet-i kerîmenin şümûlüne girebilmeyi… Kur’ân-ı Kerîm hidâyet veriyor, “هُدًى لِلْمُتَّقِينَ” (“…Takvâ sahipleri için bir hidâyet rehberi.” [el-Bakara, 2])

Demek ki ilk tebliğ bu oluyor:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

İnsanın “ظَلُومًا جَهُولًا” şeyinden kurtulması.

Ondan sonra gelen âyet:

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ

(“O, insanı alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı.” [el-Alak, 2])

İnsan bir gözyaşından mı meydana geldi? Bir alınterinden mi meydana geldi? Nereden? Bir necâsetten meydana geldi. Temelinde bir necâset var. Demek ki necâset olduğuna göre:

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ

(“O, insanı alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı.” [el-Alak, 2])

Demek ki insan “ben” demeye ne kadar hakkı var?

Cenâb-ı Hakk’a ortaklığa kalkmaya ne kadar hakkı var?

Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. Cenâb-ı Hak “ben” istemiyor. Dâimâ kul; “Yâ Rabbi, Sen!” diyecek.

Bedir harbi oldu, gazvesi oldu. Cenâb-ı Hak ihlâsa göre, bin melek, üç bin melek, beş bin melek gönderdi. Büyük bir zafer elde edildi.

Bazı sahâbî de o günün heyecanıyla; “Ben şöyle öldürdüm, şu kadar düşmanı öldürdüm, şu kadar şey yaptım…”

Hemen Enfâl Sûresi’nden âyetler indi:

(Ey Peygamber!) Sen öldürmedin Biz öldürdük, Sen atmadın Biz attık…” (Bkz. el-Enfâl, 17)

Yine büyük Mekke Fethi oldu. Civardan kabileler İslâm’a girdi. Cenâb-ı Hak “fevç fevç İslâm’a girildiğini görürsün” buyuruyor. (Bkz. en-Nasr, 2)

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

“Rabbini hamd ile tesbih et, bir de istiğfar et…” (en-Nasr, 3) buyuruyor. Cenâb-ı Hak bunları lûtfen ihsân etti.

Ondan sonra gelen âyette:

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ

(“Oku! Sen’in Rabbin en büyük kerem sahibidir.” [el-Alak, 3])

Yine burada “oku” geliyor. Birincisinde oku; mârifetullâhı oku, kulluğunu oku. İkincisinde tekrar; “Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)

Demek ki her bir mahlûkâta baktığımız zaman; onun gibi olabilirdik, bir yılan olarak gelebilirdik, bir kedi-köpek olarak gelebilirdik…

Demek ki kul dâimâ Cenâb-ı Hakk’a minnettar hâlde yaşayacak.

Allah kerem sahibidir. O’nun mülkünde yaşıyoruz. O’nun verdiği rızıklarla merzuk durumdayız. Birçok mahlûkatı Cenâb-ı Hak bizim için yarattı. Sütünü, etini, yumurtasını vs… Biz istifade ediyoruz.

Velhâsıl Rabbiniz kerem sahibidir, bunu oku diyor.

Neyle okuyacağız? Hamd ile okuyacağız, şükürle okuyacağız, amel-i sâlihlerle okuyacağız.

Efendimiz, Muaz’ı çok severdi. Elinden tuttu, şöyle bir salladı Muaz’ı:

“Muaz dedi, bu duâyı çok oku:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

(“Allâhʼım! Senʼi zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce kulluk etmek için bana yardım et.” [Bkz. Ebû Dâvûd, Vitr, 26])

Zikir hâlinde olmayı, unutmamayı.

Şükür hâlinde olabilmeyi. Bu da en zoru bu. Cenâb-ı Hak İnsan Sûresi’nde:

“İster şükredici ol, ister nankör ol.” (Bkz. el-İnsân, 3) diyor. Kendi bileceğin iş!..

Fakat Cehennem’e bir an dayanmaya gücün var mı? Onun için ne istiyor Cenâb-ı Hak? Amel-i sâlihler istiyor, ihlâslı ameller istiyor.

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ

“…Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (el-Alak, 3) O’nu unutmamak lâzım. İnsan olarak muhatap alıyor bizi Cenâb-ı Hak. Yaratıyor bizi, -elhamdülillâh- muhatap alıyor ve kendisine dost olmamızı arzu ediyor.

اَلَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

(“O, kalemle yazmayı öğretendir.” [el-Alak, 4])

Yazmayı, okumayı Cenâb-ı Hak lûtfetti. Hiç mahlûkatta yok. Verdiği o bilgiyle, “az bir ilim verdik” (el-İsrâ, 85) buyuruyor, o ilmi yaşamak ve yaşatmak.

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

Velhâsıl Cenâb-ı Hak; “İnsana bilmediğini öğretti.” (el-Alak, 5)

Nasıl bilmediğini öğretti? Peygamberler gönderiyor. Hem insan terbiye edecek, hem insana bilmediğini öğretecek.

Demek ki peygamberlere de bilhassa Efendimiz’e ne kadar minnettar kalacağız?! En çok sevdiği Peygamber’e ümmet olduk meccânen yine, bedel ödemeden…

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmetini ne kadar çok seviyor. “Raûf ve rahîm” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 128)

Sakın kıyâmet gününde benim yüzümü kara çıkartmayın.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Demek ki bu beş âyet, mü’minlerin tahsil edeceği en büyük ders.

Fakat ondan sonra bir manzara Cenâb-ı Hak bildiriyor:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

(“Kitabını oku! Bugün hesap sorucu olarak sana kendi nefsin yeter.” [el-İsrâ, 14])

“Kitabını oku!” diyecek Cenâb-ı Hak kıyâmet günü.

Kirâmen Kâtibîn her an amellerimizi, durumlarımızı, oradaki ilâhî dosyalarımıza gönderiyor. O ilâhî dosyalardan, ekranlar inecek kıyâmet günü, Cenâb-ı Hak;

“Kitabını oku!”

كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا buyuruyor.

“Kendi nefsin sana kâfîdir.” buyuruyor.

Bu nasıl kendi nefsin kâfî olacak?

Orada gözler konuşacak buyuruyor. Bu gözleri Allah sana verdi, bu gözlerle sen neler seyrettin? Ne kadar şeytânî manzaralar, ne kadar Rahmânî manzaralar? Bu manzaraların ne kadar seni nefsânî hayata yönlendirdi? Yahut da ne kadar seni duygulandırdı, “aman yâ Rabbi!” dedirtti?

Kulakların konuşacak. Nelere muhatap oldu? Ne kadar hak seslerine, ne kadar bâtıl, dedikodu, vs. boş, nemime vs. onlara… Niye Allah sana bu kulağı verdi?

Deriler konuşacak buyuruyor. Bu beden niye verildi sana? Bu güç niye verildi?..

Velhâsıl bunun farkında olabilmek.

Birinci “اِقْرَاْ”, ikinci “اِقْرَاْ”, üçüncü “اِقْرَاْ”.

Demek ki bir mü’min, bu istikâmet üzerine (hayatını) devam ettirecek. Ondan sonra bir “اقْرَؤُا” var. O da çok bir sevinç tezahürünü ifade ediyor o okuma:

“Kitabı sağ tarafından verilen (öyle bir sevinecek ki); «Alın, kitabımı okuyun! Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.» diyecek.” (el-Hâkka, 19-20)

Demek ki burada Cenâb-ı Hakk’a ne kadar yaklaşabileceğiz?

Ondan sonra yine “اِقْرَاْ”lar geliyor.

“فَاقْرَؤُا” buyruluyor, “فَاقْرَؤُا” buyruluyor. (Bkz. el-Müzzemmil, 20) İki sefer buyruluyor üst üste. Bu da gece namazında kolay geldiğin şeyi okumak. Cenâb-ı Hak; “…Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun…” (el-Müzzemmil, 20) buyuruyor, فَاقْرَؤُا”. Demek ki Kur’ân’dan kolayımıza geleni okuyun emri, “kolayımıza geldiği kadar gece namazını kılın” buyruluyor.

Bu da, sahâbî Efendimiz’i taklit eder, ayakları şişinceye kadar namaz kılarlardı. Onun üzerine Rabbimiz; “…Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun…” (el-Müzzemmil, 20) buyuruyor. Teşvik var ve o heyecanı taşımak. Kendimizi de çok çok çok zorlamamak. Efendimiz’in ayakları şişerdi, sahâbî de o hâle gelmeye başladı.

Velhâsıl Müzzemmil Sûresi’nde Cenâb-ı Hak; “…namazı kılın…” (el-Müzzemmil, 20) buyuruyor. Namaz çok mühim. Namazsız müslümanlık olmaz.

“…Zekâtınızı verin…” (el-Müzzemmil, 20) buyuruyor. Zaten senin malın değil; başkasının senin üzerindeki hakkı.

“…Allâh’a gönül hoşluğuyla ödünç verin…” (el-Müzzemmil, 20) buyuruyor. Bu da çok mühim. “قَرْضًا حَسَنًا” yani zor zamanlarda infak hâlinde olabilmek.

“…Kendiniz için önceden (dünyadayken) ne iyilikler hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz (buyruluyor) hem daha üstün ve daha büyük mükâfat olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (el-Müzzemmil, 20) buyruluyor.

Velhâsıl Rabbimiz -inşâallah- bu beş âyetin ve okunan diğer iki âyetin şümûlüne Cenâb-ı Hak dâhil eyler -inşâallah-.