Kulluk Nasıl Yapılmalıdır?

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KULLUK NASIL YAPILMALIDIR?

Düşünmek lâzım, meccânen Dünyaʼya geldik. Gördüğümüz bir mahlûk olarak Dünyaʼya gelebilirdik. Afedersiniz bir lâğım fâresi olarak da Dünyaʼya gelebilirdik. Yılan olarak gelebilirdik. Biz kendimiz seçmedik. Cenâb-ı Hak lûtfetti. Doğacağımız mekânı biz seçmedik. Ana-babamızı biz seçmedik. Hepsi Cenâb-ı Hakkʼın lûtf-i ilâhîsi. Ümmet-i Muhammed olmayı biz seçmedik. Bir “hiç” sermaye ile geldik. Ve bu hiç sermaye karşısında Cenâb-ı Hak bizden ne istiyor? Hamd istiyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(“Hamd (övme ve övülme), Âlemlerin Rabbi Allâhʼa mahsustur.” [el-Fâtiha, 2])

Cenâb-ı Hakkʼı unutmamak. Azamet-i ilâhiyye ve kudret akışları karşısında kalbimizin hassâsiyet kazanması. Şükür istiyor, teşekkür istiyor. Bütün peygamberler dahî bu şükür, teşekkür endişesi içindeydi.

Efendimiz:

“‒Yâ Âişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuruyordu. Ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Secde yeri, gözyaşıyla ıslanıyordu:

“‒Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuruyordu. (Bkz. Buhârî, Teheccüd, 16)

Yani demek ki hamd hâlinde olmak, Cenâb-ı Hakkʼın nîmetlerini düşünmek. Zikir hâlinde olmak, Cenâb-ı Hakkʼı unutmamak. Bütün iç dünyamızın rûhâniyet kazanması.

Bir Hak dostu diyor ki:

“Nasıl ki her gül yaprağını sıktığımız zaman bir gül kokusu gelir; bir müʼminin de bütün iç âlemi o rûhâniyetle dolmalı, rûhâniyet tevzî etmeli.”

Cenâb-ı Hak nîmetlerini bildiriyor:

“Göklerde ve yerde ne varsa insana âmâde kıldık…” (el-Câsiye, 13) buyuruyor. İnsanın Cennetʼe girmesini kolaylaştırıyor, vâsıtalarını kolaylaştırıyor. Peygamberlerle kolaylaştırıyor, kitaplar-suhuflarla kolaylaştırıyor. Şu dershanedeki hikmet ve ibretlerle kolaylaştırıyor.

“…Allâhʼın nîmetini saymaya kalkarsanız sayamazsınız…” (İbrahim, 34) buyruluyor. En büyük nîmet, İslâm nîmeti. Cenâb-ı Hak bize bir şeyi hatırlatıyor. Cennetʼe girerken müʼminler diyecek ki:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰینَا لِهٰـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ

“…(Yâ Rabbi! Hidâyeti bize,) bu hidâyet nîmetine kavuşturan Allâhʼa hamd olsun…” diyecekler. Bu hidâyet sebebiyle o Cennetʼe girerken hamd edecekler. Diyecekler ki:

“…Allah bizi doğru yola iletmeseydi (eğer bize müslüman olarak, hâdî sıfatının tecellîsi olarak, bize istikâmet vermeseydi) biz doğru yolu bulacak değildik…” (el-A‘râf, 43) diyorlar. Bir Budistler arasında Dünyaʼya gelebilirdik. Dünyanın îmandan mahrumiyet olan bir beldesinde Dünyaʼya gelebilirdik.

Bu nîmete nasıl teşekkür edeceğiz o zaman? Hangi amelimizle teşekkür edeceğiz?

Allah dostu Hâlid-i Bağdâdî -kuddise sirruh- Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektupta diyor ki:

“Evlâdım (diyor), ne olursun bana duâ et (diyor. Bunu diyen, Hâlid-i Bağdâdî. Yani zâhirde de zirve, bâtında da zirve). Andolsun (diyor Mektubâtʼında) hiçbir amelime güvenmiyorum (diyor). Benim (diyor) hüsn-i hâtimem için, son nefesim için duâ et (diyor). Cenâb-ı Hakkʼın rahmetine sığınarak gidiyorum.” diyor.

Cenâb-ı Hak:

“Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1) buyuruyor. Peki o zaman “müʼmin” Cenâb-ı Hakkʼın 99 esmâsından biri. Demek ki bizde “müʼmin” sıfatının bende ne kadar tecellîsi var? Müʼmin nedir o zaman, mânâsı? Gönüllerde nur, ışık parlatan, bir îman, îmânın rûhâniyetini tevzî eden, kendisine sığınanları himâye eden, koruyan, rahatlatan, güven veren, vaadine, sözüne güvenilen… Bu, müʼmin kelimesinin karşılıkları.

Demek ki, “Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1) Bu sıfatlarda olacağız biz. Ve bu sıfatlarda olurken aşağıdaki şartlara da dikkat edeceğiz.

“Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

Cenâb-ı Hak her insana ayrı lisan verdi. Trilyonlarca lisan var işte dünyada insana verilen. İnsan onun diksiyonunu, gramerini de kendisi yapmadı. Nasıl ses tonu gibi vs. gibi, ayrı ayrı lisanlar…

Hayvanlarda ayrı lisanlar. Kedinin lisanı ayrı, yılanın lisanı ayrı, solucanın lisanı ayrı, aslanın-kaplanın lisanı ayrı. Hepsi birbiriyle anlaşıyor.

Bunun yanında Cenâb-ı Hak bizim cemâdat dediğimiz varlıklara da bir lisan verdi. Tabi onun lisanı bizim duyduğumuz seste değil, başka bir şekilde, keyfiyetini bilemiyoruz.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri diyor ki:

“Cenâb-ı Hak Cennetʼi yarattı. Cennetʼe; «konuş» dedi. Cennet de;

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ dedi.” “Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

Demek ki nasıl felâh bulacak? Bu bir dünya hayatından sonra felâh bulacak. Dünya hayatındaki muvaffakıyetten sonra felâh bulacak.

Yine Cenâb-ı Hak bunun zıddı olarak Kāf Sûresiʼnde Cehennemʼle konuşuyor:

“Cehennemʼe; «Doldun mu?» deriz (buyuruyor). Cehennem de; «Gönder yâ Rabbi.» der. («Mücrimleri gönder.» der.) (Bkz. Kāf, 30)

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bize ancak kulluk yapacağımız kadar bir idrak verdi; daha öteye değil. Verdiği bu idrak çerçevesinde Cenâb-ı Hakkʼa kul olabilmek ve değişen şartlar altında Cenâb-ı Hakkʼa teslim olabilmek.

İşte müʼminin kurtuluşu için ilk gelen; “namaz” oluyor, ibadetler olmuş oluyor.

Tabi bu ibadetler, bu takvâ çok mühim. Cenâb-ı Hak bizden duygulu bir vicdan istiyor. O vicdan dâimâ merhamet tevzî edecek. Kendisi için istediğini başka kardeşi için de isteyecek.

Şuurda berraklık istiyor Cenâb-ı Hak. Dâimâ ilâhî kameranın altında olduğumuzun bir idrâki içinde olacağız.

Beyneʼl-havfi veʼr-recâ; “korku ve ümit arasında” olacağız. Dâimâ Cenâb-ı Hakkʼın rahmetine sığınacağız. Fakat:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

(“…Ancak müslümanlar olarak can verin.” [Âl-i İmrân, 102])

Hiçbir zaman bir garanti yok. Cenâb-ı Hak:

“Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Ölçü olarak ne veriyor Cenâb-ı Hak:

“…Allâhʼın azametine yaraşır şekilde takvâ sahibi olun…” (Âl-i İmrân, 102)

Öyle bir, ucu sonsuza giden, bize bir istikamet gösteriliyor. Cenâb-ı Hak bizden böyle bir takvâ istiyor. Onun sonunda:

اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Velhâsıl kul, takvâda duygulu bir vicdan, şuurda berraklık, “beyneʼl-havfi veʼr-recâ”…

İşte gerçek tahsil bu. Biz bu tahsili ikmâl etmemiz lâzım. Bu tahsili ikmâl etmemiz için de:

  1. İlim istiyor Cenâb-ı Hak.

Bu ilim nedir? Bu ilim, Kurʼân-ı Kerîmʼdir. Kurʼân-ı Kerîmʼi tahsil etmektir. Kurʼân-ı Kerîmʼi ben nasıl tahsil ederim? Kurʼân-ı Kerîm senin kalbine göre kendini açar. Herkes aynı rahle başında oturur, Kurʼân o kalbin derinliğine göre Kurʼân-ı Kerîm derinlik verir. O okyanustan, kalbin kadar, kalbinin kabı kadar oradan bir netice alırsın. Onun için kalbin hacmini genişletmeye gayret etmek lâzım ki o ilâhî deryadan nasîb alabilmek için.

İlim, Allâhʼa götürmesi lâzım -celle celâlühû-. Eğer birtakım bilgiler aldın, o bilgiler eğer zihnin bunu depo etmişse, bir malzeme ambarı olmuşsa, onun kıymeti yok.

Cenâb-ı Hak Cuma Sûresiʼnde:

“…Kitap yüklü merkepler gibidir…” (el-Cumua, 5) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak ne istiyor? Aldığımızın, fiile intikal etmesi, amel-i sâlihler hâlinde tecellî etmesi, devam etmesi. Amel-i sâlihler olarak tecellî etmesi için de Cenâb-ı Hak:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Siz takva sahibi olursanız, Allah size öğretir…” [el-Bakara, 282]) buyuruyor. Takvâ sahibi olmamız. Demek ki îmânın kemâli için, Kurʼân muhtevâsında bir hayatımız olması lâzım. Bunu amel-i sâlihlerle teyid etmemiz lâzım. Bunun, îmânın seviye kazanması için de takvâ sahibi olmamız lâzım.

Onun için, bu tahsilin neticesinde:

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Kendinin hiçliğini bileceksin, dâimâ bir imtihan dünyasında olduğunun farkında olacaksın. Devamlı Cenâb-ı Hakkʼa; “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin.

Cenâb-ı Hak:

“…Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) buyuruyor.

Kimler biliyor?

سَاجِدًا وَقَائِمًا (“…Secde hâlinde ve ayakta…” [ez-Zümer, 9]) Bir gece hayatı olanlar, bir seher hayatı olanlar. Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

İbâdurrahman; سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyruluyor.

Bir fânî dâvet etse nasıl gidiyoruz? Cenâb-ı Hak her seher bizi davet ediyor huzuruna. Niçin dâvet ediyor? İstiğfâr edeceğiz. Şükürden âciziz çünkü verdiği nîmetlere. Bilip bilmeden, nefse uyup hatalara, onlarla da vedâlaşacağız o hatâlara. “Aman yâ Rabbi!” diyeceğiz, “Beni affet!” diyeceğiz.

Kelime-i tevhîdi tekrarlayacağız. Îmânımızı tecdid edeceğiz.

لَا اِلٰهَ Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden uzaklaşacağız. Kalbimiz Allahʼtan uzaklaştıran hiçbir şeye meyletmeyecek, putperesti olmayacak onun.

اِلَّا اللهُ Kalp, Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak.

Salevât-ı şerîfe getireceğiz. Efendimizʼe selâm göndereceğiz. Efendimizʼden selâm gelecek. Efendimizʼi hatırlayacağız. Cenâb-ı Hakkʼın Oʼnu “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) olarak gönderdiğini…

Oʼnun hâli bende ne kadar var? Ashâb-ı kirâmda ne kadar vardı? O da Oʼnun talebesiydi, biz de Oʼnun talebesiyiz. Bende ne kadar var? Âile hayatım ne kadar benziyor? Vicdânî hayatım ne kadar benziyor? Evlât yetiştirmem ne kadar benziyor? Dünya ve âhiret karşı karşıya geldiği zaman ne kadar âhiret tercihi içindeyim? Bir tâvizim var mı ibadette vs. muâmelâtta, hak-hukukta?

Her salevât-ı şerîfe bize bunu hatırlatmalı. Yani salevât-ı şerîfe, kelime-i tevhid dilde değil, kalbe intikal etmeli. Seherlerde getirdiğimiz o salevât-ı şerîfeler, kelime-i tevhidler, onun derecesi nasıl, kıvâmı, o bize gündüzün hâlimizde belli olur.

Tefekkür-i mevt var. Ne kadar ölümü tefekkür ediyoruz? Ne kadar bir fânîliğin içindeyiz? Ne kadar bir ihtirâsımız azalıyor?

Burada:

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ buyruluyor. “Âhiret endişesi” buyruluyor. (Bkz. ez-Zümer, 9) Bunlar içinde de dâimâ acziyetimizi hatırlatıp:

وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهِ (“…Rabbinin rahmetini uman…” [ez-Zümer, 9])

Ne kadar Cenâb-ı Hakkʼa bir duâ hâlinde, ilticâ hâlindeyiz? Cenâb-ı Hak, bu hâller bizde tahakkuk ettiği zaman, mârifetullâha bir pencere açıldığını, bilenlerden olduğumuzu bildiriyor.

Yok, bunlar yoksa, bütün şu hacim kadar kitapları zihne depo etsek, “لَا يَنْفَعُ : fayda yok.” Allah Rasûlü; “اَلْعِلْمُ لَا يَنْفَعُ” buyuruyor. “Fayda vermeyen ilimden yâ Rabbi Sana sığınırım.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Zikir, 73)

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

(“Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” [el-Müʼminûn, 3]) buyuruyor. Bir müʼminden Cenâb-ı Hak karakter istiyor, şahsiyet istiyor. “Boş şeylerden yüz çevirirler.” diyor. Bir müʼminin lâubâlî bir hâli olmayacak. Dâimâ bir şahsiyet, bir karakter tevzî edecek. İslâmʼın izzetini, haysiyetini, yaşantısıyla, karakteriyle temsil edecek. İslâmʼın güleryüzünü tebessüm ettirecek.

Cenâb-ı Hak ibadetlerden sonra böyle bir karakter istiyor.

Bunun için, iki şeye de çok dikkat edeceğiz. İnsan şahsiyeti üzerinde iki şey çok müessirdir. Birincisi; aldığımız lokma. Bu lokmaya, ağzımıza girene dikkat edeceğiz.

İkincisi; beraberinde bulunduğumuz insana dikkat edeceğiz. O sâlihse bizi salâha götürür. Fâsıksa, gâfilse gaflete götürür.

Yediğimiz lokmanın helâliyeti, bize, kalbimize, eğer helâlse rûhâniyet verir. Ağzımıza helâl girerse, ağzımızdan yanlış çıkmaz. Eğer ağzımıza şüpheliler girerse ağzımızdan yanlışlıklar çıkar. Ağzımıza girenin ne olduğunu ölçmek için, ağzımızdan çıkana bakmak lâzım. Ve bir de amellerimize bakmak lâzım.

Beraberinde bulunduğumuz insan da; Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Allahʼtan ittikā edin…” (et-Tevbe, 119)

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ buyuruyor. “…Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) “Sâdık olun” buyurmuyor. Sadâkatin, demek ki sâdık olmanın şartı, enerji almaktır. İşte bu enerjiyi ashâb-ı kirâm, Efendimizʼden aldı. Biz de o enerjiye muhtacız.

O enerji o kadar zarûrî ki, Cenâb-ı Hak bir müjde veriyor:

“…O gün (diyor, kıyamet günü), sâdıkların sıdkının fayda verdiği gündür…” (el-Mâide, 119) buyuruyor. Demek ki sâdık olmak lâzım. O sâdık, sıdkından o kıyâmet günü faydalanacak, o zor günde, o büyük infilâk gününde.

Bir müslüman, cetvel gibi olacak. Eğri olmayacak. Eğri daldan yamuk meyve çıkar. Eğriden düz çizgi çıkmaz.

Onun için lokmamız çok mühim, kazancımız çok mühim.

Kul hakkı var mı? O da kıyâmete kalıyor.

Miras hukuku vs. bunlara dikkat ediyor muyuz?

Bir dedikodumuz var mı hayatta? Bu da kıyamete kalıyor. Diyor:

“Sen (diyor), eğer (diyor), dedikodudan kurtulamıyorsan (diyor), anneni-babanı dedikodu et (diyor). Sevabın onlara gitsin (diyor). Kazandıkların boş yere gitmesin (diyor). Onlara tevzî et (diyor) sevaplarını (diyor). Onlar istifâde etsin (diyor). Onları dedikodu et.” diyor.

Hucurat Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak:

“…Kardeşinin ölü etini yemek, sana giran gelmez mi?..” (el-Hucurât, 12) diyor. Nasıl ölü duymaz, sen de insanın arkasından konuşuyorsun.

İki kişi orucunu…

“‒Dayanamıyor…” dediler -Sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe.

“‒Çağırın.” dedi.

“‒Orucunu açsın.” dediler.

Efendimiz:

“‒Oruçlarını çoktan açtı o iki kadın.” dedi.

“‒Yok, yâ Rasûlâllah!..”

“‒Çağırın.” dedi.

“‒Tükür.” dedi. Bir kan pıhtısı çıktı.

“‒Sen dedikodu etmişsin (dedi). O şekilde orucunu zaten açmışsın (dedi). Bütün faziletleri bitirmişsin.” (Bkz. Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

Velhâsıl insan, ظَلُومًا جَهُولًا. (el-Ahzâb, 72) Demek ki câhillikten kurtulacak, amel-i sâlihlerle Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşacak. Gafletten kurtulacak.

جَهُولًا… Takvâ sahibi olacak. Cenâb-ı Hak ona öğretecek.

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Siz takva sahibi olursanız, Allah size öğretir…” [el-Bakara, 282]) Cehâletten kurtulacak…