Komünizm, Kapitalizm ve Liberalizm Gibi Beşerî Sistemlerle İslâm’ın Mülke Bakışı Arasındaki Farktan Bahseder misiniz?

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

Komünizm, kapitalizm ve liberalizm gibi beşerî sistemlerle İslâm’ın mülke bakışı arasındaki farktan bahseder misiniz?

Beşerî sistemler, hiçbir zaman insanın rûhânî hayatını tatmin etmedi.

Komünizm ve sosyalizm çıktı. Bunlar ne dediler; “Servet, toplumundur.” dediler.

Fakat onlar da, zenginlerin yerine toplum adına verildi. “Elit” dedikleri bir grup işi ele aldı. Yani “servet toplumundur” dediler. Lâkin servet toplumun değil, partililerin oldu. Kendi inisiyatiflerine göre partililer hareket ettiler. Partililer servet sahibi oldu. Halk fakir düştü. Halkı istismar ettiler. Kendilerine vapur, tren ne varsa hepsi bedava oldu.

Bu, komünizmin yaptığı zulme karşı kapitalizm; yaldızlı bir ifade ile ortaya çıktı; «Servet, ferdindir.» dedi. Lâkin bütün servet, tröstler ve kartellerin elinde toplandı. Zengin daha zengin oldu… Halk, idareci sınıfa ve burjuvaya düşman oldu. Dramlar yaşandı.

Liberalizm, «Serbestiyet içinde insanlık yarışacak.» dedi. Rekâbet olacak dedi. rekâbette daha kaliteli mal çıkacak, daha ucuz olacak dedi. Fakat tersine oldu; tröstler ve kartellerin elinde fiyatlar tespit edildi. Şu kalemi hangi fabrika yapıyorsa toplandılar; 25 kuruş, 26 kuruş, 23 kuruş; yani 10 kuruşluk bir şey, fâhiş bir fiyatla piyasaya sürüldü. Yeni bir istismar oldu.

Yani onlar;

“Laissez faire, laissez passer!” dediler. Yani; “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” dediler. “Nasıl kazanırsan kazan!” dediler. Güya rekâbetle imâlât ucuz olacak, fiyatlar ucuzlayacak, herkes kazanacaktı. Fakat öyle olmadı. Karteller kendi arasında anlaştı, fiyatı aralarında belirledi. Faizle yoksulun da beli büküldü. Enflasyon arttı.

Bütün sistemler, kandırmaca ile kendilerini sergilediler. Kapitalist ve komünistler, aslında mülk üzerinde, onun asıl sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ın hükmünü kaldırma noktasında birleştiler. Komünistler, kapitalisler, Allâh’ın irâdesini kaldırdılar. Orada birleştiler. Aslında birbirlerinin aynıdır. Yani komünizmle kapitalizm, şu eşyanın yeri üzerinde ihtilâf etti. Komünistler dedi ki “şu mülk burada olsun, toplumun olsun”; kapitalistler de “yok, şu mülk burada olsun, fertlerin olsun” dediler. Yani mülkün mekânı üzerinde ihtilâf ettiler.

Hâlbuki İslâm ise; “servet ne toplumundur ne de fertlerindir” dedi. İslâm; “اَلْمُلْكُ لِلّٰهِ : Mülk, Allâh’ındır.” dedi. Mülkün tasarrufunda ilâhî iradenin hükmünün geçerli olduğunu bildirdi.

Bir nevî bütün mülkler, -bugünkü yaygın tâbiriyle- bir nevî, her şeyin bir “devre mülk” olduğunu İslâm telkin etti. Kendisine muayyen bir süreliğine o mülkün emânet olduğunun idrâkini verdi.

Onun için İslâmʼda, insanı-toplumu sömürmek, kul hakkına girmek, ilâhî hudutları çiğnemek aslâ yoktur.

En başta halkı sömüren gayr-i meşrû kazançlar, gabn-i fâhiş, yani kandırma, fâiz, ihtikâr (karaborsacılık, stokçuluk) yasaklandı. Servetin sarfında da israf ve pintilik yasaklandı.

İsraf; bir güç gösterisi, aşağılık duygusunu bertaraf etme hareketi.

Pintilik ise şeytanın telkin ettiği “fakir düşme” korkusuyla infaktan kaçıp sırf kendine biriktirmektir. Bu, Hakkʼa tevekkül noksanlığının ve korkaklığın getirdiği bir zaaftır. Yani Cenâb-ı Hakk’a sığınacağı yerde paraya sığındı. Parayı, barınak, sığınak ve dayanak hâline getirdi.

İnsan bir emanetçi olarak İslâm, telâkkî ettirir. İslâm iktisâdî sistemi; insanın problemlerini çözmekle başlar. Diğer, kapitalizm ise insanı bir dişli olarak görür.

Hattâ şöyle bir, eskilerin tâbiri vardı. Eskiden bostan kuyuları vardı. Bu bostan kuyularından su çıkartılacak, gözü bağlı at oraya bağlanır. O da bir kamçıyla at döndürülür kuyunun etrafında. Oradan öyle su çıkarılır. İşte bu, komünizm istihsâlidir. Kapitalizm ise ata daima ot gösteriyor, torba gösteriyor, torbaya yaklaştıkça geriye çekilir. Kandırma sûretiyledir.

İslâm iktisâdı ise; insanın problemini çözmekle başlar. Paylaşmakla ve başkalarına, bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak şarttır, farzdır.

Âyet-i kerîmede; لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ Hâlini arz edenlerin ve hâlini arz edemeyenlerin hakkı vardır. (Bkz. ez-Zâriyât, 19)

Hâlini arz edenlerin hakkını vereceksin. Teaffüf/iffet sebebiyle hâlini arz edemeyenlerin de, sen gidip meşgul olacaksın, onun müşkül durumunu bertaraf edeceksin.

Cenâb-ı Hak âyette:

“…Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) buyuruyor.

Yani İslâm, servete bir mükellefiyet yüklüyor. Ve parayı kullanma eğitimi veriyor. Parayı kullanma eğitimi verirken de, hem de gönülleri kaynaştırmaya vesîle olacak.

Kazançta hak olacak, merhamet olacak; hak, adâlet, merhamet mezcedilecek. Kul hakkı girmeyecek kazanca. Haram olmayacak. Kul hakkıyla bir ibadet yaptığı zaman, Rasûlullah Efendimiz;

“Lebbeyk der, ona lâ leybbeyk (redsin) denir.” buyuruyor. (Bkz. Heysemî, III, 209-210)

İslâm’da zekât, infak ve hayrat öne çıkarılmış ve sermayenin kontrolsüz şekilde devleşmesine mânî olmak için.

Farz olan zekât ise sermaye bütünü üzerinden verilir. Zekât da keyfî değildir, farzdır. Yani bizzat fakirin hakkıdır. Yani fakirin zengine ortak olmasıdır. En kötü hırsızlık da zekâtı vermeyenlerin durumudur; fakirin malının çalınmasıdır.

İslâm’da zengin, fakirden mes’ûldür. Yani fakir, zengine zimmetlidir. Dünyada fakir, zengine muhtaçtır. Âhirette ise zengin fakirin duâsına muhtaçtır. Fakire verdiği sadakanın karşılığına muhtaçtır.

Dünyada hasta, sıhhatli insana sığınır. Hasta muhtaçtır kuvvetliye, güçlüye. Kıyâmette ise o zor günde ise hastanın duâsına muhtaçtır…

Velhâsıl bütün insanlar İslâm’da birbirine zimmetlidir.

Bilen, bilmeyenden mes’ûldür. Kuvvetli, sıhhatli olan, zayıftan mes’ûldür. Hâsılı her imkân sahibi, o imkândan mahrum olandan mes’ûldür ve her biri birbirine zimmetlidir.

Her medeniyet kendi insan tipini meydana getirir. İşte İslâm’daki o insan tipi, hayrât, zekât (minimum, asgarî. O senin malın değil zaten), onun bir üstünü sadaka (seni musibetlerden koruyacak), infak (ucu açık).

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe, iyiliğe/birrʼe eremezsiniz…” [Âl-i İmrân, 92]) Seni Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıracak.

Tabi verirken de İslâm, bunu;

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ

(“…Sadakaları (Allah) alır…” [et-Tevbe, 104])

Riyâ olmayacak. Çünkü tevhid akîdesinin ortaklığa bir tahammülü yoktur. Bunu verirken de riyâdan uzak, mümkünse gizleyerek vermek. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın eline gitsin; tabi bu mecâzî olarak.

Yani her millet, her medeniyet kendi insan tipini yetiştirir. İşte Osmanlı’da tescilli 26.600 küsur vakıf vardır. Bilinmeyen, çok daha fazla. Bu, toplumu bir ağ gibi örmüştür. Toplumda hiçbir patlama, iktisâdî durumdan bir patlama olmamıştır. Bir isyan hareketi olmamıştır. Asr-ı saâdette hiç olmamıştır. Çünkü ne var? Zekât var, infak var, sadaka var, oruç var… Psikiyatrik bir rahatsızlık da olmamıştır. Çünkü namaz var.

Cenâb-ı Hak:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Bizim medeniyetimizde mülk, bu şekilde mülkün telâkkîsi.

Kapitalistler, acımasız, kibirli ve şımarık bir insan enkâzı ortaya çıkardı. Merhameti yitirmiş, gözyaşını unutmuş, vicdana vedâ etmiş bir menfaatperest bir insan tipi meydana getirdi kapitalistler. Bugün görüyorsunuz, Suriye’yi görüyorsunuz. On bin kilometreden geliyor, nasıl bombalıyor…

Komünizm ise; katı ruhlu, gaddar bir insan tipi meydana getirdi.

İslâm ise, kapitalizmin ve komünizmin zıddına, bir vicdan muhâsebesi yaptırır:

“Nereden kazandın, nasıl kazandın ve nereye sarf ettin?..” Vereceğin hesap da budur en başta.

İlim iki çeşittir dedik:

Bir; dünyevî ilimler var. Zahiren zihne almak.

Bir de kalbî ilimler vardır. Bu da takvâdır dedik.

Tabi en zor olan, bu kalbî ilmi tahsil edebilmek.

İşte burada Mevlânâ diyor ki:

Şems diyor, bana bir şey öğretti diyor. (Fakat zihne değil, hepimiz okuyoruz): «Dünyada bir üşüyen varsa, sen Celâleddîn, ısınma hakkına sahip değilsin.» dedi. Ben de biliyorum dünyada üşüyen var; ısınamıyorum!..” dedi.

Bir takvâ, tasavvuf işte…

Velhâsıl İslâm toplumunda israftan kaçınmak ve îtidâl üzere yaşamak; zengini, fakire yaklaştırdı.

Kanaat zenginliği, istiğnâ ve hâle rızâ içinde yaşamak; fakiri de zengine yaklaştırdı.

Zekât, infak, vakıf medeniyeti, toplumda dramların zuhûruna meydan vermedi. Müslümanlar, birbirini yıkayan iki el gibi oldular. Onun için İslâm toplumunda -bilhassa Ömer bin Abdülaziz zamanında, Osmanlı’nın bilhassa ilk üç asrında- hiçbir, toplumda depresyon, psikolojik rahatsızlık görülmedi.

Lâkin Tanzimat’a doğru, Avrupa’ya özenti, lüks vs… Rûhânî plândan ten plânına dönüldü.

Bizlerin bugün toplumun saâdeti, kendimizin saâdeti için vakıf medeniyetimize, infak medeniyetimize dönmemiz zarûrî. Sadaka taşları îcâd eden, esnaftaki borç defterlerini satın alıp borçları silen, fakir kızlara çeyiz hazırlamak, hizmetçilerin kırdığı tabağı tazmin etmek için vakıflar kuran o mübârek ecdâda lâyık nesiller olmamız gerekir…