Kazanç ve İnfak Üzerine Çok İkazlar Var

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KAZANÇ VE İNFAK ÜZERİNE ÇOK İKAZLAR VAR

Cenâb-ı Hak:

وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ

“Onlar ki zekat için faaliyet gösterirler.” (el-Müʼminûn, 4)

Demin bahsettiğimiz gibi aşağı yukarı 125 yerde, kulun verici olmasını Cenâb-ı Hak arzu ediyor.

Bir hadîs-i şerîf var şu şekilde, hadîs-i şerîf Müslim’de:

“Allah Teâlâ kıyamet gününde kuluna şöyle buyuracak:

«‒Ey Âdemoğlu! Ben hastalandım, Benʼi ziyarete gelmedin.»

(Uzun da hadîs-i şerîf, ben kısacası…)

«‒Ben gariptim, yalnızdım, kimsesizdim, Benʼi ziyarete gelmedin!»

Kul da diyecek ki mukâbil olarak:

«‒Yâ Rabbi! Sen âlemleri halkeden, yaratan Sen garip mi olurdun, hasta mı olurdun, kimsesiz mi olurdun?»

Cenâb-ı Hak da buyuracak ki:

«‒Eğer sen, o hasta kulumu ziyaret etseydin, o dertli kulumun gidip derdine derman olsaydın, o garip kulumu gidip ziyaret etseydin, Benʼi onun yanında bulurdun.»” (Bkz. Müslim, Birr, 43)

Velhâsıl müʼmin müʼmine zimmetli.

Yine Mûsâ -aleyhisselâm-:

“‒Yâ Rabbi!” diyor. “Ben diyor, Senʼi nerede bulurum?”

“‒Yâ Mûsâ!” diyor. “Sen Benʼi gariplerin, kimsesizlerin yanında bulursun.”

Müʼmin içtimâîleştikçe de Cenâb-ı Hak onun rûhâniyetini artırıyor. Peygamberlerde, evliyâullahta, baktığımız zaman en mühim husûsiyet, merhamet olmuş oluyor. Cenâb-ı Hak çok merhametli, Rahman. Kulun da merhametli (olmasını istiyor).

Bana verdi, ona vermedi. Demek ki ona vermedi; o bana zimmetli. Zaten merhamet de bu. Nedir merhametin tarifi? Sende olan, onda olmayanı, onun eksikliğini, senin telâfi etmendir. Bize bir merhamet ölçüsü olmuş oluyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ buyuruyor.

(“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe, birrʼe (hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz…” [Âl-i İmrân, 92])

Sevdiklerinizden vermedikçe Allâhʼa yaklaşamazsınız, buyuruyor. Kendime ne kadar veriyorum? Evlâdıma, çoluk-çocuğuma ne kadar veriyorum? Onun dışındakine ben ne kadar veriyorum? Cenâb-ı Hak bir ölçü koyuyor. Rabbimizʼi ne kadar biz sevebiliyoruz?

Yine Ebû Zer buyuruyor:

“Bir malda üç ortak var.” diyor. Fakat, mal benim der diyor, diğer iki ortağını düşünmez, diyor. “Birinci ortağı kendisidir.” diyor. “İkinci ortağı kaderdir.” diyor. Ne kadar kendine kalacak bilmiyor, diyor. “Üçüncüsü, ölümdür.” diyor. Ölümle de tamamını bırakıyorsun. Üç ortakla beraber geziyorsun, diyor. “Onun için bu üç ortağın en iyisi sen ol.” diyor. “Sağlığında Allah rızâsını ara, Allah rızâsı için infak et.” diyor. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 163)

Bir de helâl kazanç üzerinde bir hikmet ehli şöyle buyuruyor:

“Bir kul öldüğünde malı hususunda iki musibetle karşılaşır.” buyuruyor. Eğer malında bir bozukluk varsa. “Daha önce böyle bir musibeti hiç görmemiştir. Birincisi; ölümle elinden bütün mal gidecek, diğeriyse bütün mal elinden gitmesine rağmen, bunların hepsinin hesabına çekilecek.” Nereden kazandı?

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bu kazanç ve infak üzerinde çok îkaz hâlinde. Yine Rabbimiz bizim hepimizin bir ölüm ânını bize bildiriyor:

“Herhangi birinize ölüm gelip de (ölüm gelip çattığı zaman) «Rabbim, beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam!» demeden önce, size verdiğimiz rızıklardan harcayın.” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

Efendimiz buyuruyor:

“…Herkes, diyor; sâlihler de pişmanlıkla ölecek, keşke daha öteye gitseydim diye…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Yine Cenâb-ı Hak:

يَقُولُ يَا لَيْتَنِى قَدَّمْتُ لِحَيَاتِی buyuruyor.

(O kıyamet günü) keşke diyecek kul, bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim (âhirete)!” (el-Fecr, 24)

Velhâsıl bu hususta âyet-i kerîmeler çok fazla. Yine ben bir âyet-i kerimeyi burada şey yapayım: Cenâb-ı Hak İnsan Sûresiʼnde, 8-11. âyetleri arasında, Ali -radıyallâhu anh- ile Fâtıma Vâlidemizʼin bir hâlini bildiriyor:

Ali -radıyallâhu anh- bir bahçeyi suluyor. Biraz arpa veriyorlar. Fâtıma Vâlidemiz o arpadan ekmek yapıyor. Tam yiyecekleri zaman, veyahut da diğer rivâyette oruçlular; tam iftar vakti bir yetim geliyor:

“‒Lillâh!” diyor. “Allah için verin bana!” diyor.

Âyet-i kerîmede;

“Kendilerinin canları çekmesine rağmen (kendileri de muhtaç olmasına rağmen) (yoksula,) yetime (ve esire) yedirirler.” (el-İnsân, 8) buyruluyor.

Yine Fâtıma Vâlidemiz, yine bir ekmek daha yapıyor. Bu sefer birincide yoksul geliyor, ikincide yetim geliyor, üçüncüde esir geliyor. Üçünü de veriyorlar. İki rivâyet var, ya iftarlarını su ile açıp devam ediyorlar. Veyâhut da normal bir zamanda üç tane ekmeği arka arkaya, kendileri açken onlara ikram ediyorlar.

Onlar diyorlar ki verirken de:

“Biz size bunu Allah rızâsı için veriyoruz.” diyorlar. “Verdiğimiz için minnet altında kalmayın.” diyorlar. “Sizden bir karşılık beklemiyoruz bunun için.” diyorlar. “Bir teşekkür etmeyin bize.” diyorlar. (el-İnsân, 9)

Çünkü diyorlar; bir esbâb-ı mûcibe bildiriyorlar:

عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا : Biz o zor ve belâlı günde (Rabbimizʼin azâbına uğramakta)n korkarız.” (el-İnsân, 10) diyorlar. O belâlı günün şiddetinden korkarız diyorlar. “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا” Yani o kıyâmet gününün şiddetinden korkarız diyorlar.

“Allah da onların (bu fedakârlığı karşısında) gönüllerine ferahlık verir ve onları, o günün şerrinden korur.” (el-İnsân, 11) buyruluyor.

Buna âyet, çok şeyler var.

Ondan sonra gelen madde; “iffetle” geliyor. Kadın olsun erkek olsun, “İffetlerini muhafaza ederler.” (el-Müʼminûn, 5) buyruluyor.

İffet; insanî vasfımız. Diğer mahlûkat serbest. Cenâb-ı Hak bir müʼminin iffetli olmasını istiyor. Tenhada bile iffetli olmasını istiyor.

Efendimiz bir çobanı görüyor, çıplak.

“‒Ücretini al diyor, bırak artık çobanlığı!” diyor.

“‒Yâ Rasûlâllah!” diyor. “Ben bir hata mı işledim?” diyor.

“‒Bak diyor, gerçek müʼmin diyor, sen bu hayvanları güdüyorsun diyor. Yarı çıplak durumdasın diyor. Onun için senin bu işinden hayır gelmez diyor. Al ücretini diyor. Çobanlığını bırak.” buyuruyor. (Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836)

Velhâsıl bir müʼmin, gözüyle hayâ sahibi olacak. Gözünün neler gördüğünün farkında olacak. Ağzıyla hayâ sahibi olacak. Her hâliyle hayâ sahibi olacak.

Bilhassa günümüzde giyimimizde hayâ olacak. Gerek erkekler, gerek hanımlar… Dapdar pantolonlar vs. Bunlar bir erkeklik haysiyetine yakışmayan işler. Hanımların da öyle. Maalesef pantolon, dapdar bir giyim, başını örtüyor, diğer taraflar meydanda, olmaz bu! Kur’ân-ı Kerîmʼde “cilbâb” buyruluyor. Cilbâb; şekil belli etmeyen örtü, buyruluyor.

Onun için, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede “iffetlerini korurlar” buyuruyor, bu Cennetʼe gireceklere. Demek ki gözümüzle, kulağımızla, hâlimizle, bedenimizle, kendimizi deşifre etmeyeceğiz. Bu şekilde iffeti muhâfaza…

Ondan sonra; “Verdikleri ahitte, sözde dururlar.” (el-Müʼminûn, 8) buyruluyor. Bugün de bu çok mühim ticâret ehli! Bu çok mühim bu. Verdiğimiz söz, bir borcumuzdur. Onu geciktirdiğimiz zaman bir günaha girmiş oluyoruz. Eldeki bütün imkânlar gitti; gidip özür dilememiz lâzım, telâfî etmemiz lâzım. Buna da bir misal. Bu da mühim hadîs-i şerîflerden biri:

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor:

Bir kişi, Benî İsrâil zamanında -eski-, bir kişi bir kişiden gidip bin dinar borç istiyor. O diyor ki:

“‒Kefil göster.” diyor.

“‒Kefilim Allahʼtır.” diyor.

“‒Peki bu parayı sana verdiğime dâir bir şâhit göster.” diyor.

“‒Allah görüyor, Allah şâhittir.” diyor.

“‒Al o zaman bin dinarı.” diyor. “Mâdem Allâhʼı şâhit gösterdin, Allâhʼı kefil gösterdin, al bu bin dinarı al.” diyor. “Bana ne tarihte vereceksin?”

“‒Şu tarihte vereceğim.” diyor.

O tarih geliyor. Vapurla karşı tarafta. O tarih geldiği zaman, adam denizi bekliyor ki bir vapur gelecek, o verdiği, Allah rızâsı için verdiği o borcu getirecek. Fakat hiçbir gemi gelmiyor.

Öbür tarafta ise, o bin dinar borç alan, bir gemi bekliyor. Gemi yok. Gemi gelmiyor. Karşı tarafa geçecek, borcunu getirecek. Borç da verdi. “Allah vekil” dedi. “Allah şâhit” dedi.

Bir kütük görüyor, odun kütüğü. Onun içini oyuyor. Bin dinarı içine koyuyor, bir de kağıt yazıyor içine. Bir de tapa yapıyor. Denize atıyor:

“‒Yâ Rabbi!” diyor. “Ben Senʼi kefil gösterdim, Senʼi şâhit gösterdim, elimde imkân yok, gidemiyorum karşı tarafa. Vapur da yok. Yâ Rabbi, Sana sığınıyorum.” diyor.

Adam da bekliyor, öbür alacaklı. Bakıyor; bir odun kütüğü geliyor sahilde. Bunu evime alayım diyor, yakarım diyor. Odun olarak keseyim diyor. Kullanırım diyor. Gidiyor, evine götürüyor kütüğü. Keserken bin dinarla mektup çıkıyor içinden.

Adam ikinci bir gemi bekliyor.

“‒Aman diyor, bir gemi gelsin hemen!..”

İkinci bir bin dinar hazırlıyor. Belki bu kütük kaybolmuştur diyor suda. Gemi geliyor. Gidiyor, buluyor onu.

“‒Bak kardeşim diyor. Gemi bulamadım diyor. Ondan getiremedim diyor. Al şu bin dinarını diyor. Fakat daha evvel bin dinarını bir kütüğe koydum. Allâhʼa tevekkül ettim, denize bıraktım.”

“‒Merak etme diyor, kütük geldi diyor. Ben o kütüğü evimde yakmak için ikiye böldüm. Oradan senin bin dinarın da çıktı, mektubun da çıktı.” diyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak o ilk okuduğum Enfâl Sûresiʼnde:

“Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, Allâhʼın âyetleri okunduğu zaman îmanları artar ve Allâhʼa tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 2)

Cenâb-ı Hak, demek ki “Ahitlerinde/sözlerinde dururlar.” (el-Müʼminûn, 8) buyuruyor.

En mühim akit; biz “kâlû belâ” dedik. (Bkz. el-A‘râf, 172) “Yâ Rabbi!..” Cenâb-ı Hakkʼı tasdik ettik. Bu tasdikimizi bu dünyada îfâ edebilmek. Rabbimizʼe güzel bir kul olabilmek. Rasûlullah Efendimizʼe güzel bir ümmet olabilmek. Beşerî münâsebetlerimizde, sözlerimizde/akitlerimizde durabilmek…

Ondan sonra bitiyor âyet; “يُحَافِظُونَ” geliyor: “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” (el-Müʼminûn, 9)

Baştan namazla, maddelerden sonra tekrar namaz geliyor. Demek ki “يُحَافِظُونَ” “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” (el-Müʼminûn, 9)

Namaz üzerinde Cenâb-ı Hak bizden çok titizlik istiyor. Bilhassa o gece teheccüd namazı çok mühim. Rasûlullah Efendimiz, o gece, o uzun çöl yolculuğunda bile teheccüd namazlarını daima kılardı.

Hattâ Âişe Vâlidemiz;

“O kadar uzun kılardı ki (gözlerinden) akan yaşlardan ıslanırdı secde ettiği yer, ayakları da şişerdi.”

Onlara Cenâb-ı Hak vaad ediyor; onlara diyor Firdevs Cennetleri var. En âlâ Cennetler; bu âyetlerin muhtevâsında yaşayanlar için. (Bkz. el-Müʼminûn, 10-11)

Velhâsıl sohbetimizi toparlıyoruz.

Birincisi; Kurʼân ve Sünnet istikametinde bir hayatımız olacak. Bu hayatı rûhânî olarak, bir mârifetullâhʼa intikal ettirebilmek için, yani kalpten öbür âleme pencereler açılması için, hikmet ve sırlar tecellî etmesi için;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Seherlerde uyanık olmak. Teheccüd namazıyla, istiğfârımızla, kelime-i tevhidimizle, salevât-ı şerîfemizle, istikbal olan ölümü tefekkür etmemizle, ondan sonra da gündüzleri de -inşâallah- Cenâb-ı Hak;

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119])

Sohbetlerimizde rûhâniyet olacak. Bize bir enerji verecek. Ve gâfillerden de uzak kalacağız -inşâallah-.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-ʼın güzel bir hikmetli sözü var:

Öyle bir İslâm şahsiyeti, İslâm karakteriyle müzeyyen, “öyle bir hayat yaşa ki” diyor, “sağlığında herkes seni özlesin” diyor. “Vefâtından sonra da herkes sana hasret duysun.” diyor.

İşte kardeşler bugün, o Allah dostları, mezhep imamları, onların güzel hâlleri, evliyâullah, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Hazretleri, Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri… hep onlara hasret hâldeyiz. Onlar, fânî hayatlarından sonra, berzah âleminde bile, o kıssalarıyla, o hikmetli sözleriyle bize hâlâ bir irşad hâlinde.

“Öyle bir hayat sür ki” diyor, “seni dünyadayken özlesinler, vefatından sonra sana hasret kalsınlar.”

Yine bir şâir; اَنْتَ الَّذِي وَلَدَتْكَ اُمُّكَ بَاكِيًا diyor. “Anan seni doğurup dünyaya attığı gün” diyor, “sen ağlayarak dünyaya çıktın” diyor. “Herkes de sevinçten gülüyordu” diyor: Annen kurtuldu ve bir kişi daha âileye katıldı. “Sen ağlıyordun; etrafındakiler sevinçten gülüyordu” diyor. “Öyle bir hayat yaşa ki” diyor; arkadan seni yine aynı bu şekilde; “sen gülerek gidesin” diyor, “arkandakiler de hasret duysun sana” diyor. Seni yani, hasret duysunlar arkandan, seni rahmetle ansınlar. Dâimâ mezarına dahî bir rahmet yağsın…

Yine bu Hak dostlarından Mevlânâ diyor ki -tabi o hepsinin tercümanıdır-:

“Benim mezarımı” diyor, “yeryüzünde aramayın” diyor. “Benim mezarım/kabrim, âriflerin/Hakkʼı tanıyanların yüreğindedir” diyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, Mevlânâ Hazretleri, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri hep yüreğimizde devam ediyor onlar. -İnşâallah- Cenâb-ı Hak onların, o evliyâullâhʼın o güzel hâllerinden o rûhânî hâllerinden cümlemize -inşâallah- Rabbimiz ihsanlarda, ikramlarda bulunur -inşâallah-.

Son nefesimiz, bu iki bayram neticesinde gerçek bayram -inşâallah- son nefesimiz olur -inşâallah-.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleriʼni vefatından sonra bir kişi rüyâda görüyor. Diyor ki:

“‒Ne tavsiye edersiniz bize diyor, dünyadakilere?”

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri buyuruyor ki:

“‒Son nefesinizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, o şekilde olun.” buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede Fussilet Sûresiʼnde:

“Rabbim Allahʼtır deyip…” (Fussilet, 30) Yani Allah rızâsı için hayatını istikametlendirenler.

ثُمَّ اسْتَقَامُوا: Allah Rasûlüʼnün izinde gidenler, Oʼnun rûhânî izinde gidenler için;

“…Melekler iner onlara: «Korkmayın, üzülmeyin! Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu, tefsirlerde; ölüm ânında gelecek, kabre girdiğimiz zaman gelecek, kıyâmette gelecek.

-İnşâallah- son nefesimizin -inşâallah- en güzel ânımız olmasını, Cenâb-ı Hak nasip ve müyesser eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..