Kardeşlik Fedâkârlıktır

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KARDEŞLİK FEDAKÂRLIKTIR

Ondan sonra okunan âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

İşte Cenâb-ı Hak; peygamberiyle irşad, kitabıyla irşad, kâinattaki bütün zerreden kürreye her şeyle irşad, bu Ramazan mevsimiyle, hac mevsimiyle irşad (ediyor)…

Velhâsıl Cenâb-ı Hak kendisiyle dost olmamızı, nefsânî arzuları bertaraf etmek, rûhânî istîdatlarımızı inkişâf ettirmek, bu şekilde Rabbimizʼe güzel bir dost olabilmek…

Ölüm zor bir an.

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

“…Orada, melekler inecek; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Mezarda yine güzel bir silüet gelecek, -kısaca ben hulâsa ediyorum- mezardaki kimse:

“‒Sen kimsin (diyecek) benim bu zor zamanımda?”

O da diyecek:

“‒Senin dünyadaki güzel amellerinim.”

İki pencere açılacak; Cennet-Cehennemʼden.

“‒Sen dünyadayken Cennetʼi istedin.”

Öbürüne ise çirkin bir silüet gelecek; hayatını ziyan edenlere, nefsine mağlup olanlara.

O da:

“‒Bu zor zamanda sen kimsin?” diyecek.

O da diyecek:

“‒Senin dünyadaki kötü amellerinim ben.”

Ona da iki pencere açılacak. Ona da:

“‒Sen dünyadayken Cennetʼi istemedin, Cehennemʼi istedin.” denilecek.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak:

“Biliniz ki (buyuruyor) Allâhʼın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar, îmân edip takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)

Yine âyet-i kerîmede:

“Dünya hayatında ve âhirette onlara müjde vardır. Allâhʼın sözünde aslâ değişiklik yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Yûnus, 64)

Şimdi tefsirlere baktığımız zaman, Allah dostlarına Kurʼân-ı Kerîmʼde müjdeler var, “müjdeler vardır” buyruluyor.

Peygamberlerin verdiği müjdeler var. Efendimiz:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ : (Kişi sevdiğiyle beraberdir. [Buhârî, Edeb, 96]) buyuruyor.

Misaller çok. Nasıl orada beraberlik olacak? Kimler beraber olacak?

O evliyâullâha gösterilen sâdık rüyâlar var. Ölüm ânında meleklerin müjdesi var. Âhirette ise melekler gelecek. Onları karşılayacak:

“…Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” (Fussilet, 30) diyecekler.

Velhâsıl Rabbimiz dostluk istiyor. Dostlukta ne olacak? Dostlukta bir, kalp Cenâb-ı Hakʼla beraberliğe kavuşacak. Nefsânî arzular bertaraf edilecek. Kalpte hikmet tecellî edecek. Mârifetullah tecellî edecek. Cenâb-ı Hakkʼı kalpten tanıma. Bir hissiyat, bir derinlik… Her âyet ayrı bir ufka götürecek.

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28])

Kul, Cenâb-ı Hakʼla beraber olmanın sevinci içinde olacak. Dünyevî med-cezirlerin bir tesiri olmayacak.

Misaller:

İşte bir, Efendimiz zamanında bir sütçü kadının kızı vardı. İşte bunu Hazret-i Ömer Efendimiz kendisine gelin olarak aldı. Ömer bin Abdülaziz de onun torunu olmuş oldu. Nereden aldı?

“‒Süte su koy!” dedi annesi.

“‒Anne! (Dedi.) Halîfe (dedi), süte su koymayın demedi mi?” dedi.

“‒Nereden bilecek kızım bu karanlıkta?” dedi.

“‒Anne (dedi), halîfe görmeyecek ama, Allah görmüyor mu, Allah bilmiyor mu?” dedi.

Bu sırada Hazret-i Ömer içeri girdi, geziyordu, asâyişi (temin) için. O kızı aldı, gelini oldu. Ömer bin Abdülaziz de ondan meydana geldi. O da İslâm dünyasına iki buçuk senelik hilâfetiyle en büyük imzayı attı. Tâ onun zamanında İspanyaʼya girildi, Pirenelerʼe kadar, Fransa hududuna kadar İslâm yayıldı. İki buçuk sene zarfında. Zenginler, zekât verecek fakir bulamadılar. Herkes devamlı; “Kurʼân-ı Kerîmʼde bu âyetin şeyi nedir, Allâhʼın bu âyetteki bize tebliğâtı nedir?..” Bütün halkın düşüncesi de buydu.

Bir çoban vardı. Abdullah ibn-i Ömer, çobana dedi:

“‒Çoban, gel.” dedi. Çoban:

“‒Oruçluyum.” dedi, bir sofra vardı.

“‒Çoban (dedi), (bir koyun) satar mısın?” dedi.

“‒Benim değil (dedi), sahibi var.” dedi.

Rûhî derinliğini ölçmek için:

“‒Çoban! Nereden bilecek? (Dedi.) Madem oruçlusun sana da bir iftarlık burada bırakırız (dedi). Sahibine de kayboldu dersin.” dedi.

Çoban başını kaldırdı şöyle semâya:

“‒Peki, Allah görmüyor mu? (Dedi.) Allah nerede?” dedi.

Yine bir köle, yine Abdullah bin Câfer giderken bir köle gördü. Önünde bir tane köpek, üç tane ekmeği ona atıyordu devamlı. Yanına yaklaştı:

“‒Kimsin (dedi), bu köpek nedir?” dedi.

“‒Ben köleyim (dedi). Köpek de yabancı bir hayvan (dedi), buranın hayvanı değil (dedi). Baktım (dedi) yanıma geldi (dedi). Bu da Allâhʼın bir mahlûku (dedi). Beni yaratan Allah, o köpeği de yaratan aynı Allah (dedi). Ben (dedi) bu, Allâhʼın bu mahlûkuna bugün ben ikram ediyorum.” dedi.

“‒Peki (dedi) sen bu üç ekmeği vereceksin buna, sen ne yapacaksın?”

“‒Bugün ben Allah için sabredeceğim.” dedi.

Cenâb-ı Hakʼla beraber olanlar… Gerçek ilim bu… Benzeri sayısız misallerin…

İşte bu tahsili nereden aldılar? Hangi tahsil bu? İşte, Allâhʼa kul olabilmek. Cenâb-ı Hakʼla beraber olmak.

Yunus Emre de ne güzel buyuruyor:

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır?

 

Okumaktan mânâ ne?

Kişi Hakkʼı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

Onun için, tahsil, tahsil diyorlar bugün. Hangi tahsil? Ne veriyor sana o tahsil? Eğer o seni sebepten müsebbibe, eserden müessire, sanattan sanatkâra (ulaştırıyor), Cenâb-ı Hakkʼı hatırlatıyorsa, işte esas tahsil bu. Yok o seni dünyevî menfaatlere -bu, yılan hikâyesi gibi- içindeki yılanları çoğaltıyorsa, ihtirasları artırıyorsa, o ne tahsilidir?!

Demek ki birinci şart, kulun;

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

Birincisi, Cenâb-ı Hakʼla dost olabilmek. Rasûlullah ile dost olabilmek. İşte ashâb-ı kirâm bu şeydeydi. Allâhʼa dost olmak, Rasûlullah ile dost olmak. O şahsiyete hayran oluyor;

“‒Yâ Rasûlâllah! Emret!” diyordu. “Emret (diyordu), canım-malım Sana fedâ olsun!” diyordu.

En ufak bir arzusunu Efendimizʼin yerine getirmeyi canına bir minnet biliyordu. Oʼnun ibadetine benzemeye çalışıyordu. Oʼnun ahlâkına benzemeye çalışıyordu. Oʼnun muâşeretine benzemeye çalışıyordu. Gönül âleminden hisseler almaya çalışıyordu. Derdi sahâbenin buydu.

Sevban diyordu ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! (Diyordu.) Ya Sen benden evvel gideceksin yahut da ben Senʼden evvel. Benim hâlim ne olacak? (Diyordu.) Gamdan gama sürükleniyorum (diyordu). Sen peygamberlerin zirvesinde olacaksın, kim bilir ben nerede olacağım, savrulup gideceğim?..” diyordu.

Ashâb-ı kirâmın derdi buydu. Belki Sevbanʼın dikili bir ağacı bile, dikili bir evi bile yoktu.

Demek ki Cenâb-ı Hakʼla beraber olmak. Allah Rasûlüʼne bir hayranlık duymak…

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Kim Allah Rasûlüʼne itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Üçüncüsü; kardeşlik:

Kardeşlik, bir fedakârlıktır.

“Ben safâ süreyim. Benim canım Cennetʼte olsun. Ona ne olursa olsun! Kaderine küssün!..” Böyle şey yok İslâmʼda. Bütün müʼminler birbirine zimmetlidir.

“Allah bana verdi, ona vermedi. Demek ki o bana zimmetli. Ben ona ikram edeceğim. Onun duâsını alacağım. Kıyâmet günü de onun duâsıyla selâmet bulacağım.

O hasta ben sağlamım. O hastaya ben ikram edeceğim. O hastanın duâsı beni âbâd edecek…”

Efendimiz sık sık sorardı:

“Bugün bir yetim başı okşadınız mı?

Bugün bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?

Bugün bir aç doyurdunuz mu?

Bugün bir cenaze teşyiinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

İslâm, içtimâî bir din ve kardeşlik de budur. Hiç, asr-ı saâdette bir buhran geçiren bir insan var mı? Bugün devamlı, o kadar lüksün artması, konforun artması vs. insanı daha beter hâle getirdi. İnsanı egoist yaptı.

Velhâsıl kardeşlik, kardeşinin eksiğini telâfi etmektir. İşte Sûriyeliler… Biz onlar gibi olabilirdik. Allah bizi Sûriyeʼde yaratmış olabilirdi. Orada belki malımız-mülkümüz, her şeyimiz vardı, tarlamız vardı, bahçemiz vardı. Hiçbir şey yapamıyoruz; “قَوْلًا مَيْسُورًا” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. el-İsrâ, 28) Hiçbir şey yoksa, veremiyorsan, git onu tesellî et, buyuruyor. Kardeşlik bu…

Dördüncüsü; mahlûkatla, Hâlıkʼın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakabilmek. Burada ne kadar gördüğümüz mahlûkat, hepsi bu Dünyaʼda. Öbür tarafta, diğer galaksilerde, yıldızlarda yok. İnsan için yaratıldı. Demek ki insana da merhamet düşüyor. Her mahlûkat sana Allahʼı hatırlattığı için, yine o mahlûkâta teşekkür edecek, ikram edeceksin.

Allah korusun, zâlimlerin durumu; insana, hayvana vs. zâlimlerin durumu perişan…

“Kediyi aç bırakan kadın Cehennemlik oldu.” buyuruyor Efendimiz. (Bkz. Müslim, Selâm, 151-153)

Bâzen Allâhʼın gazabı ufak bir şeyde, bazen orta, bazen büyük. Rahmeti de öyle.

“Bir mücrim, kuyuya indi, köpeğe su verdi, affolundu.” buyruluyor. (Bkz. Müslim, Selâm, 151-153)

Velhâsıl bütün mahlûkâta şefkat. Kapımızdaki kediden-köpekten mesʼûlüz. İnsandan mesʼûlüz. İnsanı da geç, köpekten-kediden bile mesʼûlüz.

Ecdad, vakıflar kurdu. Külliyeler yaptı. Külliyelerinde aşhâneler vardı, hamamlar vardı, kütüphâne vardı, okul, mektep vardı vs. vardı. Bütün toplumun derdini bir ağ gibi örüyordu, kapatıyordu.

O bitiyordu, hayvanlara vardı. Yaralı hayvanları tedavi vakıfları vardı. Akıl hastalarına “muhterem âcizler” deniyordu. Akıl hastası, deli-meli denmiyordu. Bir nezâket bu… “Muhterem âcizler” deniyordu. Onların tedavisine bakılıyordu. “Ben de öyle olabilirdim…” İdrak bu…

Bir yerde bir hasta varsa, oradan satıcı bile ağır sesle geçiyordu, bağırmıyordu. Çocuklar başka mahallelerde oynuyordu.

Bugün de görüyoruz işte medenî insan! Nasıl düğünde maytaplar, israflar… Hasta mı var, hâmile kadın mı var, çocuk mu var… Yok! Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin! Altta kalanın canı çıksın!.. Hangisi medeniyet?..

Velhâsıl Hâlıkʼın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı…

Beşincisi; eşyâ ile olan münâsebetimiz.

Cenâb-ı Hak mal verdi; niye verdi bu malı? İsraf etmeye hakkım yok. Çünkü Cenâb-ı Hak;

“İsraf edenler şeytanların arkadaşlarıdır…” (el-İsrâ, 27) buyuruyor.

(Cimrice) biriktirmeye de hakkım yok. Pintiliğe de hakkım yok. “Bir sarıcı ateşe dûçâr olacak, Hutameʼye dûçâr olacak” buyruldu. (Bkz. el-Hümeze, 6-7) Mütevâzı şekilde yaşamak ve infak etmek.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizlerin, kendisiyle -bu kadar ikramlar karşısında nankör olmamamızı- dost olmamızı arzu ediyor.

Hayatımızın her safhasında, her nefesimizde, her adımımızda “aman yâ Rabbi!” diyeceğiz.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) buyruluyor. Ne kadar benziyorsak, o kadar Efendimizʼin yanında olacağız o zor günde.

Kıyamette iş bitmiyor. Ne kadar uzun müddet, bilmiyoruz. Orada fizikî âlem de değişecek. Güneş yaklaşacak. Kimini ter boğacak. Kimi de Arşʼın gölgesi altında kalacak, selâmette kalacak.

Şefâat, ayrı bir bayram olacak, ona nâil olmak. Bir sırat köprüsünden geçiş var, âyet-i kerîmede… Kimi çok ağır geçecek, kimi hızlı geçecek, kimi tam ortada, “mücrimleri aşağı atarız” buyuruyor Cenâb-ı Hak Cehennemʼe.

Oradan kurtuluş bayramı var. Cennet bayramı var. Bir de Cennetʼin ötesinde daha büyük bir Cennet var. O da “Ruʼyetullah Cenneti”. Cenâb-ı Hakkʼın o azamet-i ilâhiyyesini müşâhede edebilme Cenneti. İşte burada Cenâb-ı Hak buna erebilmek için nefs-i mutmainne istiyor.

رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

(“…Sen Rabbinden râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28])

Nefs-i kâmile istiyor.

Cenâb-ı Hak cümlemize -inşâallah- nasîb eylesin.

Yine -sohbet uzadı- bir hadîs-i şerifle bitiriyorum:

Efendimiz buyuruyor:

“Benim ümmetim bereketli bir yağmur gibidir. Başı mı sonu mu (hayırlıdır) bilinmez.” (Tirmizî, Edeb, 81) diyor. Şimdi, başı, hakîkaten bir câhiliye devriydi. İnsanlığın insanlığa vedâ ettiği bir devirdi. Rasûlullah Efendimiz onlara insanlığı öğretti. Ahsen-i takvim, en güzel bir yaratılışa o kavmi çıkardı. Haksızlık vs. bâtıl, tamamen yok oldu gitti.

Bugün de dünya bir câhiliye devri yaşıyor. Bugün de “o bilinmez” buyuruyor. Bugün de biz ne kadar bir takvâ sahibi olabilirsek, bu hodgâm dünya karşısında ne kadar takvâ ve fedakârlık içinde yaşayabilirsek -inşâallah- yine -inşâallah- o bereketli yağmur damlasından oluruz.

Rasûlullah Efendimiz:

“…Ben onları Havz kenarında bekleyeceğim…” buyuruyor -inşâallah-. (Bkz. Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)

Peki efendim, -inşâallah- Rabbimiz kısa zamanda -inşâallah- müslümanları -inşâallah- selâmete erdirir. Bu câhiliye devri, yeniden gelen bu câhiliye devri biter -inşâallah-. Yeniden bir asr-ı saâdete Cenâb-ı Hak nâil eyler.

Onu da zaten Efendimiz vaad ediyor. İstanbulʼun fethinden sonra Avrupaʼnın fethi, Romaʼnın fethinden bahsediyor. -İnşâallah- zaten bugün öbür taraf tamamen dinden uzaklaştı, vs. oldu. Yeni yeni -elhamdülillah- İslâmʼa karşı bir alâka başladı. -İnşâallah- yeniden bir Cenâb-ı Hak asr-ı saâdete nâil eyler.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..