Kalp ve Merhamet

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

KALP VE MERHAMET

Peygamber Efendimiz:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ buyuruyor: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Demek ki düşünelim; Peygamber Efendimiz -şu ashâb-ı kirâma baktığımız zaman- Peygamber Efendimiz insanlığın rûhuna bir güneş gibi doğmadıkça, her geçen günde zâlimleşen medeniyetin insanları içine sürüklediği zifiri karanlıklar aydınlatılamaz. Ancak o Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin o rûhâniyeti içimizde tecellî edecek. Oʼnunla asrımızın zulmü, karanlıkları kaybolacak. Kalpler, Kur’ân ve Sünnet zemzemiyle yıkanacak. Îmansızlık ve ahlâksızlık cehenneminin is ve dumanları, o şekilde, kendimizden de toplumumuzdan da kaybolacak.

Yine, ibadetlerde… Hattâ bir kâfile gelirdi. Efendimiz derdi -müslüman olmuş bir kâfile-:

“‒Burada, Medîneʼde bir müddet kalın.” derdi. Niye derdi?

“‒Benim gibi namaz kılın!” derdi. (Bkz. Buhârî, Ezân 18, Salât 18; Müslim, Mesâcid, 44)

Benim hâlim gibi hâllenin, buyururdu. Elimizde bugün sayısız hadîs-i şerîfler var. Bizim için onlar da çok mühim.

Demek ki bizler de -inşâallah- bu… Efendimiz namazın şu farz, şu vacip, şu sünnet buyurmuyor. “Benim kıldığım gibi kılın.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Ezân 18) Zâhir nasıl Oʼnun abdest aldığı gibi olacaksa, bâtın da… Demek ki kalbimiz de Allah Rasûlüʼne benzer bir kalbe (sahip olmaya) gayret edeceğiz.

Yine Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde, bizim nasıl bir müʼmin olmamızı istiyor?

Bir tefekkür… Allâhʼın azametini tefekkür etmek. Cenâb-ı Hak bu Dünyaʼyı niye yarattı? Niye insan Dünyaʼda? Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün (mükemmel şekilde) ardarda gidişinde, akıl sahipleri için (basiret sahipleri için, sonsuz bir kudret olan Allâhʼın) nice delilleri vardır.” (Âl-i İmrân, 190)

Demek ki, dâimâ her akşam, her sabah, hiçbir kimse; “Bugün Güneş yarım saat evvel, yahut yarım saat sonra batar mı?” diye bir şüphesi var mı? “Yahut, erken doğar, geç doğar.” diye bir şüphesi var mı? “Güneş bugün ârıza yapacak, ışığını vermeyecek.” diye bir şey var mı?

Demek ki:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Kalbin öyle bir hâli olacak ki hep Cenâb-ı Hakkʼı okuyacak, azameti okuyacak. Esas tahsil de bu.

Yine Cenâb-ı Hak, nasıl bir hâlimiz olacak?

“Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken Allâhʼı zikredeler…” (Âl-i İmrân, 191)

Yani hayatın, günün hiçbir (ânında) Cenâb-ı Hakkʼı unutmazlar. Unutmayan insanın hâli nasıldır? Yine âyetin devamında:

“…Göklerin ve yerin yaratılışını (derinden derine) tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Yâ Rabbi, bu gökyüzünü niye yarattın? Yeryüzünü niye yarattın? Bu kadar mahlûkat… Bu kadar geliş niye, gidiş niye? Bu doğumdan ölüme akış nereye?

“Yâ Rabbi, Sen Sübhanʼsın.” derler. “Bizi Cehennem azâbından koru.” derler. (Bkz. Âl-i İmrân, 191)

Yani Rabbimiz, bu minval üzere yaşamamızı arzu ediyor. Hep âyetler bize istikâmet veriyor.

Yine Cenâb-ı Hak Enfâl Sûresiʼnde nasıl bizden bir kalp istiyor? Beş madde Cenâb-ı Hak bildiriyor burada:

Birinci madde:

“…Allah anıldığı zaman وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ kalpleri titrer…” (el-Enfâl, 2) buyuruyor. Nasıl heyecanlı bir şey geldiği zaman insanın bir kalbi titriyor. Merakla şey yapıyor. Demek ki Cenâb-ı Hakkʼı andıkça, bu dil, kalbe intikâl edecek. Kalp “وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ” Allâhʼı zikrettikçe kalp bir dehşet hâline gelecek. Bir Allahʼtan korkma âyeti geldiği zaman titreme hâline gelecek.

Ashâb-ı kirâm bir fırının önünden geçerken Cehennem hatırına gelirdi. Bir gül bahçesinin içinden geçerken Cennet hatırına gelirdi. Dâimâ, her an, Allâhʼın azametini, nîmetini, Allâhʼın verdiği nîmet, Allâhʼın verdiği gazabı bir tefekkür içinde bulunurlardı.

Demek ki birinci madde; “…Allah anıldığı zaman وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ kalpleri titrer…” (el-Enfâl, 2)

İkinci madde:

“…Allâhʼın âyetleri okunduğu zaman îmanları artar…” (el-Enfâl, 2)

Ashâb-ı kirâm hep bu şekildeydi:

“Bir âyet indiği zaman «Allâhʼın murâdı nedir bu âyette?» derdik. Toplanıp müzâkere ederdik bu âyeti. «Biz nasıl Allâhʼın rızâsını tahsil edelim?» derdik.

Akşam eve geldiğimiz zaman hanımlarımız;

«‒Çarşıda ne satıldı? Ne moda, ne değil?» diye sormazlardı.

«‒Bugün hangi âyet indi? Cenâb-ı Hak bugün ne buyurdu bizim için? Allah Rasûlüʼnün fem-i muhsinʼinden/mübarek ağzından ne gibi kelâmlar (sâdır oldu)? Sen bana onu söyle.» derlerdi hanımları.

Sabahları geçirirlerken de:

«‒Sakın bize yanlış lokma getirme, biz dünyada her şeye katlanırız, fakat biz Cehennem azâbına katlanamayız.» derlerdi.”

İşte bir câhiliye insanı nereden nereye geldi? Nasıl geldi? Rehber kim? Bizim de rehberimiz aynı. Elhamdü lillah, hamden lillâh… Biz, Sünnet-i Seniyyeʼyi îfâ etmekle Cenâb-ı Hakkʼa şükretmiş olacağız ki Allah Teâlâ bizi en büyük Peygamberʼe ümmet kıldı.

Üçüncü olarak da üçüncü madde:

“…(Değişen şartlar altında) tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 2)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا الله (gaybı Allahʼtan başkası bilemez).

Bir an sonrasını bile bilmiyorsun.

Bâzı şeyler vardır ki senin için şer gibi gözükür hayırdır. Hayır gibi gözükür şerdir. Cenâb-ı Hak onu muhtelif âyetlerde bildiriyor.

Meselâ “Velfecri”de;

“Biz diyor, mal veririz diyor, zenginlik veririz diyor, o da sevinir diyor. Allah bana ehemmiyet verdi der, diyor. Öbürünü de azaltır, o da üzülür diyor. Allah bana ehemmiyet vermedi der, diyor.” (Bkz. el-Fecr, 15-16)

Fakat ikisi de imtihandır. Kimine Cenâb-ı Hak mal verdi, (o kimsenin nefsi) azgınlaştı, aygır hâline geldi. Cenâb-ı Hakkʼı unuttu. Dünyayı ebedî zannetti. Kimi de onu Allah yolunda infâk etti. Abdurrahman ibn-i Avf gibi vs. gibi. Osmanlıʼnın gördüğümüz ilk padişahları gibi. Hep onların eserleriyle bugün perverdeyiz. Camileriyle, sebilleriyle vesâireleriyle…

Azaltılan da; “Belki bu benim için hayırlıdır.” diyecek. Cenâb-ı Hak peygamberlerle misal, Süleyman -aleyhisselâm- ile misal veriyor. Nasıl kalbinin dışında (tuttu dünyayı). Kalbi kasa olmadı.

Eyyûb -aleyhisselâm-ʼı bildiriyor. Nasıl bir tevekkül ve teslîmiyet içindeydi? O hastalıklar, o ıztırapların içinde bir huzur içindeydi.

Demek ki Cenâb-ı Hak… Şu dünyada insanoğlu huzuru aramayı bulacak. Hiç Allah Rasûlüʼnün devrinde bir psikiyatrik bir hasta var mı? Hiç hadîs-i şerîflerde rastlıyor muyuz?

Namaz en büyük barınak, sığınak. Secdede Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşıyorsun. Oʼna derdini açıyorsun. Zekâttı, oruçtu, infaktı vs. Sosyal bir dengeyi meydana getiriyor. Zengin de huzurlu, sarf etmenin, vermenin Allah yolunda bir huzuru içinde. Fakir, şükretmenin şeyi (huzuru) içinde.

Efendimiz bazen misaller verirdi. Meselâ Sâlebe geldi, mal isterdi.

“‒Sâlebe!” derdi “Benim hâlim sana misal değil mi?” derdi. “Şükredebileceğin (az) bir mal, şükredemeyeceğin çok maldan hayırlıdır.” buyururdu. (Bkz. Taberî, Tefsîr, XIV, 370-3 72; İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 388)

Dördüncü olarak da;

“Namazlarını ikâme ederler…” (el-Enfâl, 3) buyuruyor. Hakkıyla kılarlar. Beden ve kalp âhengi içinde.

Beşincisi de; “…Allâhʼın verdiği nîmetlerden infak ederler.” (el-Enfâl, 3) buyuruyor. Kul dâimâ bir infak hâlinde olacak. Cenâb-ı Hak cömert. En çok ihtiyacımız olanı en çok veriyor. Su, en çok ihtiyacımız, Cenâb-ı Hak en çok (veriyor); buğday en çok (ihtiyacımız, Cenâb-ı Hak) en çok (veriyor). Topraktan çıkanlara en çok ihtiyaç var, Cenâb-ı Hak en çok veriyor.

Yine Rabbimiz, Müʼminûn Sûresiʼnde, o ayrı:

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Müʼminler felâh buldu.” [el-Mü’mi­nûn, 1]) diye başlıyor.

Rasûlullah Efendimiz:

“Kim diyor, bu şartları yerine getirir, Cennetʼe girer.” diyor. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 23:1)

Birincisi ibadet, yine “namaz; huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 2)

İkincisi, “Boş sözlerden kaçınırlar.” (el-Müʼminûn, 3) Lâubâlî şeylerden. Gıybet değil, nemîme değil; boş sözler… Demek ki insan, her çıkan, ağzından çıkana dikkat edecek ki Kirâmen Kâtibîn devamlı bir tespit hâlinde. Hiçbiri boşa çıkmıyor. İlâhî bir teyip devamlı çalışıyor.

Sonra “zekâtlarını فَاعِلُونَ: bir faaliyet hâlinde olurlar.” (el-Müʼminûn, 4)

Yine Cenâb-ı Hak diğer bir âyette;

“Siz diyor, sadakalarınızı, kendisini Allâhʼa adayanları tercihen vermemizi bildiriyor. Sen onları diyor, bir kısım fukarâ vardır, kendini arz etmez, iffeti dolayısıyla, teaffüf sebebiyle, sen onları gidip bulacaksın diyor. Nasıl tanıyacaksın sen onu? Sîmâlarından tanıyacaksın.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 273)

Demek ki bir müʼminin kalbi incelecek, zarifleşecek, (mânevî) bir röntgen hâline gelecek.

Ondan sonra gelen madde:

“İffetlerini korurlar.” (el-Müʼminûn, 5) buyruluyor. Kadın iffetini koruyacak. Erkek iffetini koruyacak. Gözünü koruyacak, kulağını koruyacak. Bedenini koruyacak. Diğer mahlûkatta serbest bu. Fakat bu, insanın bir haysiyetidir, iffetini koruması; şerefidir insanın. İffeti; onun faziletini, kadr u kıymetini gösterir. İffetini korumayan da bir oyuncak hâline gelir, gözden düşer, sıfırlanır gider.

Ondan sonra:

“Sözlerinde/ahitlerinde dururlar. Emânete dikkat ederler.” (Bkz. el-Müʼminûn, 8) buyruluyor. Bilhassa bugün piyasalarda buna çok dikkat etmemiz lâzım. Yerine getiremeyeceğimiz bir sözü bir ahdi vermememiz lâzım.

Yine ondan sonra; “يُحَافِظُونَ” geliyor. Yine “namazlarını…” Başta namaz, sonda namaz. “…Namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Müʼminûn, 9) Namazlarımızı cemaatle kılacağız.

Efendimiz, namazlarını cemaatle kılanlar için “Siz onların müʼmin olduklarına şehâdet edin.” buyuruyor. (İbn-i Mâce, Mesâcid, 19)

Âmâya bile Efendimiz:

“‒Hayya aleʼs-salâhʼı, hayya aleʼl-felâhʼı duyuyorsan, namaza devam et.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/553)

Müʼminûn Sûresiʼnde de Cenâb-ı Hak bu şeyi îfâ edenler için Firdevs Cennetleri bildiriyor. Yine Tevbe Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak; mallarıyla-canlarıyla Cennetʼi satın aldılar, buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 111)

Velhâsıl Rabbimiz bizlere; demek ki kalp Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼle beraber olacak ve ondan sonra da üçüncü olarak din kardeşiyle beraber olacak.

Birkaç misal vereyim:

Abdullah ibn-i Mesʼûd, kendisini ziyaret eden arkadaşlarıyla oturup dertleşirdi. Dinlerdi onları. İlim müzâkeresinde bulunurlardı. Ve “bu hâli hiç terk etmiyoruz” derlerdi.

“–Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?” diye sorulduğu zaman da:

“–Evet, birbirimizi ziyaret ediyoruz. Hattâ birimiz, müslüman kardeşini göremediği zaman, Kûfeʼnin tâ öte başından yürüyerek gidip onu buluyor.” Yani bir beldenin tâ bir başından bir başına gidip o kardeşini buluyor, onu göremediği zaman. (Bkz. Dârimî, Mukaddime, 51)

Enes -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (din kardeşlerinden) birini üç gün göremezse onu sorardı. Uzaktaysa onun için duâ ederdi, evindeyse ziyaret ederdi, hastaysa şifâ dilerdi.” (Heysemî, II, 295)

Demek ki müʼmin, müʼminin kardeşidir. Bu, öyle bir kardeşlik yaşanacak ki, bu kardeşlik, o kıyametin o zor gününde, Arşʼın altında kalan yedi kişiden, mahfuz yedi kişiden biri olacağız. Bu da zor zamanların kardeşliği.

Hattâ Selmân-ı Fârisî, Medâinʼden Şamʼa kadar yürüyerek gitmiş, kardeşi Ebuʼd-Derdâʼyı ziyaret etmiştir. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 127, no: 346)

Yine Efendimiz:

“Komşusu açken tok yatan kimse müʼmin değildir.” buyuruyor. (Hâkim, II, 15; Heysemî, VIII, 167; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 112)

Tabi burada faaliyet gösterecek müʼmin. Gidecek, bulacak, sîmâsından tanıyacak. Nasıl kendi işini dikkatle îfâ etmeye çalışıyorsa, din kardeşi de kendisine zimmetli… Bilhassa bugün hidâyete muhtaç insanlara, onları hidâyete ulaştırmak… Allâhʼın bize verdiği bu hidâyet nîmetini onlara ulaştırmak. Bugün en mühim vazifelerimizden.

Yine ibretli bir hâdise:

Ebû Bekir Efendimiz halife oldu. Halife olduğu zaman hattâ kürsüye çıktı:

“En hayırlınız ben değilim.” dedi. Büyük bir tevâzû…

“İbâdurrahmân, yeryüzünde tevâzû üzere yürürler…” (el-Furkân, 63)

Ondan sonra dedi ki:

“Eğer ben bir yanlışlık yaparsam bana (doğruyu bulmam için) destek olun.” dedi.

Bütün ümmet-i Muhammedʼin mesʼûliyetini üzerine aldı, büyük bir tevâzû içinde. O zaman yetim kızlar dediler ki:

“–Bizim Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hayvanlarımızın sütünü sağardı. Herhâlde artık bu kadar yük geldi, biz artık yalnız kalacağız, garip kalacağız.” dediler. Yine Ebû Bekir Efendimiz o yetim kızların hayvanların sütlerini sağardı. (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 80; İbrahim Sarıçam, Hz. Ebû Bekir, s. 82)

Demek ki Cenâb-ı Hak kulun önünü açar. “Ben hizmet edeceğim.” diyenin önü kapanmaz. Hiç kimse diyemez ki “Ben hizmet ettim, gayret ettim, benim önüm kapandı.” diyemez.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İki nîmet vardır ki beni hangisi daha çok sevindirdiğini bilemem.” diyor. “Birincisi, bir kimsenin ihtiyacını karşılamam ümidiyle bana gelmesi.”

İhtiyacını bana arz etmesi birincisi. Demek ki beni insanlar içinde seçmesi. Benim merhametime şehâdet etmesi.

“İkincisi de ben onun bir vesileyle yahut doğrudan doğruya kendim onun hizmetini, onun (muhtaç olduğu) şeyini îfâ etmemdir.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 598/17049)

Yine bir, Efendimiz zamanında bir hâdise:

İbn-i Abbas îtikâfa giriyor, Ravzaʼda. Yanına geliyor birisi oturuyor. Fakat, bakıyor İbn-i Abbas; (o şahıs) mahzun.

“–Kardeşim, senin bir derdin mi var?” diyor.

“–Ben köleyim.” diyor. “Sahibimin beni âzâd etmesi için şu kadar borcum var.” diyor.

“–Peki kardeşim.” diyor. “Yardımcı olayım mı sana?” diyor.

“–Efendim teşekkür ederim, Allah râzı olsun!” diyor.

Ayakkabısını alıyor, çıkıyor. Çıkarken diyor ki o köle:

“–Üstad!” diyor. “Siz îtikâftasınız, Ravzaʼnın dışına çıkacaksınız.” diyor.

İbn-i Abbas, Efendimizʼin kabrini gösteriyor:

“–Yanımızdan yeni ayrılan Allah Rasûlüʼnden bizzan kendim dinledim.” diyor: “Kim bir müslümanın derdiyle dertlenirse, o derdi bertaraf ederse, şu kadar sene îtikâfa girmekten daha hayırlıdır.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, III, 424-425)

Buna benzer sayısız misaller var. O kadar güzel, ehlullâhʼın şeyi ki meselâ Hasan Harakānî Hazretleri buyuruyor ki:

“Türkistanʼdan Şamʼa kadar olan sahada -bulunduğu yer- bir müʼminin parmağına diken batsa, o benim parmağımdır.” diyor. “Birinin ayağına taş çarpmışsa o ayak benim ayağımdır. Onu ben hissederim. Bir kalpte hüzün varsa o hüzün benim hüznümdür.” diyor. (Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 604)

Demek ki bunlar, hep Cenâb-ı Hakʼla dost olabilmek… Onun için dâimâ, Sûriyeli olsun, muhâcirler olsun, arayacağız, bulacağız onları. Nasıl ashâb-ı kirâm, o Muhâcir-Ensâr bir kardeşlik kurdu. Ondan daha da mühim, bugün birtakım yangınlar içinde, yanlış esintiler içinde îmânı zayıflayan kardeşlerimizi takviye etmek… Onların birtakım yanlışlarını, güzel, düzgün bir lisanla -Cenâb-ı Hak:

قَوْلًا لَيِّناً (Bkz. Tâhâ, 44)

قَوْلًا مَيْسُورًا (Bkz. el-İsrâ, 28)

قَوْلًا سَدِيدًا (Bkz. en-Nisâ, 9; el-Ahzâb, 70)

قَوْلًا بَلِيغًا (Bkz. en-Nisâ, 63)

buyuruyor-, bir Kur’ân lisânıyla onları îkâz etmek ve onları irşad etmek…

Dördüncüsü olarak da:

Hâlıkʼın nazarıyla mahlûkâta merhamet. Bütün mahlûkât bizim için verildi. Diğer yıldızlarda hiçbir mahlûkat yok. En küçükten, bir virüsten deveye kadar, file kadar hepsi bu Dünyaʼda bizim için. Hepsinin yaratılışının ayrı ayrı hikmetleri var. Kalp bunları sezer. Hepsinin ayrı bir toplum tarzı var. Hepsinin rızkı veriliyor. Hepsi de bizim için. Hepsinden biz ibret alacağız, ders alacağız.

Bir kısmı bize yardımcı: Etiyle, sütüyle vs. Bir kısmı güzel manzaraları ile, ilâhî azamet: Kuşlar vs. Yılan, çıyan, akrep vs: Bunlar da ilâhî azâbı hatırlatır. Hepsi bizim için. Fakat Cenâb-ı Hak hepsine merhamet istiyor bizden. Hâlıkʼın nazarıyla (mahlûkâta) merhamet.

Onun için, Efendimiz zamanında bir köle, üç tane günlük nafakası olan ekmeği bir köpekle paylaşıyor. Bu da Allâhʼın mahlûkudur, diyor.

Bir çoban, sürüsüne sahip oluyor. Eğer ben bunu zâyi edersem, satarsam, Allah beni görüyor diyor.

Efendimiz, Mekke Fethiʼne giderken bir köpek, yavrularını emziyor, “öbür taraftan geçin” buyuruyor Efendimiz.

Dâimâ müʼmin, zarâfet, incelik vs. Bir tükürük gördüğü zaman oradan geçmiyor Efendimiz. Sahâbî kapatıyor, sonra geçiyor. Bir şey îkaz edeceği zaman, “Bana ne oluyor ki sizleri böyle görüyorum?” buyuruyor. Niçin, niye diye buyurmuyor. Veyâhut “Filân kimse filân şöyle yapıyor.” buyuruyor.

Demek ki bir müslüman; nasıl Cenâb-ı Hak çiçekleri yarattı? Niye yukarıda, yıldızlarda bu çiçekler yok, bu Dünyaʼda var? Biz çiçek verene bir teşekkür ediyoruz. Bizi hatırladı, diyoruz. Peki bu kadar bize ihsân eden, ikram eden, her taraf parklarla, çiçeklerle dolu. Her çiçek bize;

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Bize Rabbimizʼin lûtfunu hatırlatmalı. İnsan, onlardan daha zarif olmalı. Daha ince ruhlu olmalı.

Velhâsıl, sohbetimizi bir hadîs-i şerîfle bitirelim.

Efendimiz buyuruyor:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki onlar hayra anahtardır. Şerre de kilittir. Öyleleri de vardır ki (tersine) onlar şerre anahtardır, hayra kilittirler. Allâhʼın ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlu! Allâhʼın şerrin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!” buyuruyor. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 19)

Cenâb-ı Hak -inşâallah- öyle bir ömrümüz olur ki; ne kadar takvimde yaprak var, bilmiyoruz. -İnşâallah- her ânımız, her nefesimiz, her sözümüz, her fiilimiz hayırlara anahtar olur -inşâallah-…

Duâmızın kabûlü niyazıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..