İslâm’da Tevbe ve Nedâmet (Kur’ânî Tâlimatlar 8)

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Ağustos, Sayı: 174

PİŞMAN OLMAYACAK YOKTUR!

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün ashâbına şöyle buyurdular:

Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.”

Sahâbe-i kiram;

“–Onun pişmanlığı nedir yâ Rasûlâllah?” diye sordular.

Efendimiz şöyle cevap verdi:

“–Sâlih bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğuna pişman olacaktır.

Kötülük eden bir kişi ise, o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır. (Tirmizî, Zühd, 59)

Peygamberimiz’in bu beyânından anlaşılmaktadır ki, gaflet perdesinden dolayı; insan, dünya hayatında, kendisini bekleyen büyük hakikatlerden son derecede gafildir ve uzaktadır.

Bu hakikati ifade sadedinde denilmiştir ki:

“İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar!..” (Keşfü’l-Hafâ, II, 312)

Yine bu hakikatten dolayı şöyle denilmiştir:

“Ölmeden evvel ölünüz!”

Yani; «Nefsânî arzularınızdan vazgeçiniz!» Zaten ölümle birlikte bütün arzular yok olup gidecektir.

Bir başka ifadeyle;

“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!”

Zira, ölümden sonraki hesap çok ağır!..

Zira, ölümden sonraki nedâmetin hiçbir faydası yok!..

Rabbimiz, sonsuz rahmetinden dolayı, Kur’ân-ı Kerim’de; bize, âhiretteki nedâmet sahnelerini birer birer seyrettirmektedir. Bu hüsran dolu nedâmet tablolarında, mücrimler;

“Âh keşke!” diyerek pişmanlıklarını dile getirmektedirler.

Cenâb-ı Hak bize bunları bir bir okutmakta ve duyurmakta; böylece, ölmeden önce pişmanlık duyarak, nasûh bir tevbeye sarılmamızı istemektedir.

Bu nedâmetleri ve sebeplerini okuyup tefekkür etmeliyiz ki, henüz bu dünyada iken tedbir alabilelim:

ALLAH ve RASÛLÜ’NE İTAAT ETMEMENİN PİŞMANLIĞI

Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

(Cehennemlikler) yüzleri ateşte evirilip çevrildiği gün;

«Eyvah bize! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik!» derler.” (el-Ahzâb, 66)

“O gün, zâlim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der:

«Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!»(el-Furkān, 27)

İnsanlığı cennetin yollarına götürecek tek yol, «Sırât-ı müstakîm»dir. Sırât-ı müstakîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.

Bu hakikati bir hadîs-i şerifte şöyle ifade buyurur:

“–İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer.”

Bunun üzerine;

“–Ey Allâh’ın Elçisi! Cennete girmeyi kim istemez ki?” denildi.

Peygamber Efendimiz şöyle îzah buyurdu:

“–Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti istememiş demektir. (Buhârî, İ‘tisâm, 2)

Allah Rasûlü’ne tâbî olmadığına bin pişman olanların hüsran dolu ifadeleri; günümüzde Fahr-i Kâinât Efendimiz’in şerefli sözlerini hafife alan, onları yalan ve uydurma sayan nâdanları da derin bir ürperişe sevk etmelidir.

Esas hayat, âhirettir. Dünya, âhiretin hazırlık yurdudur. Ömür, insana bu gayeyle verilmiş bir sermâyedir. Bu hakikatlerden gafil bir şekilde ömür sürenler, elbette âhirette büyük bir pişmanlığa dûçâr olacaklardır.

Dünya dershânesine gelenlerin dersi;

«Cenâb-ı Hakk’a kulluk»tur. (Bkz. ez-Zâriyât, 56)

Tefsirî ifadesiyle;

«Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek»tir. (İbn-i Kesîr, IV, 255)

Ancak bu kulluğun ve «mârifetullâh»ın hakkıyla edâ edilebilmesi için; şerîatin kemâle erdirilmesi, İslâm’ın, hayatın her safhasına intikal ettirilmesi, feyizle tatbik edilmesi zarûrîdir. «Müslümanım!» demek kâfî değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de 258 yerde muhtelif kalıplarda bize dâimâ takvâ telkin buyurulmaktadır.

Hâsılı;

Kul, müttakî olacak, mükemmel olacak ve muhteşem olan cennete lâyık hâle gelecek…

DÜNYAYA RÂM OLUP DA ÂHİRETİ İHMAL ETMENİN PİŞMANLIĞI

Âyet-i kerîmede buyurulur:

(İşte o zaman insan;)

«Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!» der.” (el-Fecr, 24)

Devrimizde, modern bir câhiliyye yaşanmaktadır. Bu câhiliyyenin en bâriz vasfı, âhiretin unutturulmaya çalışılmasıdır. İlâhî tâlimatlara, yani emir ve yasaklara riâyet etmek küçük ve basit görülmekte; âdetâ hayvânî bir serbestiyet içinde, gafilâne bir yaşayış teşvik edilmektedir.

Egoizm, bencillik, nâdanlık, enâniyet ve nefsâniyet kabartılmaktadır.

Fedâkârlık, diğergâmlık, merhamet ve cömertlik vicdanlardan sökülüp atılmaktadır.

Elbette ki; böyle alık, abus ve gafilâne bir yaşayışın sonu dünyada da âhirette de pişmanlık olur.

Kur’ân-ı Kerim, cehenneme dûçâr olanların bir vasfını da «gaflete dalıp gidenlerle dalıp gitmek» olarak ifade buyurur. (bkz. el-Müddessir, 45)

Bugün televizyon ve internetin bazı menfî ve zararlı programları, abartılmış kandırıcı reklâmlar, şahsiyet ve karakteri zaafa uğratan modalar, maalesef kitleleri gaflete düşürmekte, selde sürüklenen kütükler gibi meçhul ve karanlık bir âkıbetin yolcusu eylemektedir.

İnsanın en çok pişmanlık duyacağı en mühim an, ölüm ânıdır. O zamana kadar dâimâ yapması gereken tevbe, sâlih amel ve hayırları ertelemiş olan insan; ecelin geldiğini görünce yalvara yalvara mühlet ister. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Herhangi birinize ölüm gelip de;

«–Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin! (Âhirete hazırlık yapın)(el-Münâfikûn, 10)

İnsanın bu temennîsine hiçbir zaman müsbet cevap verilmeyecektir. Müteâkip âyette buyurulur:

“Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Münâfikûn, 11)

Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh-’in naklettiği şu hâdise, ölüme her an hazırlıklı olmanın lüzumunu ne güzel ifade etmektedir:

Hükümdarın biri, bir yere gitmeye hazırlanırken üzerine giymek için sayısız elbiseler içinden en güzelini ve binmek için de birçok at içinden en rahvan ve gösterişli olanı seçmişti. Adamlarıyla birlikte muhteşem bir tavırla, böbürlenerek ve etrafına çalım satarak yola çıktı. Yolda, üstü başı perişan biri, atının yularına yapıştı.

Hükümdar;

“–Sen de kimsin, benim karşımda kim oluyorsun, çekil önümden!” diye hışımla bağırdı.

Adamcağız ise sakince;

“–Sana söyleyeceklerim var! Senin için çok hayâtî bir mesele…” dedi.

Hükümdar merakla karışık bir hiddetle;

“–Söyle bakalım!” deyince, adam;

“–Gizlidir, eğil de kulağına söyleyeyim!” dedi. Hükümdar eğilince, adam;

“–Ben Azrâil’im, canını almaya geldim!” dedi.

Hükümdar bir anda neye uğradığını şaşırdı, telâşa kapıldı, aman dilemeye başladı;

“–Ne olur biraz müsaade et!..” dedi.

Azrâil -aleyhisselâm- ise;

“–Hayır, sana müsaade yok. Ailene de ulaşamayacaksın!” dedi ve oracıkta hükümdarın canını alıverdi.

Daha sonra yoluna devam eden Azrâil -aleyhisselâm- sâlih bir mü’min kul ile karşılaştı. Ona selâm verdikten sonra;

“–Seninle bir işim var, bunu sana gizli söyleyeceğim.” dedi ve kulağına eğilerek kendisinin Azrâil olduğunu söyledi.

Mü’min kul bu habere sevindi ve şöyle dedi:

“–Hoş geldin, kaç zamandır seni bekliyordum. Bütün gayretim, noksanlarımı ve kusurlarımı bertaraf edip ölüm ânımı güzelleştirebilmek içindi. Dâimâ son nefesimin endişesi ve hazırlığı içinde idim.”

Azrâil -aleyhisselâm- dedi ki:

“–Öyle ise yapmakta olduğun işi tamamla.”

Adam cevapladı:

“–Benim en mühim işim, Allah Teâlâ’ya vuslattır.”

Bunun üzerine ölüm meleği;

“–Hangi hâl üzere istersen, o hâl üzere canını alayım.” dedi.

Adam;

“–Buna imkân var mı?” diye sordu.

Melek cevap verdi:

“–Evet, senin için bununla emrolundum.”

Adam;

“–O hâlde abdestimi tazeleyeyim, namaza başlayayım ve başım secdede iken canımı al.” dedi ve hakikaten öyle oldu. (İhyâ, IV, 834-5)

Ömrünü, âhiret hakikatinden gafil bir şekilde yaşayanlar, amel defterleriyle de karşılaşmak istemeyeceklerdir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Kitabı sol tarafından verilene gelince, (dehşetli utanç gününde) o kişi;

«Keşke» der: «Bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!»” (el-Hâkka, 25-26)

Lâkin o gün, insana boş hayal ettikleri değil; ancak dünyada iken gayret ettiği amel-i sâlihlerin karşılığı vardır. Bu sebeple mücrimler, günahlarını yüklenecek ve şu tahassür ve hüsrânı yaşayacaklardır:

“Allâh’ın huzûruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyâna uğramıştır. Nihayet onlara kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki:

«Dünyada sâlih amelleri terk etmemizden dolayı hasret bize, vah bize!»

Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!(el-En‘âm, 31)

Cenâb-ı Hak; ihtirâsa kapılarak, kendini dünyaya esir edenlerin kıyâmet günü düşecekleri hazin durumu, âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurmaktadır:

(Sadece dünya için) çalışmış; fakat boşuna yorulmuştur (o gün eli boş kalmış olmaktan ötürü yorgun ve bitkin düşmüştür.)(el-Ğâşiye, 3)

Câfer-i Sâdık Hazretleri de şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ dünyaya (âdetâ) şöyle vahyetti:

«Ey dünya! Bana hizmet edene (Hak yolunda gayret gösterene) sen de hizmet et!

(İhtirâsına mağlûp bir sûrette) sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat, (perişan et!..)»”

Bu dünya hayatında bile, sâbıka kaydı vardır. Memurların sicil dosyaları vardır. İnsanlar bu kayıtlara geçecek bir suç işlediklerinde, geri kalan hayatlarını onun gölgesinde yaşarlar. Ne kadar isteseler de o kayıtları silemezler.

Ebedî hayatta da, insanın dünya sâbıkası karşısına çıkacaktır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde;

(İnsan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun.

Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.” (Âl-i İmrân, 30)

Dünyada bazı suçlardan kurtulmak için, insanlar para cezaları öderler. Kefâlet ödeyerek serbest kalırlar. Esirler fidye ödeyerek hürriyetlerine kavuşurlar.

Âhirette mücrimler; öyle korkunç ve dehşetli bir azapla karşı karşıya kalacaklardır ki, en sevdikleri kişileri dahî, fidye olarak verip kurtulmayı temennî edeceklerdir.

Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azâbından (kurtuluş için); oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.” (el-Meâric, 11-14)

Heyhât!

Orada geçer akçe;

  • Kalb-i selîmdir.
  • Makbul bir îmandır.
  • İhlâslı sâlih amellerdir.

Dünya ve âhiretin mukayesesi, damla ile deryâdır. Yani dünya hayatında âhiret için hazırlanmamak, ömrü nefsânî heves ve arzuların girdabında israf etmek; damlayı alıp deryâyı terk etme hamâkatidir.

İnsan bu gaflete, ekseriyâ kötü arkadaşlar ve fâsık bir çevre yüzünden dûçâr olur. Bu sebeple âhiretteki faydasız nedâmetlerden biri de, kötü arkadaşlarla beraberliğe duyulan pişmanlıktır:

KÖTÜ ARKADAŞ PİŞMANLIĞI

Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına;

«–Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın!» der.” (ez-Zuhruf, 38)

“Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!” (el-Furkān, 28)

Müteâkip âyette, pişman olunan bu dostluğun tafsilâtı şöyle bildirilir:

“Çünkü zikir (Kur’ân) bana gelmişken o (kötü arkadaş), hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.” (el-Furkān, 29)

İnsana en çok tesir eden iki husus vardır:

  • Rızıklandığı gıdâ,
  • Beraberinde bulunduğu insanlar.

Âhirette bu pişmanlığı yaşamamak için; dünyada, helâl kazanca riâyet etmemiz, dostluk ve arkadaşlıklarımızın ölçüsünü Kur’ân’a göre gerçekleştirmemiz îcâb eder. Yani sâdıklarla ve sâlihlerle beraberlik zarûrîdir.

Muhasebemiz şu olmalıdır:

KİMLE BERABERİM?

Çevrem, dostlarım, arkadaşlarım, birlikte vakit geçirdiğim insanlarla «ortak noktamız» nedir? «Buluşma zeminimiz» nedir?

Kimisi, arkadaşlarıyla; içki, kumar ve benzeri haram eğlenceler etrafında süflî ve faydasız dostluklarda buluşur.

Kimisi ise; İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak, Kur’ân hizmeti, cemaatle namaz, hayır ve hasenat gibi iki cihana faydalı bir zeminde buluşur.

Cenâb-ı Hak, îkaz buyurur:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)

Âyet-i kerîmenin ifadesi mânidardır. «Sâdıklar olun!» değil; «Sâdıklarla beraber olun!» buyurulmuştur.

Fâsıklarla beraberlik, öyle bir pişmanlıktır ki, Peygamber Efendimiz; çok zaman önce fâsıkların helâk edildiği Semûd harabeleri, Muhassir Vadisi gibi yerlerden dahî hızlıca geçmiş, orada onların kullanmış olduğu «su»yu bile kullanmaktan ashâbını ve ümmetini sakındırmıştır.

Diğer taraftan Sâdî-i Şîrâzî şöyle der:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e ve tarihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla beraber olduğu için küfre dûçâr oldu.”

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri de bu hususta sevenlerini şöyle îkaz etmiştir:

“Hak katında sana yâr olmayacak kişilerle ve bîgânelerle beraber olmak; kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir.”

Âhiretteki pişmanlıklar faydasız ve neticesizdir. Cehennemlikler; o derin hüsran içinde, büyük bir pişmanlık içinde dünyaya geri dönmeyi ve yaptıkları yanlışları telâfi etmeyi temennî ederler. Fakat nâfile ve boş bir hevestir bu:

BİR FIRSAT ÜMİDİ

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Onların ateşin karşısında durdurulup;

«–Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimiz’in âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!» dediklerini bir görsen!..” (el-En‘âm, 27)

Geri dönüp telâfi edebilmekten ümitlerini kesince, nedâmet ve hüsranları o kadar vahim bir hâl alacaktır ki; artık yok olmayı, ölüp gitmeyi, toprak olmayı temennî etmeye başlayacaklardır. Heyhât! O gün;

“Sonsuzluk günüdür, yarını olmayan gün”dür.

İşte ibretle okumamız ve muhtevâsındaki hüsrâna düşenlerden olmamak için gayret etmemiz gereken âyetler:

KEŞKE YOK OLAYDIM!

“Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi;

«Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.(en-Nebe’, 40)

Müfessirler bu âyet-i kerîmenin tefsirinde, şu tafsilâtı bildirirler:

Mahşer yerinde hayvanlar; aralarındaki haksızlıkların adâlete kavuşturulması için haşredilecek, daha sonra ise hepsi toprak olacaktır. Mücrimler de hayvanların bu şekilde toprak olarak yok olmasına imrenecekler ve diyeceklerdir ki:

‒Keşke biz de hayvanlar gibi toprak olsaydık!

Gafillerin kıyâmette düşecekleri perişan hâlin bir ifadesi de şöyledir:

“Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! (Yok olsaydım!) (el-Hâkka, 27)

İşte bu hüsranla biten pişmanlıkların çaresi, dünyada gerçek bir tevbe ve amel-i sâlihlerdir. Fayda veren nedâmet, dünyada duyulan pişmanlık ve sâlih amellere sarılmaktır.

Cenâb-ı Hak, seherlerde tevbe ve istiğfâra davet etmektedir. Mü’minleri;

“…Seher vaktinde Allah’tan bağışlanma dileyenler.” (Âl-i İmrân, 17) diyerek tarif buyurmaktadır.

Lâkin unutulmamalıdır ki;

Makbul bir tevbenin şartları vardır.

MAKBUL BİR TEVBENİN ŞARTLARI

  1. Samimî bir nedâmet.

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Ey îmân edenler! Nasûh (tam bir sıdk ve ihlâs ile) tevbe ederek Allâh’a dönün…” (et-Tahrîm, 8)

«Nasûh»; samimî, iyi niyetli ve hayırhah demektir.

“Günahı işleyeyim, sonra da tevbe edip sâlihlerden olayım. Sonra tekrar günah, tekrar tevbe…” düşüncesiyle yapılan tevbeler, makbul bir tevbe olamaz. Bu bilâkis, edepsizlik olur.

“Günahtan tevbe, nedâmet ve istiğfardan ibarettir.” (Ahmed, VI, 264) hadîs-i şerîfinden de anlaşılacağı üzere gerçek bir tevbe, derin bir pişmanlıkla başlamalı; günah kirleri samimî gözyaşlarıyla temizlenmelidir.

Zira bazen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bazen de bir damla samimî gözyaşı, bin günahı temizler.

Günahları yıkayıp temizleyen gözyaşı; ilâhî muhabbet bağına girenler için bir tevbe pınarıdır, Hakk’ın ümit dergâhıdır. Bütün ümitlerin kesildiği anda bu dergâhın eşiğinde ağlayabilenler, gerçek bahtiyarlardır. Bu hakikati Hazret-i Mevlânâ ne güzel dile getirir:

“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zira çiçekler, güneşli ve nemli yerlerde açar!”

  1. İşlenen günahlardan nefret etmek ve onlara geri dönmeyi ateşe girmek kadar fecî görmek.

Günahların nefsânî bir câzibesi vardır. Korkunç ve iğrenç günahlar; gaflet içindeki bir nefse, mûsıkî gibi tatlı gelir. Kişi tiryakisi olduğu günahın câzibesinden kurtulmak için, iç dünyasında kuvvetli bir nefret geliştirmelidir. Bu nefret sayesinde; o günahın işlendiği yerlerden, şiddetle uzak durmalıdır.

Bu nefret ve teyakkuz gevşerse; nefsânî keyif galip gelir, kişiyi pençesine alır.

Gafiller, uçurumun kenarında dolaşıp; «Ben düşmem!» diyen bir kişinin hamâkatini sergileyerek, günahlar ve mâsiyetlere yaklaştıran kişilerle veya mekânlarla aralarına mesafe koymazlar. Yani ondan hakkıyla nefret etmez, uzak durmazlar. Bu sebeple, yeniden günahların uçurumlarına yuvarlanırlar.

  1. Tevbeyi sâlih amellerle desteklemek.

Kalbe intikal eden samimî bir tevbenin, davranışlar üzerinde de müsbet tesirleri olur. Ayrıca sâlih ameller; işlenen günahlardan nedâmetle, bir nevî hatayı telâfi etme gayretidir.

Sâlih ameller, rûhâniyet telkin eder.

Meselâ;

Huşû içinde edâ edilen bir namaz, kötülük ve fahşâdan alıkoyar. Hakkıyla kılınan bir namaz, mü’minin günde beş vakit Cenâb-ı Hak ile mülâkatıdır. Rabbimiz; “Namazla yardım isteyin!” (Bkz. el-Bakara, 45, 153) buyurmaktadır.

Bütün âzâlara tutturulan bir oruç, takvâya erişmemize yardımcı olur. Nefsânî davranışlara karşı bir kalkandır. Öfke ve şehveti kırar.

Zekât, sadaka ve infaklar; sahibini, nice maddî ve mânevî musîbetlerden muhafaza eder. Kalbi yumuşatır.

Umre ve hac ziyaretleri, kişinin mâneviyat ve rûhâniyetini taze ve zinde tutar.

Kişi; sâlih amellerden bîgâne kalırsa, tevbe edilen günah ve mâsiyetlere karşı korumasız kalır.

  1. Tevbenin, Allâh’ın kabulüne muhtaç olduğunu unutmamak.

Tevbe ve istiğfâr ettik. Onu tescil etmek için, sâlih ameller de işledik.

Fakat bilmemiz gerekir ki, bunlar da kabule muhtaçtır. Dünyada iken, bunların kabul edildiğinden asla emin olamayız.

Bu sebeple, dâimâ «kaybetmeme» duygusuyla, korku ve ümit arasında, yani ihtiyat ve takvâ içinde yaşamamız îcâb eder. Zira Cenâb-ı Hak buyurur:

“Yakîn / ölüm gelene kadar Rabbine kulluğa / ibâdete devam et!” (el-Hicr, 99)

  1. Tevbede ümitsiz olmamak.

Sürekli tevbe edip tekrar bozmak, elbette ki makbul değildir. Nefsin bu tutarsız, istikametsiz hâline; «Nefs-i levvâme: Kendini ayıplayan, kınayan nefs» denilmiştir. Cennete davet hitabına erişebilmek için, bu derekelerden kurtulup, itmi’nâna ermek lâzımdır.

Lâkin; tekrar tekrar tevbesini bozmuş da olsa, kişinin gideceği bir başka kapı yoktur. Yine bir kez daha Hakk’ın kapısına koşacaktır. Bu defa; istikameti muhafaza etmeye, tevbeyi bozmamaya çalışacaktır.

Aksi hâlde ümitsizlik;

“Nasıl olsa tevbemde duramıyorum, yine günah işliyorum; bu yüzden tevbe etmeyeyim!” vesvesesine yol açar. Günahkârı, iyice günahların girdabına sevk eder.

Kişi; tevbe ederken, istikamet ve sebât için de Allâh’a yalvaracak ve dâimâ o kapıdan ayrılmamaya azmedecektir.

Hazret-i Mevlânâ’nın;

“Bu kapı, ümitsizlik kapısı değildir. Bin kez tevbeni bozmuş olsan da yine (tevbe ve ıslah olmaya) gel!” çağrısı, işte bu mânâdadır.

  1. Tevbeyi ertelememek.

“Ben nasıl olsa gencim, daha önümde uzun yıllar var, daha sonra tevbe edip hâlimi ıslah ederim, Allah affeder…” deyip; ibâdetleri, sâlih amelleri ve tevbeyi sonraya ertelemek, büyük bir gaflettir. Cenâb-ı Hak biz kullarını bu hataya düşmekten şöyle îkaz buyurur:

“Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Bkz. Lokmân, 33)

Tevbeyi tehir etmenin ne büyük bir gaflet olduğunu şu kıssa ne güzel îzah eder:

Bir terzi, sâlihlerden bir zâta;

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in;

«Allah Teâlâ; kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.» (Tir­mizî, Deavât, 98) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz?” diye suâl eder.

Bu hadîs-i şerif, ümit kapısının son nefese kadar açık olduğunu bildirmektedir. Fakat, asla; «Tevbelerinizi erteleyebilirsiniz!» mânâsında anlaşılmamalıdır.

Sâlih zât; suâli soranın böyle bir yanlış te’vil içinde olduğunu hisseder, tevbenin bir an önce gerçekleştirilmesinin ehemmiyetini müşahhas bir şekilde anlatmak için, o kişiyle şöyle bir muhâvereye girer:

“–Evet, böyledir. Fakat senin mesleğin nedir?”

“–Terziyim, elbise dikerim.”

“–Terzilikte en kolay şey nedir?”

“–Makası tutup kumaşı kesmektir.”

“–Kaç seneden beri bu işi yaparsın?”

“–Otuz seneden beri.”

“–Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?”

“–Hayır, kesemem.”

“–Ey terzi! Otuz senedir kolayca yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan; ömründe devamlı ihmal ettiğin tevbeyi, o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir.

Sen hiç;

«Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!» (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 65) sözünü işitmedin mi?..”

Şu da unutulmamalıdır ki;

Ölüm ânı gelip, perdeler kalktığında tevbe makbul değildir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca;

«Ben şimdi tevbe ettim!» diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur!..

Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (en-Nisâ, 18)

Bu sebeple, dâimâ uyanık bir gönül sahibi olmalıyız.

Meselâ bir cenâze gördüğümüzde;

“–O tabutun içindeki ben de olabilirdim…”

Bir trafik kazası gördüğümüzde;

“–Ben de o kazanın içinde bulunabilirdim…”

Bir kabristanı ziyaret ettiğimizde, her yaştan âhirete intikal etmiş mevtâlara ait kabirleri gördüğümüzde;

“–Bir gün ben de bu kabirlerden birinde olacağım…” diye düşünerek gafletten sakınmalıyız.

Rabbimiz bizleri ebedî hüsrandan muhafaza buyursun. Mahşerdeki faydasız nedâmetlere dûçâr olmadan, bu dünyada, nasûh bir tevbeyle Zâtına yönelen, sâlih amellerle istikamet üzere son nefesini kelime-i şahâdet ile verebilenlerden eylesin!..

Âmîn!..