İslâm’da Kur’ân’a Karşı Vazifelerimiz ve Ramazân’ın İhyâsı (Kur’ânî Tâlimatlar 16)

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Nisan, Sayı: 182

TESİR EDEN OKUYUŞ…

Sûretiyle ve sîretiyle mükemmel bir hüsn ü cemal sahibi olan -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek saç ve sakallarında ağarma yoktu. Fakat bir gün görüldü ki, saç ve sakallarında aklar zuhûr etmiş.

Sebebini sual ettiklerinde şu cevabı verdi:

“–Beni; Hûd, Vâkıa, Mürselât,

عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ ve اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙ sûreleri ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir, 56/3297)

Bu sûrelerde; insanlığı âhirette bekleyen dehşetli, şiddetli ve korkunç ahval zikredilmekte. Helâk edilen kavimlerin âkıbetleri anlatılmakta.

Peygamber Efendimiz; bu şiddetli hâdiselerde ümmetinin hâlinin ne olacağını ızdırap içinde tefekkür ettiği için, mübârek saç ve sakallarına aklar düşmüştü.

Demek ki;

Peygamberimiz, Kur’ân’ı ne kadar derin bir hissiyât ile okumaktadır!..

Aynı âyetleri biz de okuduğumuzda bizim gönül dünyamız, Allah korkusu ve takvâ ile ne kadar doluyor?

Rasûlullah Efendimiz’e ilk vahiy; «اِقْرَأْ / Oku!» idi.

«Oku!» emri çok şümullüdür;

  • Kur’ân’ı oku!
  • Kendi yaratılışını oku! Değersiz bir sudan halk edilişini oku!.. Şekilsizlikten en güzel şekle getirilişini oku!.. Ömrünün fânîliğini oku!..
  • Kendini muhasebe et de, bir gün; «Oku!» diye eline verilecek amel defterini şimdiden oku!
  • Yeri ve gökleri, ilâhî sanatı, kudret nakışlarını oku!.. Kâinat kitabının sayfalarını birer birer çevirircesine, gece ile gündüzün ve mevsimlerin birbirini takip edişini, rengârenk çiçekleri, çeşit çeşit meyveleri, her biri ayrı bir sanat eseri olan mahlûkatı oku!.. Sır, hikmet ve rumuzları oku!..

Peygamberimiz okudu ve okuttu. Okudu ve yaşadı. Okudu ve anladı. Okudu ve ağladı.

Ebû Zer -radıyallâhu anh-;

“–Yâ Rasûlâllah! Bana nasihatte bulun!” dediğinde Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Kur’ân okumaya ve Allâh’ı zikretmeye bak, çünkü Kur’ân yeryüzünde senin için bir nur, gökyüzünde de bir azıktır.” (İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 78)

Peygamberimiz Kur’ân’ı ashâbından dinlemeyi de severdi.

Abdullah İbn-i Mes‘ûd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir defasında;

Rasûlullah Efendimiz;

“–Ey İbn-i Mes‘ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de (hayret ederek);

“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.

Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;

“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Kâfî!” buyurdular.

O esnada baktım ki, Rasûlullah Efendimiz’in gözlerinden yaşlar akıyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Bu âyet-i kerîmede, Efendimiz’in tebliğ mes’ûliyeti bildiriliyordu. Bunu hatırlayarak Fahr-i Kâinât Efendimiz, hüzünlendiler ve mübârek gözyaşları aktı.

DÂİMÂ KUR’ÂN İLE

Peygamberimiz’in hayatı dâimâ Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve bereketiyle müzeyyen idi.

Hicret yolunda kendilerine yaklaşan Sürâka; o ânı anlatırken, Peygamberimiz’in Kur’ân okuduğunu bildirmişti.

Efendimiz’in sohbetleri ve hutbeleri de Kur’ân ile başlar, Kur’ân ile devam ederdi. Geceleri uzun uzun Kur’ân tilâvetiyle meşgul olur ve ümmetine de şöyle tavsiye ederdi:

“Allah, geceleyin iki rekât namaz kılan (ve Kur’ân okuyan) bir kulu dinlediği kadar hiçbir şeyi dinlemez. Allâh’ın rahmeti, namazda olduğu müddetçe kulun başı üstüne saçılır.

Kullar, Kur’ân’la hemhâl oldukları andaki kadar hiçbir zaman Allâh’a yaklaşmış olamazlar.” (Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân, 17)

Yine bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz insanlardan Allâh’a yakın olanlar vardır!”

Ashâb-ı kiram sordu:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar kimlerdir?”

Peygamberimiz;

“–Onlar Kur’ân ehli, Allah ehli ve Allâh’ın has kullarıdır!” cevabını verdi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)

Bütün bu tilâvet ve tedrisat; elbette ki, Kur’ân’ın yaşanması içindir.

Her mü’minin Kur’ân ehli olarak onu anlayıp hayatına tatbik etmesi, îmânının muktezâsı ve takvâsının bir ölçüsüdür.

Nitekim ashâb-ı kiram; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp tatbik etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. (Ahmed, V, 410)

Peygamberimiz’in ahlâkı, Kur’ân ahlâkı idi. Kur’ân, ilâhî kelâmdaki mûcize; Efendimiz, hilkatteki mûcize olarak birbirlerini şerh ve beyân etmekteydi.

Kur’ân okuyan, onu ezberleyen ve hayata tatbik eden mü’minler de; Kur’ân ahlâkını yaşamalıdır.

Abdullah bin Mes‘ûd -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerim hâfızlarının bu ilâhî kelâmdan nasıl müteessir olmaları lâzım geldiğini şöyle ifade eder:

“Kur’ân’ı ezberlemiş olan kimse, şu vasıflarla tanınmalıdır:

  • İnsanlar uykuda iken gece kalkıp ibâdet etmesiyle,
  • Halk yemek yerken oruç tutmasıyla,
  • Başkaları sevinip eğlenirken âkıbeti için kederlenmesiyle,
  • İnsanlar gülerken kulluktaki acziyetinden dolayı ağlamasıyla,
  • Halk birbiriyle konuşurken sükûtuyla,
  • İnsanlar kibirlenirken tevâzuuyla…

Kur’ân’ı ezberlemiş birisinin; ağlaması, üzgün durması, vakarlı ve bilgili olması, tefekkür ve sükût hâlinde bulunması îcâb eder. Kur’ân ehli; katı yürekli, gafil, çığırtkan ve hemen öfkelenen biri olmaktan da sakınmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 130)

Yine Abdullah İbn-i Mes‘ûd şöyle der:

“Biz (Rasûlullah Efendimiz’in verdiği terbiye sayesinde) boğazımızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyar hâle gelmiştik!”

Kur’ân-ı Kerim, Allâh’ın en yüce kelâmı… İzzet ve şeref onda… Onun nâzil olduğu ay da ayların en şereflisi… Kadir Gecesi, kadrini Kur’ân’dan almakta.

Peygamber Efendimiz her Ramazan, Hazret-i Cibrîl’e o seneye kadar nâzil olan Kur’ân-ı Kerîm’i arz ederdi. Mübârek ömürlerinin son Ramazân’ında bu arza-i ahîra adı verilen mukaddes tilâvet ve takdim iki kez tekrarlandı. Ramazanlarda camilerimizde ve evlerimizde okunan mukabeleler, o hâtıranın yâdıdır.

Peygamberimiz Receb ayından itibaren, o Kur’ân ve rahmet mevsimine kavuşmak için şöyle niyâz ederdi:

اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فيِ رَجَبٍ وَ شَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

“Allâh’ım! Receb ve Şaban aylarını bize mübârek eyle ve bizi Ramazân’a ulaştır!” (Taberânî, Evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuab, V, 348. Krş. Ahmed, I, 259)

Fahr-i Kâinât Efendimiz; bu hazırlık muhtevâsı içinde, Şaban ayında oruçlar tutardı. Ecdâdımız da; Ramazân-ı şeriften önceki, haram aylardan biri olan Receb’i ve içinde Berat Kandili’ni de bulunduran Şaban ayını, «üç aylar» olarak, bir feyiz ve bereket zamanı olarak değerlendirmiştir.

Muallâ bin Fadl -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözünü idrâk edersek, görürüz ki; sâlih zâtlar neredeyse bütün seneyi Ramazân’ı muhafaza ve ona erişme zamanı olarak görmüşlerdir:

“Selef-i sâlihîn; Cenâb-ı Hakk’a, altı ay kendilerini Ramazân’a ulaştırması için duâ ederlerdi. Geri kalan altı ayda da idrâk ettikleri Ramazân’ı kabul buyurması için duâ ederlerdi.” (Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-terhîb, II, 354)

Hazırlığımız ne kadar feyiz ve rûhâniyet içinde olursa, Ramazân-ı şerîfin rûhâniyetinden de o nisbette nasîb alabiliriz.

Bu hazırlığa niçin ihtiyaç duyulduğunu anlatmak için, şu mukayeseyi yapabiliriz:

Sanayi erbâbı; ticârî faaliyetlerini daha verimli hâle getirmek için zaman zaman eğitim ve çalışma kamplarına çekilirler.

Sporcular da yapacakları mühim müsabakalara «kader maçı» derler. Onlar da buna hazırlanmak için kamplara çekilirler. «İhtilâttan men» kararı alırlar.

Bunların tek gayesi, dünyevîdir.

Bir mü’minin ise gayesi Cenâb-ı Hak’la beraber olabilmektir. Son nefesi, müslüman olarak verebilmektir.

Aslında dünya hayatının tamamı, insana, âhirete hazırlık için verilmiştir. Fakat dünyanın türlü meşgaleleri içinde, dikkatler dağılır. Uhrevî gayretleri erteleme hastalığı zuhûr eder. İşte böyle zamanlarda; üç aylar gibi mânevî kamplar, yeniden mü’minin asıl derdini ve endişesini hatırlara getirir.

Rahmetin tuğyân ettiği Ramazân-ı şerifler böyle mânevî birer kamptır. Receb ve Şaban ayları da Ramazân’a hazırlık kampıdır.

Ne kadar gayret edersek, o kadar istifâde ederiz.

Ne kadar ikrâm edersek o kadar ikrâm edilenlerden oluruz. Ne kadar affedebilirsek o kadar affedilenlerden oluruz.

İLÂHÎ DAVET

Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu emreden âyetten sonraki âyette şöyle buyurur:

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

(Ey Habîbim!) Kullarım Sana Ben’i sorduğunda (Sen kullarıma söyle:)

  • Ben çok yakınım.
  • Bana duâ ettikleri vakit, duâ edenin dileğine karşılık veririm.

O hâlde (kullarım da) Ben’im davetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” (el-Bakara, 186)

Cenâb-ı Hak bize yakın olduğunu bildirmekte.

Kendimize soralım:

Biz Cenâb-ı Hakk’a ne kadar yakınız?

Meşhur kıssada; Şiblî Hazretleri’nin hatırlattığı gibi; Cenâb-ı Hak bize âhirette soracak:

“Kulum Ben seninle idim, ya sen kiminle idin?”

Cenâb-ı Hak ile olmak, O’nun yakınlığına icâbet etmek ne ile mümkün?

  • O’nun cemâlî vasıflarına bürünebilmemiz ile… Yani merhametli, cömert, affedici, sabredici, selâmet ve emânet telkin edici, ayıpları örtücü, hilm sahibi olmakla mümkün.
  • O’nun ilâhî tâlimatları etrafındaki gayretlerimizle…
  • Kur’ân-ı Kerîm’e olan yakınlığımızla…
  • Kur’ân-ı Kerîm’e hizmetlerimizle…
  • Müslümanların dertleriyle dertlenmemizle…
  • Gariplerin ve kimsesizlerin hayır duâlarını alabilmemizle…
  • Bütün mahlûkāta Hâlık’ın nazarıyla bakabilmemizle…
  • Bilhassa yavrularımızı Kur’ân iklimi ve ahlâkı üzere yetiştirmemizle…
  • Esas tahsilin Kur’ân-ı Kerim tahsili olduğunun şuur ve idrâki ile mümkün.

Bilhassa;

  • Müsterşidi irşâd etmemiz, yani irşad bekleyenleri Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile irşâd etmemizle mümkün.

YARINLARA HOŞ BİR SEDÂ BIRAKMAK

Bu cihan fânîdir. Bu fânî misafirhâneye her konan; göçer, bir gün gerçek yurduna gider.

Bu fânî âlemde, mal mülk elden ele gezer. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan!..

Mal ve mülkün, hakikî bir mülk olmadığını, insanın elinde emânet olduğunu idrâk eden ârifler, dünyalığı kalıcı bir esere dönüştürmeye gayret etmişlerdir. Ömürlerini, kalıcı sâlih amellere sarf etmişlerdir. Onlar;

  • Gerek hayrat ve vakıf eserlerle, âbidelerle;
  • Gerek ilim ve irfan mîrâsıyla;
  • Gerekse nesilden nesile îman bayrağını devralacak yetişmiş şahsiyetlerle bu fânî cihanda en hoş, en kalıcı sedâyı bırakma gayretinde olmuşlardır.

Bu sebeple;

Bizim medeniyetimiz bir vakıf medeniyeti olmuştur. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den başlayıp devam eden bir vakıf medeniyeti.

İşte Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri; 400 küsur sene evvel, bir vakıf insan olmuş, kurduğu hayır vakıflarıyla da asırlardır muzdariplere, gariplere, dul ve yetimlere yardım eli olmuştur. O büyük Hak dostunun gönül semâmızda bıraktığı hoş sedâ hâlâ devam ediyor. Hâlen Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı, aynı çizgide hizmeti devam ettirmekte. Aşeviyle fukarâya, eğitim faaliyetleriyle ülkemizden ve bütün İslâm âleminden talebelere ulaşmakta. O kervana gönül verenler sayesinde, başta Afrika’da olmak üzere dünyada nerede bir mazlum ve mağdur varsa, orada; Kur’ân’a hizmet eden yaygın eğitim merkezleri, aşevleri, su kuyuları ve kurban hizmetleri yapılmakta…

İşte bu fânî dünyadan, gerçek hayat olan âhirete ulaşacak kalıcı bir iz… Hoş bir sedâ… Hayır duâlar alan, hayırla anılan bir yâd-ı cemil…

Bu hoş sedâyı bırakmak için, Ramazân-ı şerifler, en güzel vesiledir. Ramazân-ı şerif; Allah yolunda, infaklarımızı ve gayretlerimizi artırma zamanıdır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” (Beyhakî, Şuab, I, 334; VI, 334) buyurur.

Bu Ramazân-ı şerifte, îmânımızı ve Allâh’a yakınlığımızı test etmemiz lâzım. Kendimizi hangi ölçü ile imtihan edeceğimizi, Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurmakta:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla hayrın kemâline eremezsiniz (ve Cenâb-ı Hakk’a yaklaşamazsınız.)…” (Âl-i İmrân, 92)

Demek ki; Rabbimiz’e yakınlığımızın ölçüsü, göstereceğimiz fedâkârlıklardır, ihlâsla yapacağımız hayır hasenatlardır. Bilhassa Kur’ân gayretlerine…

Çünkü;

Şu gök kubbede bırakılacak en güzel ve en bâkî sedâ:

Kur’ân sedâsı

Tarih şâhittir ki;

Ecdâdımız Osmanlı’nın 600 küsur sene hüküm süren muazzam bir devlet kurabilmesi de, Kur’ân’a hürmet ve hizmet bereketiyle nasîb olmuştur.

Osman Gazi’nin bir gece bulunduğu odadaki Kur’ân’a hürmetinden dolayı, uykuyu terk edip tilâvetle meşgul olması ve müjdeli bir rüya ile taltif edilmesi ve Yavuz Sultan Selim Hân’ın da mukaddes emânetlerin başında, 40 hâfıza gece-gündüz Kur’ân okutması bu hürmetin iki muhteşem misâlidir.

EVLÂTLARIMIZLA ÂHİRET SAÂDETİ

Yüzakı Mecmûamız çevresinde de, yüz akı bir vazife îfâ eden Bir Gönül Derneği de elhamdülillâh, Kur’ân hizmetine gönül vermekte. Bu müesseseye gönül verenler de; İmam-hatip şuuruna sahip, gönlü irfan ve takvâ ile dolu güzîde hâfızların yetişmesi için fedâkârâne gayret sarf etmekte.

Her yıl Bir Gönül Derneği’nin destek ve yardımlarıyla Musa Efendi Anadolu İmam Hatip Ortaokulu’nda, Akmescid Öğrenci Yurdunda ve Aziz Bayraktar Öğrenci Yurdunda 100’ün üzerinde hâfız yetişmekte. Bu hâfızlar; Kur’ân’ın hurûfunu en güzel şekilde öğrendikten sonra, Arapça ve İslâmî ilimleri de tahsil etmekteler.

Bu gençler, inşâallah ülkemizde İslâm’ın istikbâli için gayret edecekler. Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker hizmetlerini îfâ edecekler.

Fânî dünyada kalıcı bir eser inşâsına ilham veren şu hadîs-i şeriftir:

“İnsan ölünce, şu üç ameli dışında bütün amellerinin sevâbı kesilir:

  • Sadaka-i câriye,
  • Kendisinden istifâde edilen ilim,
  • Arkasından duâ eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasıyye, 14)

Demek ki;

Fânî ömür sermâyesini en güzel değerlendirme ve arkamızda bir hoş sedâ bırakmanın en isabetli yolu, kendi evlâtlarına ve ümmetin evlâtlarına, yani gelecek nesillere İslâm şahsiyet ve mîrâsını bırakma gayretidir.

Bizim rehberimiz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashâbıdır.

Peygamber Efendimiz ve ashâb-ı kiram Ramazân-ı şerifte nelere îtinâ gösterirdi?

ONLARIN RAMAZÂN’I…

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-; Peygamber Efendimiz’in Ramazân’ını şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Cebrâil’in, kendisi ile buluştuğu zamanlardı.

Cebrâil -aleyhisselâm-, Ramazân’ın her gecesinde Hazret-i Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bundan dolayı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cebrâil ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’u’l-vahy, 5; Müslim, Fezâil, 48)

Ashâb-ı kiram da Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ittibâ etmek iştiyâkıyla, Ramazan’da daha cömert olurdu. İftar sofraları kurulurdu. «İbâdullâh»a hizmet yarışı başlardı.

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:

“Ramazan ayının son on günü girdiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geceleri ihyâ eder, ev halkını (da gece ibâdeti için) uyandırır, ibâdete teksif olarak eşleriyle münasebeti keserdi.” (Buhârî, Leyletü’l-Kadr, 5; Müslim, İ‘tikâf, 7)

Ashâb-ı kiram; bir gölge gibi, Peygamber Efendimiz’in ibâdet hayatını takip ederlerdi. O’nun gece namazlarını da takip ettiler. Lâkin Efendimiz, ümmete farz olmasın endişesiyle terâvîhi cemaat hâlinde kıldırmadı. Fakat Hazret-i Ömer devrinde farz kılınma endişesi ortadan kalktığı için sahâbenin icmâı ile terâvih namazı cemaat hâlinde kılınmaya başladı. Terâvihte hassâsiyet gösterilecek bir nokta, bu namazın tâdîl-i erkân ve bir tefekkür derinliği içinde kılınmasıdır.

Ramazân-ı şerif bir helâlleşme fırsatıdır. Gönüllerin yumuşadığı bu uhrevî demlerde; kim üzerinde bir hak varsa, kardeşiyle helâlleşmelidir. Zira şöyle buyurulur:

“Ey insanlar! Kimin üzerinde bir hak varsa, onu hemen ödesin; «Dünyada rezil rüsvây olurum.» demesin! İyi biliniz ki dünya rezilliği, âhiret rezilliğinin yanında çok hafif kalır.” (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 255; Taberî, Târih, III, 191)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- borçlunun namazını kıldırmazdı. Onun borcunu sahâbeden biri üstlenirse, o zaman kıldırırdı. Kendi imkânı olduğunda, o borcu, Fahr-i Kâinât Efendimiz üstlenirdi.

Demek ki;

Ramazân-ı şerifte kul borçlarını da Hakk’a karşı borçlarımızı da ödeme ve telâfi etme hassâsiyeti içinde olmamız îcâb etmektedir. Kazâya bırakılmış namazları olanlar, onları bir an evvel îfâ etmeye gayret etmelidir.

Zekât borcu olanlar geciktirmeden, hakkı hak sahiplerine ulaştırmalıdır. Eğer zekât borcunun üzerinden zaman geçmişse, borcun ait olduğu zamandan günümüze enflâsyonu da hesap ederek o farkı da ödemelidir. Geciktirdiği için de istiğfâr etmelidir.

Ramazan’da oruç bize riyâzâtı, yani kifâyet miktarıyla yetinmeyi tâlim etmektedir. Oruç bize helâli bile asgarî şekilde kullanmayı telkin ederken, düşünmeliyiz ki; haram ve kerâhetlerden kendimizi korumaya ne kadar dikkat etmeliyiz! Bu riyâzat eğitimi, bizim hassâsiyetimizi artırmalıdır.

Oruçlarımızı, sadece midemize değil; kulağımıza, dilimize, gözlerimize ve kalplerimize de tutturmalıyız. Yani bütün âzâlarımızı, Allâh’ın rızâsı istikametinde kullanma eğitimine tâbî olacağız.

Ramazan’da iftar ve sahurlarda da oburluktan ve israftan uzak durmak, bu mübârek ayın rûhuna en muvâfık davranış olur.

Orucun bize tattırdığı mahrumiyet; bizlere her zaman mahrumiyet içinde olan fukarânın, gariplerin ve yetimlerin hâlini tefekkür etme imkânı vermekte. Ramazân’ı bu hissiyat ile merhametimizi artırma fırsatı olarak görmeliyiz. Böyle yapmayıp da, Ramazan gecelerini gösterişli yerlerde iftarlar ve eğlencelerle ziyân etmek, ne hazin bir israftır.

İftarlar için seçilen yerlerin, mâneviyattan uzak, gösterişli yerler olmamasına; davetlilerin de sadece elit kesimden seçilmemesine îtinâ göstermek gerekir.

Hâsılı;

Ramazân-ı şerif, Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu bir ay olarak; Kur’ân’ı okumak, yaşamak ve yaşatmak vazifelerimize başlamak ve devam ettirmek için en güzel mânevî zaman dilimidir.

Cenâb-ı Hak, ihyâ edebilenlerden eylesin!..

Rabbimiz; Kur’ân-ı Kerîm’in tâlimatlarını yerine getiren, ondaki müjde ve mükâfatlara nâil olan ve ondaki tehditlerden muhafaza olabilen kullarından eylesin…

Âmîn!..