İslâm’da Kardeşlik (Kur’ânî Tâlimatlar 10)

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Ekim, Sayı: 176

“Mü’minler, ancak kardeştirler…” (el-Hucurât, 10)

“Kendileri de muhtaç oldukları hâlde; yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve (şöyle derler):

«–Biz size bunu sırf Allah rızâsı için ikrâm ediyoruz.

Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.
(Bize karşı bir minnet altında kalmayın! Bizim
böyle yapmaktaki bütün gerekçemiz şudur):

Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den
(O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.»

Allah da onları o günün felâketinden muhafaza eder, yüzlerine nur, gönüllerine sürûr verir.” (el-İnsân, 8-11)

EFENDİMİZ’İN HÜZNÜ ve SEVİNCİ

Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir ve garip görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının! Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

Daha sonra;

«–Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ (hiçbir imkânı olmayanlar da) yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine ensardan bir adam; ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

Bu ve benzeri nice kıssadan anlamaktayız ki;

Rasûlullah Efendimiz, ümmetine karşı çok şefkatliydi. Ümmetinin maddî veya mânevî olarak, mahrumiyet ve zarûretler içinde kalmasından ızdırap duyuyordu. O mahrumiyeti telâfi etmeden huzura eremiyordu.

Kendimizle mukayese edelim:

Bizim de ülkemize muhâcirler geldi. Mahrumlar ve yoksullar geldi. Hâlen dünyanın birçok yerinde kardeşlerimizin perişan ve yürek burkan manzaraları çeşitli vesilelerle gözlerimizin önüne gelmekte.

Biz ne yapıyoruz?

  • Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gibi, çare olmak için bütün imkânlarımızı seferber ediyor muyuz?
  • Yüreğimizde ızdırap yaşıyor muyuz?
  • Hiçbir şey yapamasak; en azından, seher vakitlerinde o kardeşlerimiz, duâlarımızda hatırımıza geliyor mu?

Peygamber Efendimiz; ümmetini çok severdi, dâimâ ümmetine duâ ederdi. Bu itibarla bizim de günde en az on kere; ümmet-i Muhammed için duâ etmemiz, Allah Rasûlü’nü mesrur edecektir.

Hak dostlarından Mârûf-i Kerhî -kuddise sirruhû- şöyle buyurur:

“Kim her gün on defa;

اَللّٰهُمَّ اَصْلِحْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ فَرِّجْ عَنْ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ

«Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’in hâlini ıslah eyle!

Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’in sıkıntılarını gider!

Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle!» derse, o kimse Allah dostları arasına yazılır.” (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 366)

Unutmamalıyız ki;

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Din kardeşlerimize karşı vazifelerimiz, aynı zamanda onların bizim üzerimizdeki bir hakkıdır. İslâmiyet’te hak çok mühimdir. Asr Sûresi’nde Rabbimiz; ebedî hüsrandan kurtuluşun dört şartı arasında, «hakkı îfâ ve birbirine tavsiye»yi de saymıştır.

Üzerimizdeki hakları tefekkür edelim:

  • Üzerimizdeki en büyük hak, Rabbimiz’in hakkıdır.

Cenâb-ı Hak; bizi yarattı, insan olarak dünyaya getirdi. Maddî-mânevî nice rızık ve lütuflarına perverde ederek bir de bizlere îmânı nasîb etti.

Allâh’ın hakkını îfâ edebilme yolunda, ömrümüzün her ânını; O’na îman, ibâdet, şükür ve dînine hizmet ile tezyin etmemiz îcâb eder. Ancak bu da takvâ iledir. Hayatın bütün muhtevâsını Kur’ân ve Sünnet ile tezyin etmekledir. Zira buyurulur:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112)

  • Üzerimizde en çok hakkı olanların ikincisi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.

O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize anne babalarımızdan daha şefkatli. Bin bir meşakkate tahammül ederek bize hak dîni tebliğ etti. Cenâb-ı Hak, O’nun bize şefkatini şöyle ifade buyurdu:

“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki;

Sizin hüsrânınıza üzülüyor,

Saâdetinizi cidden istiyor,

Mü’minler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpıyor!” (et-Tevbe, 128)

Fahr-i Kâinât Efendimiz; dâimâ ümmeti için yaşadı. Kabrinde dahî ümmeti için istiğfâr edeceğini bildirdi. Şöyle buyurdu:

“Ben, İsrâfil Sûr’a üfürünceye kadar kabrimde; «Ümmetî!.. Ümmetî!..» diyeceğim.” (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

Efendimiz’in üzerimizdeki hakkını ödeyebilmek için ne yapmalıyız?

O’nun emânetine sahip çıkmalıyız.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Haberiniz olsun ki; ben, önceden gidip Havz’ın başında sizi bekleyeceğim! Diğer ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla sevineceğim. Sakın (günah işleyerek) mahşer gününde yüzümü kara çıkarmayın! (Beni mahcup etmeyin!)” (İbn-i Mâce, Menâsik, 76)

Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetinin takvâ sahibi olmasını ve takvâda da önder olmasını istiyordu.

Şu âyet-i kerîmeler, bizim insanlığa karşı vazifelerimizi bildirmektedir:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)

“İşte böylece sizi vasat (istîdatlı ve örnek) bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, Rasûl (Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-) de sizin üzerinize şahit olsun…” (el-Bakara, 143)

Hadîs-i şerifte de buyurulur:

“Ümmetim bir yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır bilinmez. (Yani ikisi de hayırlıdır.)” (Tirmizî, Edeb, 81)

Ümmetin başındaki sahâbe-i kiram, Peygamberimiz’e ittibâ ederek, o devirdeki câhiliyyeyi bertaraf etti. Ashâb-ı kiram; dâimâ âyetlerde verilen vazifeyi edâ etmenin, yani bütün cihâna İslâm’ı tebliğ etmek heyecanı içerisindeydi.

Sahâbe Efendilerimiz; Rasûlullah Efendimiz’le kıyâmette beraber olabilmek için bütün gayretlerini sarf ettiler. Çin’e gittiler, Semerkant’a gittiler. Nerede tebliğde bulunulacak bir insan varsa oraya koştular. Gönüllerinde bitip tükenmez bir îman heyecanı olduğu için hiç üşenmediler ve yorulmadılar. Yüreklerinde dâimâ Allah Rasûlü’nün tebliğ ve hidâyete vesile olma heyecanını taşıdılar. Bir kişinin daha hidâyete gelmesinin sevinci ve arzusu içinde yaşadılar.

Ümmetin âhirinde de bir câhiliyye tekrar hortladı.

Geçmiş kavimleri helâk eden bütün büyük günahlar toplumumuza sızdı. Fitne iyice taştı ve kabardı. İnternet, televizyon, moda ve reklâmlar insanı pençesine almakta. İnsanlar selde sürüklenen kütükler gibi, cehenneme yuvarlanmakta.

Böyle bir zamanda; İslâm’a hizmet etmek, din kardeşliğini yaşayabilmek, insanlığın hidâyetine ve ümmetin takvâya erişmesine gayret etmek en mühim hizmettir. İşte bu yoldaki fedâkârâne gayretler, mahşerde Rasûlullah Efendimiz’in mübârek yüzünü tebessüm ettirir.

  • Üzerimizdeki hakların üçüncü maddesi, mü’min kardeşlerimizin haklarıdır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz; ashâbının ve ümmetinin de İslâm kardeşliği içerisinde, merhamet ve şefkati, cömertlik ve fedâkârlığı yaşamasını arzu ediyordu.

Zira Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimiz’in beraberinde olanları şu vasıfla methetmekte:

“Onlar birbirlerine karşı çok merhametlidirler.” (el-Fetih, 29)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; din kardeşlerinden birini üç gün göremezse, onu sorardı. Uzaktaysa onun için duâ eder, evindeyse ziyaret eder, hasta ise şifâ dilemeye giderdi.” (Bkz. Heysemî, II, 295)

Câbir -radıyallâhu anh- anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; yolculuk esnasında arkadan yürür, güçlük çeken zayıflara yardımcı olur, onları terkisine bindirir ve onlara duâ ederdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94/2639)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, dâimâ ümmetine karşı bu engin merhameti yaşıyor ve ashâbına da bunu tâlim buyuruyordu.

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- anlatır:

“Hazret-i Peygamber ile bir yolculukta bulunuyorken devesi üzerinde bir adam çıkageldi. Sağına soluna bakınmaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«Yanında fazla binek hayvanı olan, hayvanı olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin!» diyerek hemen hemen her çeşit malı saydı.

Öyle ki biz; hiçbir malın fazlasında, bizden hiçbirimizin hakkı olmadığı düşüncesine kapıldık.” (Müslim, Lukata, 18)

FAZLASINI İNFAK

Nitekim âyet-i kerîmede de buyurulmuştur:

“…İhtiyacınızdan artanı (infâk edin!)” (el-Bakara, 219)

Bu, İslâm kardeşliğini idrâk eden bir mü’minin fazîlet ölçüsüdür:

Mülk Allâh’ındır. Mü’minin elinde mal emânettir. Emânet üzerinde tasarruf eden, gerçek sahibinin şartlarına riâyet eder. Rabbimiz’in başlıca iki şartı vardır:

  • Cimrilik yok!
  • İsraf yok!

Yani;

  • Eldeki imkânları nefse tahsis etmek yasak.
  • Kasaya ve kalbe istiflemek yasak.
  • Lükse, debdebeye harcamak yasak.

Buna mukabil, riyazat hâlinde yaşayarak eldeki imkânların kâfî miktardan fazlasını mahrumlara ve muhtaçlara aktarmak kardeşlik vazifesi.

Hak dostları da; «fazlasını infak fazîleti»ne nice hikmetli sözlerle dâimâ teşvik ettiler:

Ahmed bin Hanbel Hazretleri şöyle der:

“Mü’mine az bir mal kâfîdir. Muhteris kişiye ise çok mal bile kâfî gelmez.”

Hikmet ehli şöyle demiştir:

“Bir kul öldüğünde, malı husûsunda iki musîbetle karşılaşır ki, daha önce bunlar gibisini hiç görmemiştir:

Birincisi; bütün malının elinden alınmasıdır.

Diğeri de; bütün malı elinden gitmesine rağmen bunların hepsinden hesaba çekilmesidir.”

Cenâb-ı Hak, imtihan için dünyada kulları arasında rızkı eşit dağıtmamıştır. Kimisine geniş, kimisine dar rızık vermektedir.

Son asırlarda, mülkiyet anlayışından iki beşerî sistem zuhur etmiştir:

Kapitalizm ve Komünizm

Kapitalizm; «Mülk fertlerindir.» diyerek, zenginleri öne çıkarmıştır. Dolaylı olarak, zenginleşmenin herkese fayda sağlayacağını ileri sürmüşse de böyle olmamış, tekel ve monopoller halkı ezmiş, zengin daha zengin, fakir daha fakir hâle düşmüştür.

Komünizm; «Mülk toplumundur.» diyerek, herkesi zorla eşitlemeye çalışmıştır. Fıtrata muhalif bu anlayışta da sebat edememiş, partilileri kayırmıştır. Sadece partililer safâsını sürmüştür. Böylece sistem, sonunda zulümlerle yıkılıp gitmiştir.

İslâm ise, zorla değil, îman borcu ve ibâdet vecdiyle cömertliğe ve infâka davet etmiştir. Biriktirilen servetlerin sürekli zekât, sadaka ve infak yoluyla, fakirlere intikalini sağlamıştır. Bu çerçevede hayır-hasenat, sadaka-i câriye, vakıf, karz-ı hasen ve benzeri birçok maddî ibâdeti teşvik etmiştir.

Bu teşviklerin neticesinde; vakıflar, toplumu bir ağ gibi örmüştür. Toplum; mağdur, mazlum, dul ve yetimleri himâyesi altına almıştır. Öyle ki; İslâm’ın bu emir ve tavsiyelerinin hakkıyla tatbik edildiği devirlerde, zekât verilecek fakir bulunamamıştır. İslâm toplumlarında, sosyal patlamaların ve batıda olduğu gibi ağır dramların yaşanmamasının sebebi de bu kardeşlik ve cömertlik rûhudur.

Fakat ne hazindir ki;

Bu kardeşlik ve cömertlik rûhundan mahrum olan İslâm dışı sistemlerde; insanlık, zâlimlerin pençelerinde ağır bir zulme dûçâr olmuştur. Onların ihtirasları neticesinde 1’inci ve 2’nci Dünya Savaşlarında 70 milyon insan ölmüştür. Bu hâl, muhtaçlara vermek yerine onların ellerindekileri de almak ve zayıfları sömürmek için uğraşan kapitalist ve komünist sistemlerin acı tablosudur. Bir ibretler sahnesi olan dünya, sessiz sessiz inleyen nice mazlumların «âh!» feryatlarıyla doludur.

İşte her çağda farklı farklı zulüm sahneleri etrafında yaşanan o «âh»ları ve iniltileri dindirebilmek için Hazret-i Peygamberimiz, ihtiyaç fazlasını tamamen infak fazîletini en zirvede tatbik ediyordu.

VERDİKÇE BİZİM OLUR

Allah Rasûlü’nün ailesi için bir koyun kesilmişti. Etleri hemen fukarâya dağıtıldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geriye ne kaldığını sordu;

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” dediler.

Peygamberimiz; «Esas hayat âhirettir.» hakikatini hatırlatarak şöyle buyurdu:

“–Desene o kürek kemiği hâriç hepsi bizim oldu.” (Tirmizî, Kıyâmet, 33/2470)

Ashâb-ı kiram da karda yürüyen bir kişinin izleri takip etmesi gibi, Efendimiz’in izinde yürüdüler. Allah rızâsı uğruna cömertlik, diğergâmlık ve fedâkârlıkta kâbına varılmaz davranış mükemmellikleri sergilediler.

Meselâ;

Yoksul bir sahâbîye bir koyun başı ikrâm edildi. O ise; «Komşum benden daha aç olabilir.» düşüncesiyle komşusuna gönderdi. O da bir başka komşusuna. Yedi kapı dolaştıktan sonra; o ikram, ilk eve geri döndü. Zira içlerinde en muhtaç olanı, ilk ikrâm edilen ev idi. (Hâkim, II, 526)

Yermük Harbi’nde ise bir kırba su; aynı şekilde, muhteşem bir kardeşliğin nişânesi olarak, yaralılar arasında dolaştı. Her biri dudaklarına uzatılan o çok kıymetli suyu;

«Susuzluktan inleyen şu mü’min kardeşim o suya benden daha muhtaçtır.» düşüncesiyle kardeşine gönderdi. Aynı fedâkârlıkla suyu birbirine devreden bu üç sahâbî, susuzluktan kuruyup çatlayan dudakları ile şehâdet şerbetini içtiler. Dolu hâldeki su kırbası ise üç şehîdin ortasında olduğu gibi kaldı. (Hâkim, III, 270)

Hak dostlarının hâli de, dâimâ kardeşini, kendi nefsine tercih etmek yani îsâr idi.

YETİMLERDEN NE HABER?

Dâvûd-i Tâî Hazretleri’nin şu davranışı buna ne güzel bir misaldir:

Hizmetine bakan talebesi bir gün ona;

“–Biraz et pişirdim; arzu buyurmaz mısınız?” dedi ve üstâdının sükût etmesi üzerine eti getirdi. Ancak Dâvûd-i Tâî -kuddise sirruhû-, önüne konan ete bakarak sordu:

“–Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?”

Talebe, her zamanki gibi muhtaç durumda olduklarını beyân edince, o Hak dostu;

“–O hâlde bu eti onlara götürüver!” dedi.

Talebe, ısrar etmek istedi:

“–Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!..”

Fakat Dâvûd-i Tâî Hazretleri kabul etmedi ve şu cevabı verdi:

“–Evlâdım! Bu eti ben yersem kısa bir müddet sonra dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, ebediyyen kalmak üzere Arş-ı Âlâ’ya çıkar!..”

DAHA KAZANÇLI

Kardeşlik vazifeleri, yani hizmet ve gayretler, bazı hâllerde ferdî nâfile ibâdetlerin dahî önüne geçer.

Nitekim sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı.

Sahâbenin bir kısmı oruçluydu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlar ise; gölgelenecek çadırlar kurdular, abdest almak ve hayvanları sulamak için su taşıdılar, oruçluların hizmetlerini gördüler. İftar vakti geldiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:

“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Sıyâm, 100-101; Nesâî, Savm, 52)

Zira;

Îmânın ilk meyvesi, merhamettir. Merhametin tezâhürü de gayrettir. Bütün imkânları cömertçe ikrâm etmektir.

Hizmet ve gayretler, Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarını mes’ul kıldığı içtimâî bir kulluk vazifesidir.

Hizmet ve gayretler, vicdanlardaki olgunluk seviyesini aksettiren en güzel aynadır. Diğer bir ifadeyle, kişinin vicdanının kartvizitidir.

Ancak bu hakikat; yanlış tefsir edilerek, kişiyi, ferdî ibâdetlerin ihmâline sevk etmemelidir. Mü’minin merhametini ve gayretlerini artıracak olan husus da, ferdî ibâdet ve tâatleridir. En doğrusu, iki sahaya da ayrı ayrı riâyet etmektir.

ZAMAN BULUNUR

Hemen her mü’min; kardeşlik vazifelerini yerine getirmenin ehemmiyetini bilir, fakat vakit bulamadığını ileri sürer. Hâlbuki nice vakitler, hebâ olup gitmektedir.

Peygamber Efendimiz ise, bir mü’minin boş geçen vaktinin olmasını istemez ve bilhassa boş zamanların kardeşlik vazifeleriyle değerlendirilmesi için, sık sık teşvik mâhiyetinde sorardı:

Bugün bir yetim başı okşadınız mı?

Bugün bir aç doyurdunuz mu?

Bugün bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?

Bugün bir cenâze teşyiinde bulundunuz mu?(Bkz. Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 12)

Hakikaten;

Hayat bir sefere mahsustur. Maddî bir şey kaybedilse, bedelini ödeyip geri almak mümkündür. Zamanı ise geri getirmek asla mümkün değildir.

Zamanı en güzel şekilde değerlendirmek; onu sâlih amellerle olduğu gibi, içtimâî kardeşlik vazifeleriyle de tezyin eylemekle mümkündür.

Bilhassa zamanımızda, vaktin israfına sebebiyet veren meşgaleler çoğaldıkça çoğalmıştır. Cep telefonları, internet ve televizyonların birçok programı, enâniyeti ve hodgâmlığı artırmaktadır.

Buna mukabil, toplumda; sıla-i rahim, kardeşin hâl ve hatırını sormak, hasta, cenâze vb. hâllerde ziyaret etmek azalmıştır. Bayramlar dahî; anne-baba, akraba ve kabir ziyaretleri yerine, bencillik ve ten rahatlığı için tatillere sarf edilir olmuştur.

Hâlbuki bunlar mü’minlerin birbirleri üzerindeki hakkıdır.

«MUHABBETULLÂH»A VESİLE

Peygamberimiz’in anlattığı şu kıssa, kardeşlik vazifelerinin Cenâb-ı Hak katındaki makbuliyetini ne güzel ifade eder:

“Bir kimse, başka bir köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, (insan kisvesinde) bir melek vazifelendirdi. (Melek sorduğu suallerle, bu kişinin sadece Allah rızâsı için sevdiğini tespit edince şöyle dedi):

«–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öyle seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın gönderdiği elçiyim.» (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)

Şu husûsu da ifade etmek gerekir ki, mü’minlerin bir araya gelişlerinin temeli takvâ ve din kardeşliği olmalıdır. Çünkü dünyevî zevk ve eğlence beraberlikleri; bu müjdelere mazhar eylemez, vaktin zâyî olmasına sebep olur.

  • Üzerimizdeki hakların dördüncü maddesi, mahlûkātın haklarıdır.

Bütün mahlûkat, insan için yaratılmıştır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“O; göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lutfu olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13)

Bilhassa can taşıyan mahlûkat, yani hayvanların hakkına âzamî derecede riâyet etmek gerekir.

Bu mahlûkat içinde;

  • Tavuk, koyun, sığır ve benzerleri; gıdâ ihtiyacı içindir.
  • Tâvuslar, bülbüller ve ceylânlar gibi zarif mahlûklar; Cenâb-ı Hakk’ın sanatını temâşâ ettirir.
  • Yılanlar, çıyanlar ve akrepler gibi ürpertici mahlûkat ise; azâb-ı ilâhîyi hatırlatacak ibret levhalarıdır.
  • Mikro organizmalardan devâsâ balinalara kadar her biri, kudret-i ilâhiyyeye muhteşem birer delil ve şahittir.

Ancak hepsi, insana emânettir. Onları da, bizi yaratan Allah yaratmıştır. Mü’mine düşen, bütün mahlûkāta merhametle davranmaktır. Onlara zarar vermemektir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insana saldıran zehirli bir hayvanın bile eziyet vermeden bir vuruşta öldürülmesini emretmektedir. (Bkz. Müslim, Selâm, 147)

Hayvan hakkı çok dikkat etmemiz gereken bir meseledir.

Meselâ;

Günümüzde; hasat sonrasında zahmet çekmeden anızı yok etmek için, tarlalarını ateşe verenler olmaktadır.

Unutmamalıdır ki;

Kimseye bir zararı olmadığı hâlde, o tarlalarda yanarak ölen kaplumbağalar, karıncalar ve böcekler, yarın diriltilecek ve hakkını isteyecektir.

Avcılık ise dînimizde, ancak gıdâ için mubah kılınmıştır. Onun muayyen mevsimleri vardır. Yavrular annesiz, anneler yavrusuz bırakılmamalıdır.

Eğer gıdâ ihtiyacı yoksa; insan, keyif için avcılık yapmamalı, sadizm ve tiryakiliğe dönüştürmemelidir. Zira; hadîs-i şeriflerde, hayvanların ok hedefi olarak kullanılması men edilmiştir. (Bkz. Müslim, Sayd, 59) Zevk için avlanmanın bundan farkı yoktur.

Mahşer yerinde hayvanlar da, aralarındaki haksızlıkların adâlete kavuşturulması için haşredilecektir. Daha sonra; zulme uğrayanlar, kendilerine zulmedenlerden hakkını alacak ve akabinde hepsi toprak olacaktır. İşte kâfirler bu manzarayı görünce, ilâhî azaptan kurtulmak için o hayvanlar gibi olmayı arzu ederek şöyle diyecekler:

يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا

“…Keşke toprak olsaydım.” (en-Nebe, 40)

Âhirette bu nevî pişmanlıklara dûçâr olmamak için, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına riâyet edip O’nun bütün mahlûkātının hak ve hukukuna da son derece dikkat etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz, mahlûkātın üzerimizdeki hakkını ashâbına sık sık hatırlatırdı:

Bir defasında Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ateşe verilmiş bir karınca yuvası gördü. Bu hâli kabullenemedi; karıncaların yanık yuvası, onun rakik kalbini dehşete sevk etti. Büyük bir teessürle şöyle buyurdu:

“Kim yaktı bunu? Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine mahsustur.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 112/2675, Edeb, 163-164/5268)

Bir defasında da açlıktan âdetâ karnı sırtına yapışmış bir deve gördüğünde şöyle buyurmuştu:

“Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44)

Rasûlullah Efendimiz ensardan birinin bahçesine girmişti, baktı ki orada bir deve var. Deve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce inledi ve gözleri yaşardı. Peygamber Efendimiz; devenin yanına gitti, hörgücünü ve kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve inlemesini kesti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber;

“–Bu devenin sahibi kimdir? Bu deve kimindir?” diye sordu. Medinelilerden bir delikanlı çıkageldi ve;

“–Bu deve benimdir, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdu:

“–Allâh’ın seni sahip kıldığı şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44)

Hadîs-i şerifte hulâsaten şöyle buyurulur:

“Bir kadın kedisini ihmal edip, ölümüne sebep olması yüzünden cehennemlik oldu.

Bir günahkâr ise, susuz bir köpek gördü. Ona su vermek için, zor şartlarda kuyuya indi, ayakkabısıyla ona su içirdi. O da affa nâil oldu.” (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151-152)

Rabbimiz’in rızâsı da gazabı da; bazen büyük, bazen orta bazense küçük gibi görünen amellerde gizlidir. Bu sebeple hiçbir hayrı da hiçbir günahı da önemsiz görmemek gerekir.

Efendimiz’in tâlim buyurduğu bu şuurla;

Vakıf medeniyetimizde hayvan haklarına çok riâyet edilmiştir. Binalara kuş evleri eklenmiş, çeşmelere kedi ve köpeklerin su içebileceği yalaklar inşâ edilmiştir. Hastalanan göçmen kuşları tedavi eden vakıflar kurulmuştur.

Cenâb-ı Hak, huzûruna «hakk»ı elinden geldiğince îfâ edebilmiş kullar olarak varabilmeyi cümlemize nasib buyursun.

Rabbimiz; cümlemizi secdelerle, infaklarla, fedâkârlıklarla, Zâtına yakınlaşmakta mesafe kat edebilen kullarından eylesin!..

Cenâb-ı Hak; ümmet-i Muhammed’i, merhametsizliğin, acımasızlığın, gaflet ve zulmün girdaplarından muhafaza eylesin. Kardeşliğimizi muhabbet ve merhametle te’yîd eylesin.

Âmîn!..