İnsanın En Çok Pişmanlık Duyacağı An

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

İnsanın En Çok Pişmanlık Duyacağı An

En kötü israf, zamanın israfı!..

İnsanın en çok pişman olacağı ölüm ânı… Münâfikûn Sûresi’nin sonunda Cenâb-ı Hak hepimizin bir ölüm ânını bildiriyor. Kul der ki:

“–Yâ Rabbi!..”

O ölüm alâmetleri başlar.

“…«–Yâ Rabbi! Biraz, azıcık benim ömrümü uzatsan da sadaka versem ve sâlihlerden olsam.» demeden evvel infak edin.” (el-Münâfikûn, 10) buyruluyor.

Onun için en mühim, zamanın israfı!.. Nasıl insan, ölüm ânında, nasıl o zaman muhtaç olacak?!.

Efendimiz de buyuruyor:

“Sâlihler de diyor, ölüme bir pişmanlıkla girecek, keşke daha öteye gitseydim…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59)

Kabirde, kıyamette kazanacak yok!..

İlyas -aleyhisselâm- vefat edeceği zaman Azrâil geliyor, bir ürperiyor.

“–İlyas diyor, sen peygambersin diyor, ölümden mi ürküyorsun?” diyor.

“–Yok diyor, Azrâil diyor, ölümden ürkmüyorum diyor. Dünyadayken ne güzel ibadet hâlindeydim diyor, tâat hâlindeydim diyor, yaşama ve yaşatma hâlindeydim diyor. Şimdi ise kabirde rehin kalacağım diyor. Kıyamete kadar rehin kalacağım diyor. Bu dünyadaki bu huzuru,

[İşte:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])]

Bu huzuru bulamayacağım orada diyor, rehin kalacağım kabirde.” diyor.

Onun için bu çok mühim.

Yine Nûr Sûresi’nde:

“…Onlar, kalplerin ve gözlerin allak-bullak olduğu o günden korkarlar.” (en-Nûr, 37) buyruluyor. “…Kalplerin ve gözlerin allak-bullak olduğu o günden korkarlar.” (en-Nûr, 37) buyruluyor.

Çâre ne? Çare:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)

Yanlış yerden in’ikâs almayacağız.

Bu radyasyonun da mânevîsi vardır. Bunun mânevîsine bir feyz, rûhâniyet diyoruz. Bunun gaflet getirenine de, o da Allah korusun, o da ayrı bir radyasyon, o mekâna dahî sirâyet ediyor…

Efendimiz hac esnâsında Mina ile Müzdelife arasında Muhassır denilen vadiden hızlı olarak geçti.

“–Yâ Rasûlâllah! Niye hızlandınız?” diye sahâbe sorunca “Ne hâl oldu?” diye:

“–Burada Cenâb-ı Hak Ebrehe ordusunu kahretti.”

Aradan 60 sene (geçmesine rağmen), in’ikâs hâlinde.

Yine bu Tebük Seferi’nde Semud Kavmi’nin olduğu yerde, sıcak, yaz, susuzluk… O Semud Kavmi’nin evlerine girdiler. Dağdan oyulmuş evlerine.

Efendimiz:

“–Buraya hüzünle girin. Buraya mahzun olarak girin. Allah bu kavmi burada bir azap kamçısına dûçâr etti buyurdu. Bir şey almayın sakın buradan!” dedi.

“–Su aldık.” dediler.

“–Dökün!” dedi.

“–Hamur yaptık.”

“–Develerinize verin.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17; Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd, 39)

Bugün bile oradan, o Semud Kavmi’nin oradan, herhâlde Medîne’ye bir 300 km mesafede, oradan geçerken oradaki kuyulardan su almak câiz değildir. Çünkü orada Allâh’ın kahrı tecellî etti. Sırf o Sâlih -aleyhisselâm-’ın devesinin içtiği kuyudan ancak abdest alın diyorlar. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40)

Velhâsıl bu kadar bir, zâlimlerle, fâsıklarla, katı kalplilerle, dünyada düşmüş âhireti unutmuşlarla beraber olmak, bu kadar demek ki kalbî fâcia getiriyor.

Cenâb-ı Hak:

فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

“…Hatırladıktan sonra, artık o zâlimler topluluğuyla oturma!” (el-En‘âm, 68) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

“تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” buyruluyor. Nedir bu “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ”?

“En hayırlı bir ticaret” buyuruyor. (Bkz. Fâtır, 29)

Bir sürü dünyevî ticaretler var. Fakat esas ticaret, bu âhiret ticaretini yapabilmek.

Birincisi:

“يَتْلُونَ: tilâvet ederler” buyruluyor. (Bkz. Fâtır, 29)

Kur’ân-ı Kerîm’i düzgün okurlar. Yaşarlar, yaşatırlar.

İkincisi:

“Namazlarını ikāme ederler.” (Bkz. Fâtır, 29)

Bahsedildiği gibi huzur, huşû ile kılarlar.

Üçüncüsü de:

“Allah bu malı bana niye verdi, bu imkânı niye verdi?..”

Zarûret varsa açık, zarûret varsa -riyadan kendini koruyacak- ve gizli olarak Allah yolunda infâk ederler. Çünkü mülk, Allâh’a ait. Mülk, kimsenin mülkü değil. Cenâb-ı Hak zengine de tasarruf olarak veriyor, bir imtihan olarak veriyor.

Cafer Sâdık Hazretleri der ki:

“Babam der, üç şeyle beni terbiye etti der. Bana dedi ki;

Oğlum, gâfil ve fâsık arkadaşlarla beraber olma. Onlarla olursan selâmet bulamazsın.” der.

Bugün de maalesef en gafil arkadaş, o internetin çıkmaz sokakları oluyor.

İkincisi;

“Günah işlenen yerlere girip çıkanlar daima suizan altında kalırlar.”

“Diline sahip olmayan da pişmanlık duyar.”

En büyük pişmanlık, dünyada olduğu gibi, kıyamette de gelecek.

Velhâsıl:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” [el-İnşirah, 7-8])

Bir müslümanın bir boş vakti olmayacak. Rasûlullah Efendimiz bunu istiyor. Efendimiz onun için:

“Bugün bir yetim başı okşadınız mı?

Bugün bir aç doyurdunuz mu?

Bugün bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?

Bir cenaze teşyiinde bulundunuz mu?..” (Bkz. Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 12)

Efendimiz daima mü’minin ictimâîleşmesi için hedef gösterirdi.

Tabi Cenâb-ı Hak bir de bu Kehf Sûresi’nin 49. âyetinde bir ihtar var bize:

“Kitap ortaya konmuştur (buyruluyor). Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün…” buyruluyor.

O kitaptan inecek ekranlar, o diyor, yazılı olanlardan… Çünkü Kirâmen Kâtibîn ne varsa havâle ediyor.

“…Ondan korkmuş olduklarını görürsün…” buyruluyor.

Hattâ şöyle bir şaşıracaklar:

“…Vay hâlimize diyecekler, nasıl bir kitapmış ki bu, küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptığımızın) hepsini sayıp dökmüş.

Böylece yaptıklarının karşılığını bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 49)

Yine Lokman -aleyhisselâm- öğütlerinde:

“Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik ve kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde, göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 16)

Efendimiz, kalbin Cenâb-ı Hak’la beraber olmasını -dilin ve kalbin- arzu ediyor. Hanımına:

“Ey Hafsa diyor, yâ Hafsa diyor, çok konuşmaktan sakın. Söylenen şey zikrullah olmadıkça kalbini öldürür…”

Allah anılmadıkça, sohbet vs. hâriç, Kur’ân-ı Kerîm vs… Onlar olmadıkça kalbini öldürür.

“…Fakat Allâh’ın zikrini çok yap. Bu ise kalbi diriltir.” (Ali el-Müttakî, no: 1896)

Yani boşluk olmayacak. Bir mü’min, arı misâli veriyor Rasûlullah Efendimiz, arı gibi olacak. Devamlı arı ne yapar? Çiçeklerin temiz yerlerinden toplar, teressübattan toplamaz. Onu güzel bir ambalaja doldurur, kapatır, takdim eder.

İşte müslümanlar da ömrünü amel-i sâlihlerle geçirecek. Dolduracak o haneleri. Hizmet ömrüyle rûhâniyetini artıracak, kâmil insan hâline gelecek.

“اِيَّاكَ نَعْبُدُ” tecellî edecek.

“اِيَّاكَ نَعْبُدُ” olursa “وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” oluyor.

“اِيَّاكَ نَعْبُدُ” cemî geliyor.

(Yâ Rabbi!) Ancak Sana kulluk ederiz, ancak Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5)

Onun için “اِيَّاكَ نَعْبُدُ” olacak, hizmet olacak. Allah rızâsı kazanılacak. Küçük-büyük yok. Hizmetin her türlüsü olacak.

Tabi buna karşılık da -Allah korusun- gıybet çok mühim. Gıybet, bir âhiret musibeti, bir âhiret belâsı gıybet. Bir kul hakkı geliyor, orada sevabından vereceksin gıybet ettiğin kimseye.

Onun için Efendimiz:

“Dünyada helâlleşin diyor, âhirette rezil olmak çok daha beterdir.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Bir de sevaplarını vereceksin âhirette.

Hasan Basrî Hazretleri:

“Eğer diyor, çok gıybete alışkınsan diyor, ananı-babanı gıybet et ki diyor, anana-babana sevapların geçsin.” diyor.

Onun için dile fermuar çekilecek. Bir mecliste gıybet var; oradan çekilip gideceksin, oturmayacaksın orada.

Abdullah Dehlevî Hazretleri, sâdâttan, Altın Silsile’den. Bir yerde gıybet oluyor, oradan hızla geçiyor. Talebesine diyor ki:

“–Orucum bozuldu.” diyor. “Orucum bozuldu.” diyor.

“–Üstad diyor, siz o gıybette bulunmadınız, oradan geçtiniz.” diyor.

“–Fakat oradan in’ikâs oldu.” buyuruyor.

Bu çok mühim.

Yine Enfâl Sûresi’nde:

“…Aranızı düzeltin…” (el-Enfâl, 1) buyuruyor.

Velhâsıl bu hususta, maalesef bu; içkiye dikkat edilir, içki olan yerden geçilmez. Fakat gıybet, daha rahat yapılıyor. İçki içen, belâsı kendisine gelecek. Fakat gıybet eden, sevabını verecek bir de. Günahıyla beraber bir de sevabını verecek.

Onun için mü’min, aslâ gıybet çukuruna düşmeyecek. Haklara dikkat edilecek. Mâlî haklar. Eğer imkân varsa derhâl maddî hak, sahibine iade edilecek. Aldığı şeyi aynıyla verecek ona. Telef olmuşsa, bedelini ödeyecek. Eğer fakirlikten dolayı ödeyemeyecek durumdaysa, helâllik isteyecek. Hak sahibi ölmüş veya kendisine ulaşılmıyorsa, onun adına o mâlî hakkın bedelini tasadduk edecek.

Ödemeye hiç imkânı yoksa bol bol hasenat işleyecek. Çünkü âhirette hak sahibi, o hasenâtını alacak ondan. Onun için hasenâtı bol gidecek ki kendisine biraz hasenattan kalsın orada.

Onun için bu çok mühim. Rasûlullah Efendimiz bu hak-hukuk üzerinde çok durdu. Bakî’den döndüler, Ravza’da Efendimiz topladı ashâb-ı kirâmı:

“–Ashâbım…” dedi.

Bazen Efendimiz kendinden misal verirdi. Tesiri daha çok artardı. Sırtındaki şeyi geriye attı:

“–Ashâbım dedi, kimin malını aldımsa işte malım dedi. Kimin sırtına vurdumsa işte sırtım, gelsin vursun.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, III, 400)

“Dünyada helâlleşin buyurdu. Âhirette rezil olmak çok daha beterdir.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Buna da, bu kul hakkına da çok dikkat etmemiz lâzım…