İnfak Nedir? Nasıl Vermeliyiz?

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

İNFAK NEDİR? NASIL VERMELİYİZ?

İnfak nedir?

Allah sana ne güç verdi; sen ise ne kadar bir infak hâlindesin?

Cenâb-ı Hak, en çok, Kurʼân-ı Kerîmʼde Rahmân sıfatını, merhamet sıfatını bildiriyor. Kul da merhametli olacak. Kul, dâimâ müʼmin, kendisinden aşağıları (kendisine) zimmetli görecek. O muhtaçtır; o bana zimmetlidir. O hastadır; bana zimmetlidir. O şöyledir; bana zimmetlidir. Vicdanı bu minval üzere olacak bir müʼminin. Bu çok mühim!

İşte Efendimiz, bütün insanlığı kendisine zimmetli olarak görürdü. Velhâsıl, bir müʼmin de o şekilde olacak.

(Kurʼân-ı Kerîmʼde) 32 yerde “zekât” geçiyor. Zekâtı zaten vermeye mecbursun. Zekât zâten senin malın değil! Öşrü vermeye mecbursun. Zaten senin değil! Vermezsen gasp etmiş olursun, gâsıb olursun. Fakat bu zekât kâfi değil. Bunu vereceksin. Bu farz zaten, senin üzerine emânet bu… Hattâ verirken bir tevâzuyla vereceksin. Gönül alarak vereceksin. Seni o bir farz ibadetten kurtarıyor. Ona bir teşekkür ederek vereceksin.

Hattâ ben rahmetli pederimde onu gördüm; bir zarfın içinde bir infak veya zekât verirken;

“Muhterem Hasan Beyefendi, Hüseyin Beyefendi, ikramımı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.” diye yazardı zarfın üzerine. Bu bir nezâkettir.

Sâmi Efendi Hazretleri arabayla giderken bir muhtaç görür, arabayı durdurur, inerdi, onun yanına gidip verirdi. Niye?

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ (“…Sadakaları (Allah) alır…” [et-Tevbe, 104]) Allâhʼa veriyorsun, çünkü “Allah alır” buyruluyor.

Allah korusun, kendinde bir enâniyetle verirsen o hayrâtı sıfırlayıp atarsın. İslâm bir inceliktir, zarâfettir, hassâsiyettir. Kalbin bir dergâh hâline gelebilmesidir.

Velhâsıl 72 yerde “infak” geçiyor Kurʼân-ı Kerîmʼde. Nedir bu infak? Allah sana ne verdi? Güç verdi, gücünle yardım edeceksin. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- torba taşırdı arkasında. Zeynelâbidîn torba taşırdı arkasında geceleri. Kapıların önüne koyup giderdi.

Maddî imkân verdi; maddî imkân… Kendine ne kadar, kendin dışındakine ne kadar? Allah sana niye bunu verdi? Kul, bu idrâk içinde olacak.

Onun için, bu Ramazan mâtemlerin civarında dolaşacağız. Sûriyeʼden gelen o kardeşlerimizi tesellî edeceğiz.

Hiçbir şey veremiyoruz, hiçbir imkânımız yok, ben de muhtacım. Ne yapacağım o zaman? Ne buyuruyor Cenâb-ı Hak:

قَوْلًا مَيْسُورًا buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Ona hiçbir şey veremiyorsun, diyor, verecek imkânın yok diyor, قَوْلًا مَيْسُورًا ; hiç olmazsa bir tatlı söz söyle, onun gönlünü al, diyor. Demek ki müʼmin dâimâ gönül alacak.

Allah korusun, bâzı yerlerde;

“‒Hadi, tamam, Allah versin, Allah versin!” (deniliyor.) Bu çok sakat bir şey! Sana kim veriyor?..

Onun için bir müslümanın lügatinde “hayır” olmayacak. Müʼmin, hodgâm olmayacak, diğergâm olacak.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“‒Yâ Rabbi, Senʼi ben nerede arayayım, nerede bulurum Senʼi ben, yâ Rabbi!” diyor.

“‒Yâ Mûsâ! Benʼi sen kalbi kırıkların yanında ara!” buyuruyor.

Bir müʼminin yüreği, bir rehabilite merkezi olacak; bir tedâvi merkezi olacak.

Bakın kardeşler! Asr-ı saâdette, Efendimizʼden gelen hadîs-i şerîflerde bir psikiyatrik bir hasta görmüyoruz. Bir sosyal patlama görmüyoruz. Herkes zekât veriyor, infak ediyor, dertlere derman oluyor.

İnşâallah Cenâb-ı Hak bu Ramazân-ı Şerîfʼte bir asr-ı saâdet yaşatır bize inşâallah.

Âişe Vâlidemizʼe, bir kapı çalınıyor, birisi geliyor:

“‒Açız!” diyor.

Âişe Vâlidemiz oruçlu. Bir tek ekmek var, başka bir şey yok.

“‒Ver!” diyor hizmetkâra Âişe Vâlidemiz. Hizmetkâr diyor ki:

“‒Yâ Âişe, diyor, oruçlusun, diyor. İftar edeceğin bir şey yok sana.” diyor.

“‒Sen ver!” diyor. “‒Sen ver, karışma!” diyor.

Veriyor. Tam iftar vaktinde kapı çalıyor. Bir et yemeği geliyor. Âişe Vâlidemiz:

“‒İşte ye, diyor, bak diyor, verdin diyor, Allah sana daha iyisini gönderdi.” diyor.

Yine tarihten bir şey nakledeceğim:

3. Mustafa vardı tarihte. Bu, Ramazanʼda Şeyhülislâm Mehmed Efendiʼnin konağına iftara gitti, 3. Mustafa…

3. Mustafa diyor ki Şeyhülislâmʼa:

“‒Efendi, diyor, arada sırada gelmek istiyorum ama konağınız çok uzak.” diyor.

Efendi de diyor ki Şeyhülislâm:

“‒Efendim, sayenizde yakın yerlerde bir ev tedârik etmem mümkündür.” diyor. “Lâkin gördüğünüz gibi, şu civar hânelerinin hiçbirinde mutfak yoktur.” diyor.

Pâdişahın tuhafına gidiyor:

“‒Acaba bu evlerde yemek pişirmezler mi?” diye soruyor.

Şeyhülislâm diyor ki:

“‒Cümlesinin sabah ve akşamları fakirhâneden gider.” diyor. “Onun için buradan ben ayrılmak istemiyorum.” buyuruyor.

Mevlânâʼnın burada çok güzel bir şeyi var, bir nasihati:

“Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesile aktarılır, yine dünyada kalır.”

Esas meziyet; malı kullanmayı bilip âhiret sermayesi yapabilmektir.

İnsanın aslî evine ulaşabilmesi için birçok dünya konaklarından vazgeçmesi, onları bırakıp gitmesi lâzım.

İşte ecdat! Necip Fâzılʼın tâbiriyle:

“Çil çil kubbeler serpen ordu!..”

Nereye gittiyse çil çil kubbeler serpen ordu… Aşhâneler kuran, fakir-fukarâ, garip, kimsesize…

Necip Fâzılʼın -Allah rahmet eylesin- yine güzel bir şiiri var, bir gafleti ifade ediyor:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum…

Velhâsıl, uyanabilmek… Niçin dünyaya geldik, kimin mülkünde yaşıyoruz, yolculuğumuz nereye?

Rabbimiz buyuruyor:

“Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. اَحْسِنُوا : Amellerin hepsi en güzel olsun. Allah iyilik yapanları (hayır-hasenat, amel-i salih işleyenleri) sever.” (el-Bakara, 195) buyuruyor.

Velhâsıl toparlarsak:

İşlerimiz, Kurʼân-ı Kerîmʼin ifadesiyle “ahsen” olacak. Cenâb-ı Hak, “اَحْسِنُوا” buyuruyor. Yani her işin en güzeli olacak bir müslümanın işi. Etrafına dâimâ güzellik tevzî edecek.

Eserler, dâimâ gönüllerin tercümânıdır. Ecdâdın külliyesine baktığımız zaman, o ecdâdın gönül âlemini orada seyrederiz. Yani bir müslümanın her işi bir ihtişam sergileyecek. Estetiği olacak ve bir huzur verecek.

Diğer bir husus:

Bir müslüman “ecmel” olacak. Yani her girdiği yerde gönle bir ferahlık verecek bir zarâfet ve letâfette olacak.

Yine bir müslüman, “ekmel” olacak, kâmil olacak, olgun olacak, mükemmel olacak.

Cenâb-ı Hak bizden bu şekilde:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Kalb-i selîmʼle, rafine olmuş tertemiz bir kalp… Nasıl anadan doğarken tertemiz, mâsumâne doğduk. İbâdetlerle, tâatlerle, güzel ahlâkla, o şekilde Cenâb-ı Hak bizi huzuruna davet ediyor.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- Ramazân-ı Şerîfʼimizi mübârek eylesin.

Kardeşler düşünelim:

Geçen sene Ramazân-ı Şerîfʼte çok akrabalarımız vardı, kardeşlerimiz vardı, eş-dost vardı; onlar bu Ramazanʼda yok. Şu topluluktan -bilemiyoruz- bu Ramazan -inşâallah- hepimiz oluruz, fakat gelecek Ramazanʼda ne kadarımız var, ne kadarımız yok bilemiyoruz. Belki bu Ramazan, son Ramazanʼımız olabilir.

Onun için Efendimiz; “…Namaza durduğun zaman, son namazın gibi kıl…” buyuruyor. (Deylemî, Müsned, I, 431)

Demek ki her ibadeti bir son ibadetimiz gibi bir heyecanla yapalım ki Cenâb-ı Hakʼtan, -inşâallah- diğer bütün yanlışlarımızın affına mazhar olalım -inşâallah-…

-İnşâallah- burada Allah için toplandık, Allah rızâsı için toplanıldı. İvazsız-garezsiz, hasbeten lillah, -inşâallah-. Bu niyetimizle, aynı şekilde bir İslâmî gayret hâlinde oluruz. Elimizden, dilimizden, gönlümüzden ümmet-i Muhammed istifâde eder -inşâallah-. -İnşâallah- Allah Rasûlüʼnün civârında olmaya hak kazanırız.

Ben şurada sade benim çok hoşuma giden bir şey var, bir kıssa var. Vakit uzadı ama, onu da okumak istiyorum:

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Selman bizdendir.” buyurdu. “Selman Ehl-i Beytʼtendir.” buyurdu. Bu sûretle Selman -radıyallâhu anh-ʼı taltif etti. (İbn-i Hişâm, III, 241; Vâkıdî, II, 446-447; İbn-i Sa’d, IV, 83; Ahmed, II, 446-447; Heysemî, VI, 130)

Fakat Selman -radıyallâhu anh-ʼın başından geçen şu hâdise ne kadar bizim için bir ibrettir:

İki kişi, Selman -radıyallâhu anh-ʼın yanına yaklaştı, selâm verdiler. -Tabi Efendimizʼden sonra-.

“‒Sen, Rasûlullâhʼın sahâbîsi misin?” dediler. O da:

“‒Bilmiyorum.” dedi.

Gelenler:

“‒Acaba yanlış birine mi geldik?” diye tereddüt ettiler. Selman sözlerini tamamladı:

“‒Ben, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼi gördüm. Oʼnun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlüʼnün esas sahâbîsi, Oʼnunla birlikte Cennetʼe girebilendir. Ben Oʼnunla Cennetʼe girip giremeyeceğimi bilemiyorum.” dedi. (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

Yani bizim hâlimize bir ayna, kendimize…

Yani bu nedir? İşte bir müslüman, mütevâzı olacak…

“İbâdurrahmân, (yeryüzünde) mütevâzı olarak dolaşırlar…” (el-Furkân, 63) buyruluyor. Bir ahlâkî vasıf…

Diğer bir vasıf:

Kays bin Ubâd -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Medîne Mescidiʼnde oturuyordum. Aralarında bulunduğum insanlar içinde Peygamber Efendimizʼin ashâbından bâzıları da vardı. (Efendimizʼden sonra.) O esnâda, yüzünde huşû eseri, nûrâniyet olan bir zât içeri girdi. Cemaat dediler ki:

“‒Bu, Cennet ehlinden biridir.” dediler.

Bu zât, câiz olacak kadar bir kıraatle hafifçe iki rekât namaz kıldı, sonra çıktı gitti. Ben de onu takip ettim. Merak ettim. Kendisine:

“‒Sen mescide girdiğin vakit insanlar senin için; «Cennet ehlinden bir zât» olduğunu söylediler.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“‒(Sübhânallah!) Vallâhi hiç kimseye bilmediği bir şeyi söylemesi yakışmaz. (Benim Cennetlik olduğumu nereden biliyorlar.)” dedi. “Bunu niçin söylediklerini sana anlatayım:

Ben Rasûlullah Efendimizʼin zamanında güzel bir rüya gördüm. Onu Efendimizʼe anlattım:

Kendimi bir bahçede gördüm. (Burada bahçenin genişliğini, yeşilliğini ve güzelliğini anlattı.) Çok muhteşem bir bahçeydi, yeşillikler içindeydi. Bahçenin ortasında demirden bir direk vardı. Ve bu direğin kökü toprağın içindeydi. Üstü de tâ semâya kadar çıkıyordu. Tepesinde bir kulp vardı. Bana;

«‒Direğe çık!» denildi. Ben;

«‒Nasıl çıkarım bu direğe?» dedim.

Hemen bir hizmetkâr geldi. Elbisemin arkasından tutarak kaldırdı. Ben de tırmandım. Tâ direğin en üstüne çıktım ve bu kulba yapıştım.

«‒Sıkıca tut!» denildi bana. «Sıkıca tut!” denildi kulbu. Kulp elimdeyken uyandım ben.

Bu rüyâyı Efendimizʼe anlattım. O bana dedi ki:

“‒O bahçe İslâmʼdır, (o yemyeşil bahçe.)” (Rüyamı tâbir etti.) “‒Bu direk de İslâmʼın direğidir. Kulp da urvetüʼl-vüskâʼdır. (Kurʼân-ı Kerîmʼdir, İslâmʼdır bu kulp da.) Sen ölünceye kadar İslâm üzere olacaksın.” buyurdu. Bu, Abdullah bin Selâmʼdır… (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 19; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 148)

Bu Abdullah bin Selâm, daha evvel bir hahambaşı idi. Efendimizʼi Medîne-i Münevvereʼye gelince, “gösterin bana” dedi, Peygamberinizʼi. Şöyle bir baktı, seyretti, oturmasına kalkmasına;

“Bu sîmâ yalan söylemez.” dedi. O şekilde müslüman olmuştu. Bu, o zâttır.

Yine Bahâüddîn Nakşibend Hazretleriʼnden… Allah dostlarından şu zâtın şu sözünü nakletmiştir Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri:

“Eğer bir velî, bir Allah dostu, bir bahçeye girse ve ağaçların her bir yaprağı ona «Ey Allâh’ın velîsi!» diye nidâ etse, onun, zâhiren ve bâtınen o sese iltifat etmemesi lâzımdır. Bilâkis her an kulluk, takvâ ve tazarrû hâlini daha fazla artırmaya gayret ve titizlik göstermelidir.

(Belʼam bin Bâûrâ gibi bir an zirveye çıkar, arkadan tersyüz olup gider.)

Bu makamda kemâl mertebesi, -sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz’e muhsustur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her ne kadar birçok ilâhî nîmet ve ikrama nâil olsa da, yine kulluk, ilticâ ve tazarrû hâlinde yaşamışlardır; «Şükreden bir kul olmayayım mı?» buyurmuşlardır. (Buhârî, Teheccüd, 16)”

Ayakları şişinceye kadar namaz kılmıştır. Âişe Vâlidemiz:

“‒Yâ Rasûlâllah! Kendini bu kadar yıpratma. Allah Senʼin geçmiş-gelecek her şeyini affetti.” deyince:

“‒Yâ Âişe! Allâhʼa şükreden bir kul olmayayım mı?» buyurmuştur. (Buhârî, Teheccüd, 16)

Efendimizʼin gece namazında, teheccüdde bir duâsı var. O duâ ile sohbetimizi bitirelim. Duânın meâli şu şekilde, Tükçesi:

“Allâh’ım! Sen’den, katından vereceğin öyle bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidâyet (ihsân eyle), işlerime nizam (ihsân eyle), dağınıklığıma düzen, içime (rûhuma) kâmil îman, zâhirime (dışıma) amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs ver, rızâna uygun istikâmeti ilhâm et, ülfet edeceğim dost lûtfet ve beni her türlü kötülüklerden muhâfaza buyur!” (Tirmizî, Deavât, 30/3419)

Cenâb-ı Hak, Rasûlullah Efendimizʼin bu duâsının tecellîsini üzerimize nâil eylesin inşâallah!.. Ramazân-ı Şerîfimiz mübârek olsun.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..