İman Davası Bütün Davaların Üzerindedir

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

ÎMAN DÂVÂSI, BÜTÜN DÂVÂLARIN ÜZERİNDEDİR

Mevlânâ Hazretleri diyor ki:

“İnsan, ormana benzer.” diyor. “Nasıl ki ormanda binlerce domuz, kurt, ceylanlar varsa, aynı kalp de buna benzer.” diyor. Duygular da bunun gibidir, diyor. Duygular da bu ormandaki mahlûkâtı temsil eder.

Diyor ki devamında:

“Ey sâlik, ey bu yolda olan kişi! Mûsâ da Firavun da senin varlığında mevcut.” diyor. Senin duygularında Firavun da var, duygularında Mûsâ da var, diyor. “Bu iki hasmı kendinde ara bul.” diyor. Yani duygularını bir süzgeçten geçir, diyor. Vahyin ışığında, Kurʼân ışığında aydınlan ki; “Sendeki Mûsâ, sendeki Firavunʼa gâlip gelsin…”

Velhâsıl duygularımızın bizi Allâhʼa yaklaştıracak seviyede olması zarûrî… Bizim idrâkimiz sınırlı… Cenâb-ı Hak bize İhlâs Sûresiʼni bildiriyor. Cenâb-ı Hakkʼın sınırsız olduğunu her şeyde… Kula yakışan; bütün nefsânî benlik ve iddiâlardan sıyrılmak…

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor, hep îkaz… İç âleminin temizlenmesi… Cenâb-ı Hakʼla dostluğu tahakkuk ettirmek… Âyet-i kerîmeler hep bunu telkin ediyor:

Kıyâme Sûresiʼnde:

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor.” (el-Kıyâme, 36) buyruluyor. Burada serbest… Fakat ölümle sorgu-sual başlayacak.

Yine Müʼminûn Sûresiʼnde; abes yaratılmadığımız, boş yere yaratılmadığımız… (Bkz. el-Müʼminûn, 115) Geliş niye, gidiş niye? Bu geliş gidiş, bu akış nereye?..

“Sizi abes yarattığımızı ve hakîkaten huzurumuza getiril(ip hesap ver)meyeceğinizi mi zannediyorsunuz?” (el-Müʼminûn, 115) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Bir imtihan dershânesi olduğunu bu kâinâtın, bize bildiriyor:

“Biz, gökleri ve yeri, bunlar arasında bulunanları bir eğlence olsun diye de yaratmadık.” (ed-Duhân, 38) buyuruyor. Hep îkaz ve irşad…

Yine Cenâb-ı Hak, insanın hakîkatini, insanı tefekküre dâvet ediyor:

(O,) insanı bir damla sudan yarattı…” (en-Nahl, 4) diyor. Bir nutfeden yarattı. Bir nutfe, nasıl böyle bir vücut hâline geldi? Nasıl bu organlar, cihazlar, fakülteler, meydana geldi şu vücudun içinde? Nasıl birbirine akuple olarak, bağlantılı şekilde çalışıyor?

“İnsan görmez mi ki onu Biz bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki (Rabbine) apaçık bir düşman olmuş.” (Yâsîn, 77) Kendi mâzîsini görmüyor.

Yine Cenâb-ı Hak İnfitar Sûresiʼnde:

“Ey insan!.. Seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren…” (Bkz. el-İnfitâr, 6-7) Ana karnında merhaleden merhaleye geçiyor. Nutfe, aleka, mudğa, lahim, izam vesâire…

“Ey insan! Seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6-8) buyruluyor.

Niye aldanıyorsun?! Kendini oku!

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak, 1])

İlk defa kendini bir oku!

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, kâinatla irşad hâlinde, yaratılışla irşad hâlinde, Kurʼânʼla irşad hâlinde, peygamberleriyle irşad hâlinde.

Cenâb-ı Hak, doksan yerde Kurʼân-ı Kerîmʼde:

“Ey îmân edenler…” buyuruyor.

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îman edenler! Allahʼtan, O(nun azamet-i ilâhîsine, Oʼnun kudretine) yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)buyuruluyor.

O da bir sefere mahsus, tekrarı yok. Dünyada bir imtihanı kaybedersen ikinci imtihana girersin. Fakat yok, o tek imtihan!..

Velhâsıl bizden Cenâb-ı Hak aşk ile yaşanan güçlü bir îman istiyor. Tabî bu, “îman ettik” demek de kâfî değil. Bunun hayata geçmesi; ibadet muâmelât, ahlâk vesâire…

Yine Cenâb-ı Hak Ankebut Sûresiʼnin başında:

“İnsanlar «îman ettik» demekle bırakılacaklarını mı zannettiler?..” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Demek ki kuru bir “inandım” demenin bir faydası olmayacağını (bildiriyor)…

İç âlem temizlenecek. Cenâb-ı Hak; “Nasıl bir îman olacak?” Onu işte sihirbazlarla bildiriyor, Ashâb-ı Uhdudʼla, Habîb-i Neccarʼla, Medîneli Mekkeli müslümanlarla…

Nasıl îman asabiyeti bütün asabiyetlerin üstüne çıkacak? Bunu en güzel Bedir’de görüyoruz:

Daha evvelden iki mahalle çocuğu birbirine taş atarsa, iki mahalle birbirine girerdi. Fakat Bedir Harbiʼnde öyle bir oldu ki, îman asabiyeti bütün asabiyetlerin üzerine çıktı: Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- oğlu ile karşı karşıya geldi. Ebû Ubeyde bin Cerrah, babası ile karşı karşıya geldi. Hazret-i Hamza, kardeşi ile kılıç kılıca geldi.

Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“…Allah sadece samimî bir şekilde ve kendi rızâsı gözetilerek yapılan amelleri kabul eder.”(Nesâî, Cihâd, 24; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5/472)

En büyük imtihandan peygamberler geçiyor. Hepimiz bir imtihanın içindeyiz.Âdem -aleyhisselâm- imtihandan geçti; yasak meyveye yaklaştı, dünyaya indirildi. Murâd-ı ilâhî öyle. İnsan nesli meydana gelecek ve kırk sene tevbe-istiğfâr ettiler.

Nuh -aleyhisselâm- oğlunu kayırdı; “Yâ Rabbi” dedi, (dördüncü oğlu gelmedi gemiye) “Bu benim ehlimdir.” dedi. Cenâb-ı Hak; “Ey Nuh!” dedi “Onun ameli gayri salihtir” dedi. “O senin ehlin değildir” dedi. “Sakın Nuh” dedi onu kendinden zannedip “câhillerden olma!” buyurdu Cenâb-ı Hak. Oğlundan imtihan gördü, kavminden imtihan gördü, Nuh -aleyhisselâm- hemen istiğfar etti. (Bkz. Hûd, 45-47)

İbrahim -aleyhisselâm- malından imtihan gördü, canından imtihan gördü, oğlu İsmail -aleyhisselâm-ʼdan imtihan gördü. Onu kurban etmesi emredildi. Çünkü kendisi vaatte bulunmuştu. Bulunduğu vaat ile kendisi imtihan edildi. Ve bu imtihan neticesinde; “İbrahim! Sana selâm! Bu açık ve zor bir imtihandı. Sana bir nam verdik” buyurdu Cenâb-ı Hak. (Bkz. es-Sâffât, 103-108)

Yâkub -aleyhisselâm- oğlu Yusuf -aleyhisselâm-’dan imtihan gördü. Bir firak meydana geldi, acı bir firak meydana geldi. 70 annenin muhabbeti Yâkub -aleyhisselâm-ʼa verildi. “Yâ Rabbi, hâlimi Sana arz ederim.” dedi. Oradan imtihan gördü.

Yusuf -aleyhisselâm- Züleyha’dan imtihan gördü…

Sayabildiğimiz kadar sayalım:

Eyyûb -aleyhisselâm-, mal, mülk, evlât, sıhhat, hepsinden imtihan gördü.

Bize üç tane tâlimat bildiriliyor; biz üç imtihanın içindeyiz. Cenâb-ı Hak’tan iki tâlimat, bir de Peygamber Efendimizʼden bir tâlimat geliyor.

Bir tâlimat Hira’da geliyor:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)

Kalp mesafe kat edecek, kalp o tahsili yapacak. Gerçek tahsil o: “Kulluk tahsili”. Yaradılış…

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana [Allâhʼa] kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56])

لِيَعْرِفُونِ (Beni [Allâhʼı] bilsinler diye…)

Cenâb-ı Hakkʼa bir kul olabilmek. Onun için kalp öyle bir hâle gelecek ki, her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakkʼı hatırlayacak. Yaratan, Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak. Hâdiselerde Cenâb-ı Hakkʼı hatırlayacak.

İkincisi, Sevrʼde… Orada da Cenâb-ı Hakʼla beraber olma telkin edildi. Yine kalp, dâimâ Cenâb-ı Hakʼla beraber olmanın idrâki içinde olacak.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

Üçüncüsü; Peygamber Efendimizʼin îkâzı bizlere:

“…İki emânet bırakıyorum; Kurʼân ve Sünnetʼimdir…” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Hayatımızda Kurʼân-ı Kerîm ne kadar var? İbadetimizde ne kadar var? Muâmelâtımızda ne kadar var? Ahlâkımızda ne kadar var? Beşerî münâsebetlerimizde ne kadar var? Hukukumuzda ne kadar var?..

Kurʼânʼın tefsiri de; Sünnet-i Seniyye. Fiilî tefsir…

Cenâb-ı Hak, yine âyet-i kerîmede:

“Kullarım sana Benʼi sorduğunda (Peygamberʼe hitap, kullar Cenâb-ı Hakkʼı sorduğundaşöyle onlara söyle): «Ben (kullarıma) çok yakınım.» Bana duâ ettikleri vakit duâ edenin duâsına karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Benʼim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (el-Bakara, 186) buyuruyor.

Demek ki saâdet; Cenâb-ı Hakʼla beraberlik… “Ben çok yakınım.” diyor. Biz ne kadar yakınız? Ne kadar Kurʼân-ı Kerîmʼin ahkâmı hayatımızda var? Efendimizʼin yaşantısı ne kadar hayatımızda var? Bir boşluk kabul etmiyor İslâm. Hayatın her safhasını kaplaması zarûrî…

İşte “Ben yakınım.” diyor. Demek ki Cenâb-ı Hakkʼın bu yakınlığına karşı bizim yakınlığımız ne kadar? Onun için kalp tekâmül edecek. Nefis problemleri hâlledilecek. Rûhânî istidatlar; نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى(“…Ona rûhumdan üflediğim (zaman)…” [el-Hicr, 29; Sâd, 72]) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Rûhî istîdatlarımız inkişâf edecek.

Dördüncüsü; dâimâ ilâhî kameranın altında olduğumuzun, ilâhî müşâhedenin altında olduğumuzun, kalpte bir idrak ve şuur hâlinde olması… Bu şekilde yaşanacak. Böylece bir ihsan hâli, yani bir “Cibril Hadîsi” (bkz. Müslim, Îman, 1) gerçekleşecek.

Efendimiz “ihsân”ı şöyle târif ediyor:

“…İhsan, Allâhʼı görür gibi ibadet etmendir. Sen Oʼnu görmüyorsan da O seni görmektedir…” (Müslim, Îman, 1)

İç âlem temizlenecek, o kalpte “Kitap ve hikmet” tecellî edecek.

Hikmet; sayfalardan, satırlardan okumakla hikmet tecellî etmez. Kalbin terakkîsiyle hikmet tecellî edecek.

Cenâb-ı Hak:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Siz takvâ sahibi olun, Allah size öğretiyor…” (el-Bakara, 282) buyuruyor.

Buna şöyle bir misal de veririz, makalelerde bunu birkaç sefer yazmıştık:

Bir sahilde bulunan, denizin sathını görür; ufka kadar görür. Gözün gücü kadar görür. Fakat güçlü bir dalgıç, ne kadar dalarsa, her daldığı mesafede ayrı ayrı bir âlem seyreder. Kurʼân-ı Kerîm de öyle. Kâinattaki sırlar, hikmetler de öyle.

Rasûlullah Efendimiz:

“…Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız; (yemezdiniz, içmezdiniz) sahralara düşerdiniz…” buyuruyor, bu kâinattaki sırlar ve hikmetler karşısında… (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor:

Şerîatin üç kısmı vardır. (Yani dîni yaşamanın üç kısmı vardır diyor.)

Birincisi; “ilim”dir: (Akāid, fıkıh, Kurʼân ve Sünnet-i Seniyye… Biz ne kadar çalışıyoruz bu dersimize?)

İkincisi; “amel-i sâlih”: (Amel-i sâlihler artacak.)

Üçüncüsü de “takvâ”.

Onun için buyuruyor İmâm-ı Rabbânî Hazretleri:

“Tasavvuf, şerîati kemâle erdirmek içindir.” diyor. Şerîati yaşamak içindir tasavvuf, buyuruyor.

İnsan, bu üç hususta mesâfe alacak: İlimde, amel-i sâlihte ve takvâda.

Tabi muhabbet de fedâkârlığı getirir. Îman, bizim için en büyük muhabbet olması lâzımdır. Îmânımızı test etmemiz lâzım, teste tâbî tutmamız lâzım. Hayatta, fânî hayatta birçok şeyi teste tâbî tutuyoruz. Îmânımızı da teste tâbî tutmamız lâzım.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Allah müʼminlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111) buyuruyor.

Nasıl Cennet satın alınıyor: Kurʼânʼla yaşamakla, Sünnetʼle yaşamakla. Mallar o şekilde olacak: Allah nasıl emrettiyse, mal (hususunda) o şekilde yaşanacak. Can, o şekilde seferber edilecek. Bu şekilde Cennet satın alınacak.

Nereye kadar canlar(dan fedakârlık testi):

“…Onlar öldürürler, öldürülürler…” (et-Tevbe, 111) buyruluyor. Tâ şehidliğe kadar gidecek…

“…Bu, Tevratʼta, İncilʼde, Kurʼânʼda Allah üzerine bir haktır. Allahʼtan daha sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde Allah ile yaptığınız alışverişten sevinin…” (et-Tevbe, 111) buyruluyor.

Yani şu dünyaya âhiret için geldiğimizi, ağır bir imtihan içinde olduğumuzu da idrak etmemiz zarurî… Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar, Allâhʼın sınırlarını koruyanlar, o müʼminleri müjdele!” (et-Tevbe, 112) buyuruyor.