İlim Ancak İhlas ile Değer Kazanır

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

İLİM ANCAK İHLÂS İLE DEĞER KAZANIR

İslâmʼı yaşamanın üç hususiyeti vardır. Îmânın kemâle ermesinin üç hususiyeti var. Birincisi “ilim”.

Peygamber Efendimiz:

“اَلْعِلْمُ لَا يَنْفَعُ (faydasız ilim)” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Zikir, 73)

İlmi de ayırmak lâzım. Yani okuduğun ilim seni Allâhʼa kulluğa götürmüyorsa, takvâya götürmüyorsa…

Cenâb-ı Hak ilmi insana verdi. Bütün ilmin kâidelerini vazeden Cenâb-ı Hak. Oradan Cenâb-ı Hakkʼın azamet-i ilâhiyyesine, eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra kalp mesâfe alacak.

Yok, okuduğun ilim buna götürmüyorsa, tersine, seni nefsânî arzuların, menfaatlerin peşine götürüyorsa, o ilim felâket oluyor.

İşte Kârunʼda da ilim vardı, helâk oldu gitti.

İblisʼte de ilim vardı, helâk oldu gitti.

Yani ihlâs yoksa, ilim kişiyi felâkete götürür. Bugünkü tarihselcilerin durumu da bu. En bariz numûne.

“İlim” ve “mal”, büyük bir imtihan vesîlesi. İlim ancak ihlâsla değer kazanıyor.

“İki kimseye gıpta edilir (buyruluyor hadîs-i şerîfte, Efendimiz). Birincisi Allâhʼın kendine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse. Diğeri de Allâhʼın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Bkz. Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)

Hâliyle, kāliyle güzel bir misal olan kimse. Fakat bu yok, ilmi okuyor, menfaati için. Cenâb-ı Hak ne bildiriyor Cuma Sûresiʼnde; “bunlar, kitap yüklü merkepler gibidir” buyruluyor. (Bkz. el-Cumua, 5)

Onun için îman; dil ile ikrar, zihinle tasdik değil, kalp ile tasdik. Yani fiile geçmesi zarûrî. Onun için Cenâb-ı Hak:

“…Kulları içinden ancak âlimler Allahʼtan korkar. (Allahʼtan ancak âlimler ittikā eder, takvâ sahibi olur.)(Fâtır, 28) buyuruyor.

Onun için ilk âyet “اِقْرَاْ” olarak başlıyor. İnsan neyi okuyacağını idrak hâlinde olması. Cenâb-ı Hak niye ona okuma hissini verdi? Niye diğer mahlûkâta vermedi de insana verdi?

Neyi okuyacak demek ki?

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)

Demek ki her okuduğu şeyde Allâhʼın azamet-i ilâhiyyesini tefekkür edecek. Gözün gördüğü her şey kalbine aksedecek. Kalp; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. O kalp, her gördüğü şeyde ilâhî vitrinleri seyredecek. İlâhî azamet tecellîleri karşısında duyarlı olacak.

Bunun bu hâle gelebilmesi için kalbin; birincisi, Kur’ân ve Sünnet bir yerde unutulmayacak, hayatımızın her safhasında olacak.

İki; “سَاجِدًا وَقَائِمًا” (“…Secde hâlinde ve ayakta…” [ez-Zümer, 9]) Bir gece hayatı olacak.

“…Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) buyruluyor. Bu feyz gelecek, rûhâniyet gelecek. Cenâb-ı Hakʼtan gelecek.

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ / bir “…Âhiret endişesi olacak…” (ez-Zümer, 9) Cenâb-ı Hak bir garanti vermiyor ki.

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89]) buyuruyor. Kalb-i selîm istiyor.

وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهِ (“…Rabbinin rahmetini uman…” [ez-Zümer, 9]) buyuruyor. Rahmet, ilâhî rahmet dileyenler, duâ hâlinde yaşayanlar. Hep peygamberlere baktığımız zaman duâ hâlinde:

“Yâ Rabbi (diyor), nefsime zulmettim.” diyor. (Bkz. el-Enbiyâ, 87)

Diğer peygamber:

اَنِّى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ

(“…Ben yenik düştüm, bana yardım et!” [el-Kamer, 10]) diyor.

Diğer peygamber:

“Yâ Rabbi! Senʼden gelecek azıcık bir nîmete dahî ben muhtacım.” buyuruyor. (Bkz. el-Kasas, 24)

Diğer peygamber:

“Yâ Rabbi (diyor) beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle.” diyor. (Bkz. İbrahim, 40)

Hep peygamberlerde Cenâb-ı Hakkʼa sığınma var. Hep duâ hâli var. Hepsi Cennetʼle teminat altında.

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ buyuruyor İbrahim -aleyhisselâm-. Yani yaptıklarını Cenâb-ı Hakkʼa îfâ ettiği kulluğunu az görüyor Allâhʼın nîmetleri karşısında:

(Yâ Rabbi diyor) insanların diriltildiği gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak:

وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهِ (“…Rabbinin rahmetini uman…” [ez-Zümer, 9])

Bizden Cenâb-ı Hak dâimâ bir duâ hâli. Hep ağzımız duâlı olacak. Her şey, Cenâb-ı Hak dilerse olur. Amellerimiz de duâlarımız gibi kabûle muhtaç.

Birincisi, “ilim”:

Kur’ân ve Sünnet muhtevâsını idrâk etme, o hâlde hayatını yönlendirme.

İkincisi, “amele intikal ettirme”:

Amelin sahih olması için de riyâdan, enâniyetten uzak olması.

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا

((Nefse) kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki…” [eş-Şems, 8])

Fücûrun da fârik vasfı enâniyet, benlik. Kulda “ben” olmayacak. “Ben” olduğu zaman kapılar kapanıyor. “Sen yâ Rabbi!” olacak. Takvânın fârik vasfı hiçlik. “Aman yâ Rabbi!”

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Tevhid akidesinin ortaklığa tahammülü yok. Onun için tevhid akidesi riyâ istemiyor.

“Hevâ-heveslerini ilâh hâline getirenleri gördün mü? (Ey Peygamber!) Sen onlara vekil değilsin.” (el-Furkân, 43) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Üçüncüsü, “İhlâs ve takvâ”:

Kalbin Cenâb-ı Hakʼla beraberliğini temin edebilme.

Yine buyruluyor:

“Âlimler helâk oldu. (İlmi var, tatbikâtı yok, takvâsı yok, helâk oldu.) İlmiyle amel edenler kurtuldu ancak. İlmiyle amel edenler de helâk oldu (bir noktada belki onlar da bir zaafa uğrattı), muhlisler, ihlâs ile amel edenler kurtuldu. Muhlisler ise büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır.” (Bkz. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 345)

İşte Belʼam bin Bâûrâ misali, Âraf Sûresiʼnde. Daha evvel bir takvâ sahibiydi, sonra kaydı gitti.

“Ancak muhlesîn hâriç.” (Bkz. el-Hicr, 40; Sâd, 83; es-Sâffât, 40, 74, 128, 160) Muhlesîn kimler? Allâhʼın, ihlâsını korudukları.

Demek ki kul dâimâ duâ hâlinde olacak:

“Yâ Rabbi! Benim ihlâsımı koru! Beni muhlis eyle ve benim ihlâsımı koru!”

Onun için Cenâb-ı Hak:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ buyuruyor. “…Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor. Yani Cenâb-ı Hak; “bütün gayretinizi müslüman olarak can vermeye sarf edin” buyuruyor. Çünkü bir daha geriye dönüş yok, gayr-i kābil-i rücû.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Eğer siz, Allâhʼ(ın dînin)e yardım ederseniz (yani yaşarsanız, yaşatırsanız, kendinizi Allâhʼın dîni için kendinizi bezlederseniz) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyuruyor. Demek ki her an ayaklarımız kayabilir.

İşte ashâb-ı kirâm her an bu teyakkuzun içindeydi: “Allah Rasûlü nasıl yer, nasıl içer, neleri sever, nasıl hoşlanır, ibadeti nasıldı, kalbî vasfı nasıldı, muâmelâtı nasıldı?..” Hep bunun derdindeydi ashâb-ı kirâm. “Ben ne kadar yakınım?..”

Âyet-i kerîme, sûrede gelen ikinci grup da dünyadaki ömür sermayesini kârlı bir alışverişe çevirenler, bahtiyarlar oluyor. Cenâb-ı Hak muhtelif âyetlerde bunların vasıflarını bildiriyor. Bir âyette:

تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ (“…Aslâ zarara uğramayacak bir kazanç.” [Fâtır, 29]) buyruluyor.

يَتْلُونَ : “Kur’ânʼı tilâvet edenler”, derinleşenler, idrâk edenler, yaşayanlar, yaşatanlar.

“Namazlarını ikâme edenler.” Kalp ve beden âhengi içinde kılanlar.

“Allâhʼın verdiği nîmetlerden açık ve alenî (mecburiyet olursa) infak edenler.”

Bunlar, umulur ki “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” umulur ki en hayırlı bir ticâret üzeredir, beklenir ki.” buyruluyor. (Bkz. Fâtır, 29)

Yine Cenâb-ı Hak bu Cennetliklerin durumunu bildiriyor. Onların, Cehennemdekilerin fecî âkıbeti. Arkadan Cennetliklerin o güzel, o Cenâb-ı Hakkʼın lûtuflarını bildiriyor. Bizden Cenâb-ı Hak kalb-i selîm istiyor. Cenâb-ı Hak, nasıl dünyaya tertemiz geldik, öyle tertemiz bir kalb-i selîm ile gitmemizi arzu ediyor. İbadetlerle, ahlâkımızla, muâmelâtımızla, rafine olmuş bir kalp istiyor Cenâb-ı Hak bizden.

“Kalb-i münîb” istiyor. Hayır ve şer o kalpte netleşmiş.

“Nefs-i mutmainne” arzu ediliyor.

O şekilde bizi Cenâb-ı Hak Cennetʼe dâvet ediyor. Cennet vizesi o şekilde çıkıyor.

Cenâb-ı Hak bizden rûhumuza gıdâ verecek ibadetler istiyor. İbadetlere biz muhtacız. Namaz istiyor Cenâb-ı Hak:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Kendisiyle mülâkat namaz. O mülâkâta hazırlıklı olarak girmemizi istiyor. Yasak savar gibi, mecburiyet savar gibi bir namaz istemiyor.

Efendimiz:

“…Paçavra gibi atılır…” buyuruyor. (Beyhakî, Şuab, III, 143; Süyûtî, Câmî, I, 58/364)

“En kötü hırsız, namaz hırsızıdır…” diyor. (Ahmed, V, 310; Dârimî, Salât, 78)

Demek ki namaz kılan kimse, kimin huzurunda olduğunu bilmesi lâzım.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ : “Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

İlk oradan başlıyor; “namazı huşû ile kılanlar.” (el-Müʼminûn, 2)

Maddeler sayılıyor:

يُحَافِظُونَ: “Namazı muhâfaza edenler.” (el-Müʼminûn, 9)

Cenâb-ı Hak kalbin kıblesinin Cenâb-ı Hak olmasını istiyor.

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ buyruluyor oruçta. “…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) Demek ki bir oruç hâli, bir riyâzat hâline alışmamız. Helâllerde bile asgarîde kullanmak, o şekilde rûhânî hayatımızı inkişâf ettirmek.

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“…Umulur ki (kurtulursunuz buyruluyor, ittikā sahibi olursunuz) takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) buyruluyor.

Hep ihtiyaçlarımız, rûhumuzun ihtiyaçları: Sadaka, zekât, infak.

Esteîzü billâh:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe, iyiliğe/birrʼe eremezsiniz…” [Âl-i İmrân, 92]) buyruluyor.

Sevdiklerinizden vermedikçe Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşamazsınız, buyruluyor. Fazîlete eremezsiniz, buyruluyor. Sevdiğine ne kadar veriyorsun bir fânîye? Cenâb-ı Hakkʼa ne kadar veriyorsun?.. Velhâsıl…

Hac: Refes yok, fısk yok, cidâl yok. Bir şahsiyet, bir karakter istiyor Cenâb-ı Hak. Boş lâflar yok. Şehevî lâflar yok. Bir ciddiyet istiyor Cenâb-ı Hak. Münâkaşa, mücâdele yok. “Selâmâ” derler buyruluyor. (Bkz. el-Furkân, 63)

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bunun neticesinde de bizden ne istiyor; helâl gıdâ istiyor.

İnsan şahsiyeti üzerinde iki şey müessirdir:

Biri; aldığı gıda, şahsiyetine ya rûhâniyet verir, zindelik verir veyahut da hantallık verir, bedbaht eder.

İkincisi; beraberinde bulunduğun insan.

Onun için Cenâb-ı Hak:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor. O beraberinde beraberlik olur.

Gazâlî Hazretleri buyuruyor:

“Zihnî beraberlik kalbî beraberliğe götürür.” Birleşik kaplar gibi olur sonra.

Diğer bir husus: “Kul hakkına dikkat edilecek.” (Helâlleşme çoğu zaman) kıyâmete kalıyor. Hayvan hakkı, o da kıyâmete kalıyor. Nasıl hayvanla helâlleşeceksin?

“İnfak” istiyor Cenâb-ı Hak. En güzel infâkı bildiriyor İnsan Sûresiʼnde:

“Kendileri muhtaç olduğu hâlde yoksula, yetime ve esire verirler. Verirken de; «Biz sizden teşekkür beklemiyoruz. Biz bunu Allah rızâsı için veriyoruz. Zira o عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا : o sert ve musîbetli günden korkarız.” (el-İnsan, 8-10)

Yani her şeyimizle Cenâb-ı Hak, infâkımızla, namazımızla, orucumuzla, muâmelâtımızla, her şeyimizle bu Cehennemʼden kurtulabilme. Âhiret selâmetine kavuşabilme. İbadetler huşû içinde olacak. Kurʼânʼla gönül irtibatı kuvvetlenecek:

“Allâhʼın murâdı nedir bu okuduğum benim âyetlerde?” denilecek.

“Ben hep Fâtihaʼyı okuyorum, niye Cenâb-ı Hak bana her rekâtta Fâtihaʼyı okutuyor ve benim hayatımda ne kadar Fâtiha var? Ne kadar Fâtihaʼnın muhtevâsı içindeyim ben?..”

Feyz için Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seherlerde tevbe ederler.” [Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9]) buyuruyor.

Seherlerde Cenâb-ı Hak kuluyla buluşmak istiyor:

“Geceyi libas kıldık.” (en-Nebe, 10) buyuruyor. O libâsın, o örtünün altında kul Cenâb-ı Hakʼla buluşacak. Bunu istiyor. Ve mağfiret kapılarını açıyor Cenâb-ı Hak. Kulun tefekkürünü açıyor. Dünyevî günün alâkaları bitiyor, azalıyor. Kalp daha rahat bir Cenâb-ı Hakʼla beraberliğe intikal edecek.

İstiğfâr edecek, yalvaracak Cenâb-ı Hakkʼa. Gafletinden dolayı, hiçbir günahı olmasa gafletinden dolayı…

Verdiği nîmetleri düşünecek:

“Biz mi kendimizin insan olarak gelmeyi tercih ettik? Haberimiz var mıydı? Ümmet-i Muhammed olarak gelmeyi biz mi tercih ettik, yüz yirmi dört bin küsur peygamber içinden biz mi seçtik? Kurʼânʼa muhatap olmayı biz mi seçtik?..”

Hep bunlar, üst üste terâküm eden, yoğunlaşan, Cenâb-ı Hakkʼın lûtufları… Dünyayı verseler, dünya dünyada kalacak. Dünya da infilâk edecek. Cenâb-ı Hakkʼın bu sonsuz nîmetleri:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün, verdiğimiz nîmetlerden mutlakâ sorulacaksınız!” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor Cenâb-ı Hak…