“İki Şeyi Unutma: Cenab-ı Hakkı Unutma, Bir de Ölümü Unutma!”

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

“İKİ ŞEYİ UNUTMA; CENÂB-I HAKK’I UNUTMA, BİR DE ÖLÜMÜ UNUTMA!”

Tefekkür, kişiye fânîliğini hatırlatıyor.

Buyruluyor:

“İki şeyi unutma:

Cenâb-ı Hakk’ı unutma, bir de ölümü unutma!”

Her an, ansızın gelebilir. Böyle kalpte bir âhiret endişesi yerleşecek.

Yaptığımız ibadetler ne kadar kabul, bilemiyoruz. Yapmamız îcâb eden, yapamadığımız birçok şey var, onun gafletindeyiz.

Zerreler hesaba gelecek. Yani hayatı bir âhiret ufkunda seyreden bir insan olmuş olacağız. Cenâb-ı Hak böyle olmamızı arzu ediyor. İnsan, kulluğunu idrâk edecek, acziyetini idrak edecek. Dâimâ; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.

Dâimâ düşünecek:

“Kimin mülkünde yaşıyorum ben?”

Bir misafirliğe gitsek bile dikkat ederiz. O misafirlik, bizim evimiz değil. Bize ikram olarak bizi alır, dikkat ederiz.

Düşünecek bir mü’min:

“Kimin mülkünde yaşıyorum ben? Mülk kime ait? Mülkün gerçek sahibi kim? Dünyaya geliş niye, gidiş niye? Bu akış nereye? Niçin ölüm var?..”

Demek ki kul bunun idrâki içinde olacak.

Başını kaldıracak, semâ ile tefekkür edecek. Cenâb-ı Hak nasıl bir âhenkli bir semâ. Trilyon, trilyon, trilyon yıldızlar. Ne sayı var, ne hesap var, insan idrâkinin ötesinde. Denizde ne kadar kum varsa o kadar cisimler var buyruluyor.

Cenâb-ı Hak Tebâreke Sûresi’nde; “gözünü çevir bir bak diyor, bir semâya, bir geceleyin bir bak, bir fütur görüyor musun?” (Bkz. el-Mülk, 3) Bir trafik kazası görüyor musun? Ay, bir arızaya geçiyor mu?

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor Zâriyat Sûresi’nde:

“Semâyı kendi ellerimizle (yani kendi kuvvetimizle çok sağlam bir şekilde) Biz binâ ettik. Biz onu elbette genişletmekteyiz.” (ez-Zâriyât, 47)

Ve genişlete genişlete gidiyor semâ. Bugünkü tespit de öyle.

Toprak terkibiyle tefekkür:

Cenâb-ı Hak:

“İnsan, yediğine bir baksın.” (Abese, 24) buyuruyor. Yediğine bir baksın diyor, şu toprağa bir baksın diyor. Kara topraktan nasıl neler çıkıyor?

“Yağmurlar yağdırdık (diyor). Sonra (diyor) toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler, çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.” (Abese, 25-32)

Hem biz faydalanıyoruz, hem hayvanlarımız faydalanıyor, hayvanlarımızdan da biz istifâde ediyoruz. Hayvanlar da bizim için. Bir kısmı süt fabrikası. O hayvan, içinde ne kadar madde var, sütünü bilmiyor. Ne kadar laktoz var bilmiyor.

Tavuk bir yumurta fabrikası. İçinde ne kadar protein var olduğundan tavuğun haberi yok.

Velhâsıl buna emsal, her şey öyle.

Demek ki kul, tefekkürü genişleyecek; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Bu dersi okuyabilmek. Yani kâinat sayfalarını çevirebilmek…

Bu cihan, ilâhî bir mutfak. Bütün mahlûkâta her an ayrı ayrı sofralar kuruluyor. Kedinin yediği ayrı, insanın yediği ayrı, kuşun yediği ayrı, yılanın yediği ayrı. Hepsine ayrı ayrı sofralar hazırlanıyor. Hiçbir eksiklik yok. Hepsi yaşıyor, devam ediyor. İnsana da Cenâb-ı Hak bu mutfaktan, toprak mutfağından sayısız nîmetler ihsân ediyor.

Onun için ne tavsiye ediliyor bir Müslümana? (Yemeğe) başlarken Cenâb-ı Hakk’a besmeleyle başlayacak; Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Yerken tefekkür edecek. Bu nîmetleri kim verdi? Niçin verdi? Bu verdiği bu gücünü-kuvvetini sen nerede kullanacaksın? Ne kadar Allah yolunda hizmet edeceksin? Bu gücü, bu kuvveti o şekilde sarf edeceksin. Ve bunu bir hamdeleyle bitireceksin. Bir teşekkürle bitireceksin Cenâb-ı Hakk’a.

Yine Cenâb-ı Hak, insanı yaratılışıyla bir tefekküre davet ediyor:

Bir nutfeden, bir yok kadar, yok, yokun yokun yokun yoku kadar bir maddeden nasıl meydana geldi? Nasıl içinde bu cihazlar meydana geldi? Nasıl ana karnında safhalar geçirdi? Nasıl bir insan olarak dünyaya çıktı? Onun şeklini/biçimini, rengini, kaderini ana-baba mı tayin ediyor? Ana-babanın bir rolü var mı burada?

Demek ki nasıl ilâhî bir tanzim. Cenâb-ı Hak bir “nutfe” buyuruyor, yok kadar bir şey. Bir “aleka” buyuruyor, bir pıhtı, asılı olan bir şey. Bir “mudğa”, çiğnenmiş bir et, şekilsizlik. Kafa büyük, bacaklar öyle, ayaklar öyle. Ondan sonra yine bir güzel bir şekle giriyor. “İzâm”, kemikler. Kemiklere kaslar sarılıyor. Oradan bir insan çıkıyor.

Cenâb-ı Hak soruyor:

“Ey insan! (Diyor.) Seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren, sana ihsan, ikramda bulunan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6-8) buyuruyor.

Yani geçmişine bak, mâzîne bak, gelişine bak, onu bir tefekkür et. Evlâdına bak, onu bir tefekkür et. Senin bir rolün var mı onda?

Fânîliği tefekkür:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

“Her canlı ölümü tadacaktır…” (Âl-i İmrân, 185; el-Ankebût, 57; el-Enbiyâ, 35)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

“Yeryüzünde her şey yok olacak.” (er-Rahmân, 26)

Cenâb-ı Hak bize de:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“…Ancak, ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

“Sakın ha başka şekilde can vermeyin!” buyuruyor.

Nasıl verilecek?

Sen Allâh’a yardım edersen, yani İslâm’ı yaşarsan, İslâm’ı yaşatırsan, hayırlı bir mü’min olursan, rahmet tecellî eden, üzerinde rahmet tecellî eden bir mü’min olabilirsen, mârufu emreder, münkerden nehyedersen…

Cenâb-ı Hak dünyanın, şu hayatın akışıyla:

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

(“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” [Yâsîn, 68])

Baştan diyor, gençlik, güç-kuvvet veririz diyor. Sonra “نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ” yaratılışını tersine çeviririz diyor. Yaşlılık başlar, vücut şâkülünden düşer, saç sakal ağarır.

اَفَلَا يَعْقِلُونَ “İnsan akıl erdirmez mi?”

O gençlik nerede, o güç-kuvvet nerede? Gidiş nereye?

Cenâb-ı Hak bize her şeyde bir âhireti hatırlatıyor, azameti hatırlatıyor.

Cenâb-ı Hak:

اَفَلَا يَعْقِلُونَ (“…Hiç düşünmüyorlar mı?” [Yâsîn, 68]) buyuruyor.

اَفَلَا تَعْقِلُونَ (“…Hiç düşünmüyor musunuz?” [el-Bakara, 44; Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169…]) buyuruyor.

لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (“…Düşünen bir topluluk için.” [el-Bakara, 164, 230; el-Câsiye, 5…]) buyuruyor.

لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (“…Umulur ki düşünüp anlarsınız.” [el-Bakara, 73, 242; el-En‘âm, 151; el-Hadîd, 17…]) buyuruyor.

اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (“…Eğer düşünüp anlıyorsanız.” [Âl-i İmrân, 118; eş-Şuarâ, 28]) buyruluyor.

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50]) buyruluyor.

لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ (“…Belki düşünürler diye.” [el-A‘râf, 176; el-Haşr, 21; en-Nahl, 44…]) buyruluyor.

لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ (“…Düşünüp anlayasınız diye.” [el-Bakara, 219, 266]) buyruluyor.

Cenâb-ı Hak bizi hep bir tefekküre davet ediyor. Çünkü bir îman anahtarı olmuş oluyor tefekkür.

Bastığımız toprak, gezdiğimiz toprak, bugüne kadar gelen milyonlarca insan cesetleriyle dolu bastığımız toprak. Sanki üst üste çakışmış milyonlarca gölge gibi. Ölüyor, gömülüyor, tekrar toprağa dönüyor, geldiği yere dönüyor. Aynı elementler, insanda, bedende ve toprakta aynı. Tekrar toprağa dönüyor. Yani insan, toprağa baktığı zaman, istikbâlini görmeli. Toprağa baktığı zaman geleceği görmeli. Yeniden dünyaya gelecekler… O topraktan çıkanlar, bir öz olacak. O öz, babadan anaya intikal edecek. O şekilde bir insan meydana gelecek. Yine toprakla gıdalanacak, yine toprakta…

Velhâsıl her şey ilâhî azamet tecellîsi…

İşte Cenâb-ı Hak:

“Akıl erdirmez misiniz?” buyuruyor. (el-Bakara, 44; Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169…)

Velhâsıl kıyamet gerçeğinden habersiz, nefsânî arzuların tatminsizliği içinde yaşayan, Rabbini unutan insanlar için ne hazin bir son: Cenâb-ı Hak:

“Allâh’ı unutan, Allâh’ın da kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın!..” (el-Haşr, 19) buyuruyor.

En büyük felâket orada. Niçin dünyaya geliş? Sokakları görüyoruz, yanlışlıkları görüyoruz. Farkında değil! Günahlar tatlı bir mûsikî gibi geliyor. Yani kundak ile teneşir arasındaki yolculuğun farkında olabilmek. Geliş gidişin farkında olabilmek. Bu akışın farkında olabilmek.

“Hayat nedir?” sorusunun en güzel cevabı; toprağın rutubeti, mezar taşlarının bir sertliği… Yani cevap olarak o. Onun için ecdad, hep mezarları şehir ortalarına yapmış. Cami önlerine yapmış. Gidip gelirken istikbâlini orada gör, yaşa!..

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın güzel bir nasihati var:

“Ey (diyor) Âdemoğlu (diyor), bilmiş ol ki eğer sen kendi nefsinden gafil olur ve kendin için hazırlık yapmazsan, elbette ki başkaları senin için hazırlık yapacak değildir. Allâh’ın huzuruna mutlaka varacağını aklından çıkarma. Bunun için nefsinin hazırlığını görüp ona rızık hazırla. Sakın bu işi başkalarına havale edeyim deme.”

Velhâsıl Rabbimiz bizden kulluk istiyor. Yani imtihan, ağır bir imtihanın içindeyiz. Zaman çok büyük nimet. Fakat zamanın ehemmiyetini bilebilmek. Cenâb-ı Hakk’ın bakın, hep nîmetleri:

وَلَيَالٍ عَشْرٍ “On geceye” diyor, “On geceye andolsun.” diyor. (el-Fecr, 2)

Demek ki hep Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu. On gece veriyor, Rabîulevvel’de bir, Kurban bayramından evvel bir on gün veriyor, Ramazan’ın son on gününü veriyor. Hep bunlar, bizim için büyük nîmetler. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuf, ihsan günleri, ihsan geceleri.

Cenâb-ı Hak:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Biz (diyor) insana şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) diyor. İçimizdekileri bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Başka kimse bilmiyor.

Onun için:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Duygular düzelecek, niyetler temiz olacak.

O, öyle bir tezkiye olacak ki, Mevlânâ Hazretleri yine diyor ki:

“Hacca gidenler (diyor), orada Kâbe’nin Rabbini arasınlar (diyor). Kâbe’nin Rabbiyle buluşsunlar orada (diyor). Eğer (diyor) orada Kâbe’nin Rabbi’ni bulabilirlerse (diyor), her yerde Kâbe’yi bulabilirler.” diyor. Yani mecaz olarak söylüyor.

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28])

Eğer kalpler Cenâb-ı Hak’la beraber olursa, devamlı Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikâmetinde hayatları devam eder.

Cenâb-ı Hak -bu Cibril hadisi var- Cenâb-ı Hak, Cebrâil’i gönderiyor. Efendimiz, “ihsân”ı tarif ederken:

“İhsân, Allâh’a O’nu görüyormuş gibi kulluk etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlakâ görüyor.” (Müslim, Îmân, 1)

Demek ki îmandan ihsâna yolculuk. Yani tasavvuf da bu. İlâhî kameranın altında olduğumuzun bir idrâki içinde olabilmemiz…