Huzurlu Âile Hayatının Şartları

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

HUZURLU ÂİLE HAYATININ ŞARTLARI

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin azîz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine; ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kiram hazarâtının, şehîd olan kardeşlerimizin rûh-i şerîflerine; dînimizin, vatanımızın, milletimizin muhafazasına, bugün düğün merasimini yaptığımız evlâtlarımızın ve bütün evlâtlarımızın iki cihan saâdeti niyaz ve duâsıyla, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Okunan üç âyet, bir evlilik hayatı, evlilik hayatının getirdiği huzur… İlk okunan âyet, Rûm Sûresiʼnin 21. âyetiydi. Cenâb-ı Hak takvâ sahibi bir âile yuvası arzu ediyor.

İnsanoğlunun mesut âile yuvası Cennetʼte başladı, Âdem ile Havvâ Vâlidemizʼle beraber. Onun için dünyadaki âile yuvalarının da takvâ hayatı ile bir Cennet hazırlığı şeklinde olması îcâb eder ki Cennetʼteki mesut âile yuvası kazanılabilsin.

Evlilik hayatı bizi derin bir tefekküre dâvet ediyor. Cenâb-ı Hak her hâdisede:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ buyuruyor.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Okuduğumuz zaman bu evlilik hayatını; milyonlarca kişi içinden iki kişinin kaderi birleşecek ve bir hayat arkadaşlığı başlayacak. Ayrıldıkları anne-baba yuvasından, kurdukları yuva, zaman içinde, daha sıcak hâle gelecek. Cenâb-ı Hak böyle bir yuvanın, huzur dolu bir yuvanın, takvâ dolu bir yuvanın getireceği huzuru bildiriyor Rûm Sûresi 21. âyette. Cenâb-ı Hak meâlen:

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsleri)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi, merhamet peydâ etmesi de Oʼnun (Allâhʼın varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”

Bu üç husûsiyet evlilikte, Allah rızâsının istikâmetinde bir evlilik; önce:

لِتَسْكُنُوا Cenâb-ı Hak buyuruyor. Evlilik hayatı, sükûnet verecek, huzur hâli verecek. Eğer âilede huzur varsa, bu, hayatın her safhasına sirâyet eder.

İkincisi, evlilikte;

مَوَدَّةً buyruluyor. Sevgi ve muhabbet olacak. Bu meşrû muhabbet (için); süflî muhabbetten insan kurtulacak, aslî muhabbete, Cenâb-ı Hakkʼa olan muhabbete dönecek.

Cenâb-ı Hakkʼın bir ismi de “Vedûd”dur. Muhabbetin merkezi, sevginin merkezi Cenâb-ı Hakʼtır. Âile hayatı, eşleri muhabbetin merkezine yönlendirirse, sevginin hakîkî lezzeti tadılmış olur.

Üçüncü madde:

رَحْمَةً Cenâb-ı Hak buyuruyor. Bu da şefkat. İki taraf birbirine müşfik olacak. Bilhassa yaşlılıkta birbirine destek olacak. Birbirine tabir câizse baston olacaklar.

Velhâsıl evlilikte temel malzeme; sevgi ve şefkattir.

Huzurlu bir evlilikte beş şart, buyruluyor:

Birincisi, taraflar arasında muhabbet:

Menşei Cenâb-ı Hakʼtan. Yani iki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde takvâ hâlini artırması, birbirinin rûhuna girecek muhabbet damarları bulmaları. Muhabbet, saâdeti kolaylaştırır.

İkinci madde sadâkattir:

Zor zamanda tarafların fedakârlığı, birbirlerine karşı fedakâr olacaklar. İşte en basiti, hatırlayacağımız; Hatice Vâlidemizʼin vefat ettiği seneye, “hüzün senesi” denildi.

Yani demek ki, nasıl bir sadâkat vardı Efendimizʼin Hatice Vâlidemizʼle olan evliliğinde ki o seneye İslâm tarihinde “hüzün senesi” dendi.

Üçüncüsü, karşılıklı saygı olması lâzım:

Yani samimiyet olacak eşler arasında, lâubâlîlik olmayacak. Vakar olacak, kibir olmayacak. Tevâzû olacak, zillet olmayacak. Yani evlilikte hudutlar iyi korunacak.

Sabır olacak:

Taraflar zor zamanlarında birbirlerinin güzel huylarını düşünecek. Olur; mizaçlar farklıdır. Zaman zaman ufak tefek kıpırdanmalar olur huzuru bozacak. O zaman taraflar, birbirlerinin güzel huylarını düşünecekler. Aralarında münâkaşa olmayacak. Olsa bile evlâtlarının yanında olmayacak, evlâtlara zarar verilmeyecek.

Beşincisi, mesʼûliyet duygusu:

Taraflar, birbirinin vazifelerini ihmâl etmemeli. İki tarafın da anne-babası aynı hâle gelecek. Bilhassa emânet olan yavrular hayır-hasenatta istikametlendirilecek.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- naklediyor:

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Sizin en hayırlınız, âilenize karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de âileme karşı en hayırlı olanınızım.” buyuruyor. (Tirmizî, Menâkıb, 63/3895; İbn-i Mâce, Nikâh, 50)

Demek ki bir insan, bir erkek, âilede dâimâ âcizdir kadın-çocuk; ona karşı bir hayırlı olabilmek.

Bu beş maddeye dikkat edebilmek.

Yine, evlilik üzerine olduğu için sohbetimiz:

“Bir kadınla bir hanımla dört şeyden dolayı evlenilir (buyruluyor). Malı, soyu, güzelliği ve dîni için. Siz, dindar olanı tercih edin…” buyruluyor. (Buhârî, Nikâh, VI, 123; Müslim, Radâ, 53)

Takvâ olanı tercih edin diyor. Aksi hâlde diyor, müşkül durumda kalırsınız diyor Efendimiz.

Yine Efendimiz buyuruyor: (Âilenin meyvesi, yavrular.)

“Hiçbir (anne-)baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmadı.” (Tirmizî, Birr, 33)

Yani bir annenin, bir babanın evlâdına en güzel mîrâsı, ona bir şahsiyet ve karakter mîrâsıdır, mâneviyat mîrâsıdır, âhiret mîrâsıdır.

Yine burada çok güzel bir şey var; nasıl bir o, iki muhabbet.

Âmir bin Saʼd bin Ebû Vakkas, babasından şunları nakletmiştir:

Vedâ Haccı senesi, hastalığının artması üzerine Rasûlullah beni ziyarete geldi. Mal varlığımı sadaka olarak dağıtmak istediğimi söyleyince, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒(Onları dağıt. Fakat) Allah rızâsını umarak âilen için yaptığın her harcamadan da muhakkak ecir vardır…” (Buhârî, Cenâiz, 36)

Tabi bu harcama, israfa giden bir harcama değil. Onlara bir mânevî hayat, bir âhiret hayatı, bir mânevî tahsil hayatı verebilmek için olan bir harcamadır. Bir israf için olan bir harcama değildir. Fakat bugün maalesef bu arttı gidiyor.

Düğünler, nikâh akdinin îlân edilmesiyle bir âile yuvası kurmanın sevinç ve memnuniyetini toplumla paylaşmaktır. İşte paylaşıyoruz bu sürûru bugün. Evlilik, yeni bir dünya hayatına bir adım atmaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakkʼın rahmetini celbedecek şekilde icrâ edilmesi zarûrîdir. Zira saâdeti ihsân edecek olan, Cenâb-ı Hakʼtır.

Evlilik, nikâh ve düğünle başlar. Nikâh ve düğün, birbirini tamamlayan unsurlardır. Peygamber Efendimiz, nikâhla beraber bir velîme, yani düğün yemeği verilmesini, zengin-fakir ayırt edilmeden davet edilmesini tavsiye buyurmuştur. Bu hususta îkazları şöyledir:

“Zenginlerin davet edilip fakirlerin çağrılmadığı düğün yemeği, iyi bir yemek değildir.” buyuruyor Efendimiz. (Buhârî, Nikâh, 72; Müslim, Nikâh, 107)

Bu, düğünlerde en mühim alınacak; duâlardır… Evlenenlerin en büyük ihtiyacı, ümmet-i Muhammedʼin hayır-duâsıdır onlara. Çünkü yeni bir hayatın başlangıcı.

Bu hayat, takvâ temelleri üzerinde inşâ edilmelidir. Yani bu yeni hayata, bu düğünlere, Kurʼân-ı Kerîm tilâvetiyle, mânevî sohbetlerle, Cenâb-ı Hakkʼa duâ ve ilticâlarla başlanmalıdır. Bilhassa sâlih kimselerin duâlarını almaya gayret edilmelidir.

O âile yuvasında Cenâb-ı Hakkʼın rahmetiyle, inâyetiyle bereket tecellî eder. O yuvada, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin âile yuvasının rûhânî dokusundan hisseler nasîb olur. Ki o yuvada göz nûru olacak nesiller yetişsin.

Bugün maalesef, esefle söyleyeyim; birçok düğün, İslâmî ölçü ve hassasiyetten uzaklaşarak icrâ edilmektedir. Hâlbuki müslümanların düğünü, gayr-i müslimlerin düğünlerine benzememek îcâb eder. Fâtihaʼda bile;

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) diyoruz. Duâ ediyoruz Rabbimizʼe. Onun için, onlara benzememek.

Âile için maddî-mânevî yıkım sebebi olan israf çılgınlıkları başlıyor. Takı gösterileri başlıyor. O bu takıyı takmış, öbürü öbür takıyı takmış, buna bakılıyor. Onun duâsı nasıl, bunun duâsı nasıl, duâ tarafına bakılmıyor maalesef, takı tarafına bakılıyor. Takıdan saâdet bekleniyor. Hâlbuki saâdet, duâlardan beklenir. Cenâb-ı Hakkʼın rızâsını tahsil etmekten beklenir.

Kadın-erkek mahremiyeti çiğneniyor maalesef. Ve güç gösterisi başlıyor. Helâl-haram sınırlarının unutulduğu bir merasim oluyor.

İslâmʼın tanımadığı bu hâller, evliliğin rûhânî tarafını zedeler. Zira İslâm bir bütündür. Hayatın her safhasında yaşanıp bazı safhalarında terk edilemez.

Okunan diğer âyette, ikinci bir âyette, Nûr Sûresiʼnin 32. âyeti okundu. Burada ise diğergâmlık, kendinin dışındakilere hizmet. Bu da çok mühimdir kardeşler!

Ferdî ibadette en mühim “namaz”dır. İctimâî ibadette de en mühim “hizmet”tir. Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Aranızdaki bekârları… (zayıfları, çâresizleri, evliliğe) elverişli olanları evlendirin (buyuruyor Cenâb-ı Hak). Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lûtfuyla onları zenginleştirir. (Ruhlarına ferahlık verir.) Allah (lûtfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (en-Nûr, 32)

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri buyuruyor ki:

“Sen (diyor) bir evliliğe (diyor), sebep olursan (diyor), o çiftlerin yaptıkları ibadetlerde, tâatlerde, vesîle olduğun için aynı ecirler sana da gelir.” buyuruyor.

Fakat burada dikkat etmek lâzım. Eğer iki tarafı biliyorsan vâsıta olmak lâzım. Çünkü burada şerʼî hususta küfüv şarttır. Yani birbirine denklik şarttır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri:

“Bir ayakkabı ayağına dar veya bol geliyorsa, (o çiftin) diğer ayakkabısı bir işe yaramaz.” buyuruyor.

Onun için bu vesîle olanlar da bu denkliği iyi düşünmesi lâzım. Bu denklik, eğer bunu düşünemiyorsa, girmemesi lâzım. Eğer bu denkliği bulabilmişse, yani kız ve erkek aynı karakterde ise bu evliliğe girmek, alâkadar olmak, teşvik etmek lâzım.

Ecdâdımız bu hususta vakıflar kurmuştur. Hattâ ecdâdımız, yetimlerin çeyizlerini hazırlama vakıfları kurmuştur. Mahalle, o yetimlerin bir sigortası olmuştur.

Üçüncü okunan âyet, Furkan Sûresiʼnden okundu, 74. âyet. Burada Cenâb-ı Hak:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla! Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Cenâb-ı Hak böyle bir duâ istiyor. Tabi bu duâ, tatbik etmemiz lâzım.

“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak, gözümüzün nûru olacak eşler…”

Demek ki kız yavrularımızı iyi yetiştirmemiz lâzım. Onu bir İslâm ahlâkı, İslâm terbiyesi üzerine yetiştirmemiz lâzım. Onun için Kurʼân Kurslarımızdan geçirmemiz zarûrîdir. Allâhʼın kelâmını düzgün okuyacak. Kurʼân-ı Kerîm herhangi bir fânînin kitabı değil, Hakkʼın kitabı. Cenâb-ı Hakkʼın kullarına gönderdiği bir mektup. Kıraatsiz bir namaz olmaz. Câiz değildir. Onun için evlâtlarımızı bilhassa bir Kurʼân-ı Kerîm tahsilinden geçirmemiz lâzım.

Kurʼân-ı Kerîm tahsili basit bir tahsil değildir. Diğer tahsillere beş sene on sene emek veriliyor. Maalesef dînî tahsil basit görülüyor:

“‒Ben (diyor), yaz tatilinde çocuğumu câmîye gönderdim. İşte dîni öğrendi.” diyor.

Tabi kendisi dînin derinliğine varamadığı için, iki aylık, üç aylık bir yaz tatilinde câmiye göndermesini kâfî görüyor.

Maalesef bu, -annelerin dikkatine, çünkü yetiştiren, annelerdir- anne sâliha olursa, kızı da sâliha olur. Bir misal vermek istiyorum:

Asr-ı saâdette, yani Efendimizʼin zamanında, beyler eve geldiği zaman… Hanımlar çarşı-pazar gezmezdi. Yanlış vitrinleri seyretmezdi. O hanımlar derdi ki gelen beylerine, efendilerine:

“‒Efendi, bugün hangi âyet indi Allahʼtan? Cenâb-ı Hak bugün nasıl bir emirler bize, nasıl âyetler tebliğ etti? Biz Allah rızâsını nasıl tahsil edeceğiz? Sen bugün bana inen âyetleri söyle.” derdi. Bir.

İki:

“‒Efendimizʼin fem-i muhsininden, mübârek ağzından çıkan o îkazları bana anlat.” derdi. Ashâb-ı kirâm hanımlarının derdi buydu.

Rasûlullah Efendimiz de buyuruyor:

“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. (Yani Allah sevdiriyor.) Biri, sâliha hanım…” (Bkz. Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10)

Bu sâliha hanımlar, sabahları kocalarını geçirirlerken de:

“‒Aman bize yanlış lokma getirme! Biz dünyada her şeye katlanırız, fakat Cehennem azâbına katlanamayız.” derlerdi.

İşte yavrularımızı bu şekilde yetiştirmek lâzım. Cenâb-ı Hakkʼın sevgisiyle, Rasûlullah Efendimizʼin sevgisiyle, Kurʼân sevgisiyle, İslâmʼın sevgisiyle.

Bir imtihan dershanesindeyiz. Esas hayat, âhiret hayatı. Âhiret için dünyaya geldik… Bizim, kendimizin takvâ sahibi olmamız kâfî gelmez. Evlâtlarımızdan da bize sadaka-i câriye gelecek veyahut da seyyie-i câriye gelecek.

Cennete girenler;

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

(“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” [Yâsîn, 58])

Büyük bir ihtişamla karşılaşacaklar.

“Yevmüʼl-fasl” olacak bir “ayrılış günü” olacak. Fakat, diğer, mücrimlere ise;

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“Mücrimler! (Siz günahkârlar!) Ayrılın bu tarafa! (Siz Cehennem tarafına geçin!)(Yâsîn, 59) diyecekler. Onun için Cennetʼin pazarlandığı yer burası.

Cenâb-ı Hak; “canlarıyla, mallarıyla Cennetʼi satın aldılar” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 111)

Demek ki bize Cenâb-ı Hak ne nîmet verdi? Evlât nîmeti verdi. Ondan sorumluyuz biz. Evlâdımızı Allah yolunda yetiştireceğiz, kız ve erkek.

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا

(“…Rabbimiz! Bize eşler…” [el-Furkân, 74])

Demek ki zevceler… Nasıl bir zevce? “Gözümüzün nûru olacak” âyet-i kerîmede buyruluyor. Ana-babanın sîmâsını da o kıyâmet günü ağartacak.

Ondan sonra “zürriyet” geliyor. Öyle bir zürriyet ki o da göz nûru olacak bir zürriyet, hayırhah olacak zürriyet. Bak dedelerimiz, hayırlı zürriyetler neticesinde bu vatan bize kaldı. Onlar sayesinde ezanlarımız bütün semâyı kaplıyor. Onlar sayesinde bayraklarımız hür olarak dalgalanıyor.

Ondan sonra:

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Biz de takvâ sahibi olacağız. Takvâ da -o da kâfî değil- takvâda önder olacağız, rehber olacağız. Zira Cenâb-ı Hak:

“…Biz sizleri hayırhah bir ümmet olarak yarattık. Allâhʼın yeryüzündeki şâhitlerisiniz. Peygamber de size şahit olsun…” Yani Allâhʼın dînini temsil edersiniz. İbadette, muâmelâtta, muâşerette, ahlâkta temsil edersiniz. Peygamber de size şâhit olsun, buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 143)

Velhâsıl evlâtlarımızı israfa alıştırmayalım kardeşler!

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) Dalâlettekilerin giysisine vesâire, şuna buna alıştırmayalım, makyajlarına vesâiresine…

Dâimâ düşüneceğiz: Cenâb-ı Hak bana akıl verdi. Ben bu aklı nerede kullanacağım? Güç-kuvvet verdi. Nasıl kullanacağım güç-kuvveti Allah yolunda? Mal-mülk verdi. Malı-mülkü ben nasıl kullanacağım?

Rûhuʼl-Beyân tefsîrinde güzel bir hâdise naklediyor, İsmâil Hakkı Hazretleri:

Geçmiş peygamberlerden birine vahyoluyor ki:

“‒Sen o âileye söyle, ona baştan mı zenginlik sonra fakirlik yahut baştan fakirlik, sonra mı zenginlik verelim?” diye.

Adam diyor ki:

“‒Gidip hanımla bir istişâre edeyim.” diyor. Hanımına anlatıyor:

“‒Ben (diyor), baştan (diyor) fakirliği istiyorum (diyor), yaşlılıkta zenginlik daha rahattır.” diyor.

Hanımı:

“‒Yok (diyor), sen (diyor) bu işi bana bırak.” diyor. Firâsetli bir hanım.

“‒Biz (diyor), baştan zenginlik isteyelim. Oʼnun bir ihsânını görelim.” diyor.

Gidiyor peygambere:

“‒Ey Rasûl (diyor), biz baştan zenginlik istiyoruz.” diyor.

Cenâb-ı Hak zenginlik veriyor.

Kadın kocasına diyor ki:

“‒Bak (diyor), bir kap yemek biz yersek, aynı kabı gidip bir fakire vereceksin. Üzerine bir elbise alırsan, bir elbiseyi de fakire vereceksin. Kendine ne alıyorsan onun bir mislini de fakire vereceksin.”

Şükreden bir kul… Cenâb-ı Hak da onlara bir daha fakirlik vermiyor. (Bkz. Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 33-34)

Çünkü zenginliğin şükrünü yapıyorlar, îfâ ediyorlar. Onun için kardeşler, maalesef bazı yerlerde -tabi sizi tenzih ederim- düğünlerde takı yarışları oluyor. Bunlar güç gösterisi. Allâhʼın sevmediği şeyler bunlar.

Hâlbuki bir insan, fazîletiyle, şahsiyetiyle, karakteriyle insandır. Taktığı takıyla değil. Kuyumcu dükkânı gibi takılarla geliniyor. Olmaz! Bu, Allâhʼın, Rasûlullâhʼın istemediği bir hâdise bu. Sonra huzur olmuyor, birbirlerine giriyorlar.

Cenâb-ı Hak bizden böyle bir âile düzeni istiyor. Bir asr-ı saâdet düzeni.

Diğer husus; çocuklarımız, Rabbimizʼin en büyük lûtfu bize, ihsânı. Evlâtlarımız bize Allâhʼın emâneti. Onlar, boş bir kaset misali. Anne-baba onları güzel ahlâk ve meziyetlerle doldurması lâzım. Bilhassa kız çocuklarına -Efendimiz buyuruyor- daha çok îtinâ göstermesi lâzım ki, zira onlar yarın âileyi fazîletle onlar donatacaklar.

Anne; “ اَلْأُمُّ مَدْرَسَةٌ” buyruluyor. “Anne bir mektep” olacak.

Bir düşünür onu söylüyor:

Anneye dikkat edin diyor. Her bir erkeği doğuran, bir hanımdır diyor. O diyor, hanıma çok îtinâ edin. Diyor ki, peygamberleri bile doğuran, bir hanımdır. Onun için tekrar tekrar bugün bunu tekrarlamaktan maksadım nedir? Bugün televizyon, internetin bazı sokakları, çıkmaz sokakları, insanımızı savurup atıyor. Reklâmlar, dünya hevesini artırıyor, âhireti unutturuyor. Reklâmlar hâkezâ. Onun için âilede evlâtlar, ana-babaya, topluma yabancılaşıyor. Başka toplumların evlâdı olmaya başlıyor. Kötü şeylere alışıyor. Tâ bu narkotiğe kadar gidiyor maalesef.

Çocuklar büyürken anne-babaya muhtaç. Fakat hayatın sonlarında anne-babalar da evlâtlara muhtaç. Bir.

İkincisi; eğer yavrularını Allah yolunda yetiştirmişse, çocukların yaptığı her güzel hareketten anne-babaya hisseler gelecek.

Eğer, yok;

“‒Canım şu tahsili yapsın da ondan sonra, din nasıl olsa kolay, işte yatıp kalkar bir namaz kılar vs. başını da yarım yamalak bir örter…”

Ne oluyor? Bir felâket! O zaman, anne-babadan o kız, evlât yarın davacı olacak:

“‒Anam-babam, yâ Rabbi, beni ihmâl etti.” diyecek.

Yine bir, âhiretten bir manzara. Ebû Hüreyre naklediyor:

“Kıyâmet günü gelip birisi birisinin yakasına yapışıyor. O diyor ki:

“‒Ne istiyorsun benden bu zor günde? (Diyor.) Ben seni tanımıyorum ki!” diyor.

“‒Yok (diyor), biz (diyor) dünya hayatında seninle beraberdik (diyor). Sen beni ihmâl ettin, gelip bana doğru yolu göstermedin.” diyor. (Bkz. Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, III, 164/3506; Rudânî, Cem’u’l-Fevâid, V, 384)

Şimdi kardeşler! Bir kendimizin mesʼûliyeti var; ferdî mesʼûliyet. Bir de ictimâî mesʼûliyetimiz var. Ferdî mesʼûliyetlerin başında “namaz” geliyor. Biz namaza dikkat edersek kalp ve beden âhengi içinde kılarsak, Cenâb-ı Hak fahşâdan münkerden korur. Bir kale gibi olacak namaz bize.

İkincisi, ictimâî ibadet. O da “hizmet”. Kendimizi, kendimizin dışındakilerden zimmetli olarak addedebilmek. Onların mesʼûliyetini taşıyabilmek.

Hadîs-i şerîfte:

“Hepiniz çobansınız (buyuruyor Rasûlullah Efendimiz). Hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. Erkek, âilesinin çobanıdır, sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır. O da sürüsünden sorumludur.” (Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

İbrettir; Cenâb-ı Hak peygamberlere hep çobanlık yaptırıyor. Çobanlık, küçük görülen, esasında insana büyük meziyetler taşıyan bir husûsiyet.

Demek ki “çobansınız” buyuruyor Efendimiz. Çoban ne yapar? Güttüğü sürünün hâlet-i rûhiyesini bilir. Ona göre onu kumanda eder.

Demek ki bir baba, bir anne de âilesinin durumunu bilecek. Çocuklarının meziyetlerini, kâbiliyetlerini, müsbet ve menfîlerini bilecek, ona göre istikâmetlenecek.

İkincisi; çoban, sürüsünü otlak yerde yayar. Onları dinlendirir, orada gıdâlandırır, kurak yere sürmez. Demek ki bir anne-baba da evlâdına mâneviyat verecek. En büyük ziynet, takı değil, mâneviyattır.

Üçüncüsü; çoban, sürüsünü kurtlardan ve canavarlardan korur. Hattâ yanına çoban köpekleri arar, yardımcılar bulur. Demek ki bugün de o kurtlardan korumamız lâzım evlâtlarımızı.

Bu vatanın kıyamete kadar devam etmesi lâzım. Vatan, Allâhʼın bir emâneti. Kolay, bize kadar gelmedi. Her tüten, Anadoluʼda bir yuvanın, tüten ocağın muhakkak Çanakkaleʼde bir şehidi vardır. Bir İstiklâl Harbi şehidi vardır.

Çoban, hasta kuzuyu ne yapar? Orada bırakmaz kurtlara. Onu kucağına alır, onu sürüye yetiştirir.

Velhâsıl bir bu, çobanlıktan Efendimiz misal veriyor. Demek ki kendimize ve âile efradımıza çok dikkatli olmamız îcâb eder.

Diğer bir husus, babanın-annenin şeyi (mesʼûliyeti); evlâdına güzel bir isim koyacak. İsim, müsemmâyı çeker çünkü. İsimde bir câzibe vardır. Ana-baba dînî tahsile birinci derecede ehemmiyet verecek. Zira ahlâkî yapı ona bağlıdır.

İkincisi; anne-baba evlâdına örnek olarak güzel davranışta bulunacak. Bunun zıddı, münâkaşalı, kavgalı ortamda yetişen çocuklar, huysuzlaşır, hırçınlaşır. Huzurlu ve dengeli bir ortamda güzel huylar, terbiye ile çocuk büyür.

Üçüncüsü; çocukların davranışlarını, onlara hissettirmeden kontrol edilmelidir. Göz önünde yapmadıkları kabahatleri gizli ve tenha yerlerde işlemeye meydan verilmemelidir.

Efendimizʼe hicrette bir kadın geldi, Ebû Talhaʼnın hanımı.

“‒Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Bir tek yetimim var hayatta (dedi), onu ben (dedi) sizin hizmetinize veriyorum.” dedi.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, o yetimi hizmetine kabul etti. Tabi bu hizmete kabul etmesi, bize bir örnek. 10 yaşındaydı Enes, Efendimiz 53 yaşında. 53 yaşındaki bir peygambere, “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet), 10 yaşındaki çocuk ne hizmet edebilir? Fakat Efendimiz bizlere bir numûne. Onu öyle bir yetiştirdi ki. Diyor ki Enes:

“Allah Rasûlü beni takip ederdi. Bir yere gönderirdi (diyor), takip ederdi (diyor). Ben mahalle çocuklarıyla oyuna dalardım (diyor). Arkamdan gelir Rasûlullah:

«‒Enesçik! Ben seni şuraya göndermiştim değil mi?» deyip tebessüm ederdi.

«‒Aman yâ Rasûlâllah! Ben hemen koşup yapayım.» derdim.” (Bkz. Müslim, Fedâil, 54)

Buna benzer çok misaller var. Anlatmayacağım şimdi. Fakat Enes diyor ki:

“Ben çocuktum (diyor). Hatalarım çok olurdu. Allah Rasûlü beni muhabbetiyle terbiye etti.” diyor. O bakışlarıyla terbiye etti diyor.

Enes 100 yaşına kadar yaşıyor. Efendimiz vefat ettiği zaman 20 yaşındaydı:

“Rüya görüp de Allah Rasûlüʼnü görmediğim bir rüya yoktur.” diyor.

Yine bir gün, tabi Enes, Efendimizʼin yanında yetiştiği için üstad oluyor. Bir gün talebesi diyor ki:

“‒Üstad (diyor), sanki (diyor), bakarken (diyor), bir yere (diyor), sanki Allah Rasûlüʼnü arıyorsun (diyor), bakarken (diyor). Sanki (diyor), konuşurken (diyor), O duyuyormuş gibi konuşuyorsun.” diyor.

“‒Evet, öyleyim (diyor). Hiç sorma (diyor). Hasret içindeyim (diyor). Yarın (diyor), kıyamet günü (diyor), Oʼnun yanına gideceğim; «‒Yâ Rasûlâllah, ne olursun, Senʼin küçük bir, âciz bir hizmetçin geldi, ne olursun yanına kabul et.» diyeceğim.” diyor.

Velhâsıl yavrularımızı yetiştirmekte ayrı bir îtinâ. Yani bugün bu çok ehemmiyetli olduğu için mevzuyu daha ziyade buraya getiriyorum.

Yavrularımız, onlara hissettirmeden takip edilmeli.

Yine bir delikanlı geldi. Onu da bizim talebelerden biri getirdi. Bir arkadaşımız mahvoldu dedi.

“‒Oğlum (dedim), neydi durumu?” dedim.

“‒İşte hocam ben, Anadoluʼnun şu vilâyetindeydim (dedi). Babam-annem ayrıldı (dedi). Fabrikatördü (dedi). İstanbulʼa geldim tahsile. Burada beni narkotiğe alıştırdılar (dedi). Kurtulamıyorum (dedi). Ben artık bittim (dedi). Ne okuyabilirim, ne bir iş yapabilirim. Ölmüş bir insanım (dedi). Fakat size tavsiye ediyorum (dedi), aman bu gençlere çok ehemmiyet gösterin (dedi). Benim âkıbetime düşmesin.” dedi.

“‒Oğlum (dedim), sen zamanında namaz filân kılar mıydın, camiye gider miydin?” dedim.

Hocam dedi:

“‒Ben beş vaktimi kılıyordum (dedi). Şimdi caminin (dedi) içinin geometrisini bile kaybettim ben.” dedi.

Yani bugün maalesef kardeşler, insanımız ziyan oluyor. Müesseselerle sahip olmamız lâzım. Şahsî gayretlerimizle sahip olmamız lâzım. Çocuklarımızın güzel işleri takdir edilmeli, mükâfatlandırılmalı.

İmam Mâlik Hazretleri, Mâlikî mezhebinin imamı, diyor ki:

“Babam (diyor, İmam Mâlik) bir hadis ezberletirdi bana, bir hediye verirdi (diyor). Ben sevinirdim (diyor), o hediyeyi almak için bir hadis daha ezberlerdim. Ertesi gün tekrar gelip babamın yanında bir hadis daha okurdum (diyor). Öyle bir hâle geldim ki (diyor), babam (diyor), bana bir hediye vermese de (diyor), o hadîs-i şerîfin bana getirdiği rûhâniyetten, feyizden (diyor), ben (diyor) devamlı hadis ezberlemeye devam ettim.” diyor.

Onun için kıymetli kardeşler; evlâtlarımızı, torunlarımızı bir bisküvi alıp, çikolata alıp câmiye getirelim. Onları biz alıştıramazsak şimdi, onlar zor alışır sonra.

Sık sık ceza vererek arsız da yaptırmamak, arsız da olmaması lâzım. O zaman kendisine yaptığımız nasihatlerin de faydası olmaz.

Emirleri, yasakları, kâideleri, dînî mevzuları öğretirken de kavrayabileceği şekilde anlatmalı onu. İyice müşahhas şekilde açarak. Âdâb-ı muâşeret üzerinde ciddiyetle durulmalı. Ana-baba, çocuğuna şahsiyet ve kimlik kazandırmalı. Kibar, zarif, ince ruhlu, cömert, diğergâm olmalı.

Talihli birisi:

“Ben (diyor), babam yoktu (diyor), öyle büyüdüm (diyor). Fakat (diyor), beni (diyor), Rasûlullah Efendimiz hizmetine aldı (diyor). Terbiyesine aldı (diyor). Bana derdi, bana yemek yerken, bana dikkat ederdi (diyor). Elimi tabağa uzattığım zaman:

«Oğlum! Önünden al.» derdi bana. «Başlarken yemeğe besmele çek oğlum.» derdi. Bitirdiğim zaman; «Elhamdülillah de yavrum.» derdi.” (Bkz. Buhârî, Et’ime, 2; Müslim, Eşribe, 108)

Yani Efendimiz her şeyle meşgul olurdu. Buna benzer hâdiseler de çok.

Yine diğer bir çocuk:

“Küçükken ben (diyor), hurma ağacını taşlıyordum (diyor), oradan hurma almak için (diyor). Efendimiz yanıma geldi (diyor. Nasıl Efendimiz takip ediyor toplumu?)

«‒Çocuğum (diyor), niçin hurma ağacını taşlıyorsun?»

Ben de:

«Yemek için, açım yâ Rasûlâllah!» dedim.

«‒O zaman ağacı taşlama, yere düşenlerden al.» dedi. Başımı okşadı. Sonra bana duâ etti: «Yâ Rabbi! Bunun karnını doyur.» buyurdu.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 85/2622; İbn-i Mâce, Ticârât, 67)

Velhâsıl çocuklarımıza meşrû sınırlar dâhilinde çocukluğunu yaşamaya imkân verilmeli, lâkin hudutları da iyi tayin etmemiz lâzım.

Bilhassa onları besmele, hamd, abdestli dolaşmaya, şükre onu hazırlamamız lâzım. Muhakkak, eğer anne-babalar kusursuzsa o yavruların da çocukları, kusursuz olur…