Her An Huzurda Bulunabilmek

Şebnem Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Mayıs Sayı: 191

Hamdolsun, Rabbimiz bizleri bir Ramazân-ı Şerîf’e daha vâsıl eyledi. Ramazân-ı Şerîf, Allâh’ın haram kıldıklarından uzak kalmakla beraber, bazı helâllerden de uzak kaldığımız bir oruç ayı. Bu mübarek ay içerisinde nâzil olması dolayısıyla daha fazla yakınlık kurduğumuz bir Kur’ân ayı. Rabbimiz’in bizlere ihsân ettiği sayısız nîmetleri daha yakından idrâk edeceğimiz bir şükür ayı. Gönül dünyamızı temizleyeceğimiz bir tevbe ve istiğfar ayı. İçerisinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni saklayan, irâde eğitiminin yapıldığı, tefekkür ve tâatin arttığı bir ay. Yoksulların, düşkünlerin, gariplerin, muhtaçların, kimsesizlerin daha çok hatırlandığı, korunduğu bir ay.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“Ramazan ayının ilk gecesi olunca, şeytanlar ve azgın cinler zincire vurulur, Cehennem kapıları kapatılır ve hiçbiri açılmaz.

Cennet’in kapıları açılır ve hiçbiri kapanmaz. Sonra bir (melek) şöyle seslenir:

«Ey hayır dileyen, ibadet ve kulluğa gel! Ey şer isteyen, günahlarından vazgeç!»

Allâh’ın bu ayda ateşten âzâd ettiği nice kimseler vardır ve bu Ramazan boyunca her gece böyledir.” (Tirmizî, Savm, 1; İbn-i Mâce, Sıyâm, 2)

Hülâsa Ramazân-ı Şerîf, gönüllerin takvâ eğitimine tâbî tutulduğu bir ay. Bu gönül eğitiminin derslerinden biri de, îtikâf.

Îtikâf, sadece insanlardan uzaklaşarak yalnız bir köşeye çekilme, toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama hâli değildir. Rabbine kulluk için insanın dış dünya ile bütün irtibatını keserek içine kapanması, kendini Allâh’a adayıp dünya işlerinden el etek çekmesi şeklinde târif edilebilecek bir inzivâ hâli de değildir.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, îtikâfa Medîne’nin merkezi olan mescitte, bütün ashâbının arasında girmiştir. Ve bu îtikâf hâlinde de insanlarla olan münasebetlerini devam ettirmiş, onlarla görüşüp konuşmuştur. Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-’nın îtikâfta olduğu bir zamanda, mahzun gördüğü bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek maksadıyla îtikâftan çıkması da meşhurdur.

Dolayısıyla îtikâf, Allah ile beraberliği temin etmek gâyesiyle yapılan kalbî bir temrindir. Bu hâli senenin bütününe yaymak için girilen mânevî bir kamptır. Kişinin, nereden gelip nereye gideceğini derin derin tefekkür ederek, İbrahim -aleyhisselâm-’ın; “Ben Rabbime gidiyorum!..” (es-Sâffât, 99) dediği gibi, Allâh’a vâsıl olma yolunda ilerlemek için kendine ayırdığı vakitlerdir.

Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde îtikâfa girmiştir. (Bkz. Buhârî, İ‘tikâf, 1) Vefat ettiği yıl ise yirmi gün îtikâfta kalmıştır. (Bkz. Buhârî, İ‘tikâf, 17)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde îtikâfa vermiş olduğu ehemmiyeti ve îtikâfa giren kimsenin kazancını şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Îtikâfa giren kimse günahlardan uzak kalır ve kendisine (hayatın içinde) tüm iyilikleri yapan kimse gibi iyilikler yazılır.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 67)

Modern bir câhiliyenin yaşandığı şu zaman diliminde, fert olarak bu ibadete çok ihtiyacımız varken, Cenâb-ı Hak, bir virüs sebebiyle sanki bütün insanımızı evde îtikâfa sokmuş oldu. Belki de bu Ramazân-ı Şerîf’te Rabbimiz, kulunun kendisi ile daha çok beraber olmasını arzu etti. Çünkü O, zaten kuluyla her an beraber. (Bkz. el-Hadîd, 4)  Hattâ kuluna şah damarından daha yakın! (Bkz. Kāf, 16) Fakat ne yazık ki âhiret gerçeğini unutup dünyaya fazlaca dalan insanoğlu, bitmek tükenmek bilmeyen bir tamahkârlık içerisinde mülkün yegâne sahibi olan Allah’tan uzaklaşma bedbahtlığına düşüyor.

Meselâ;

–İnsanlar, Allah için sevmeyi, kardeş olmayı, aralarını düzeltmeyi unutunca, şimdi birbirlerine yaklaşamaz oldular.

–Anne-babalarının kıymetini bilmeyen, onlara kol kanat germeyen evlâtlar, şimdi virüs korkusundan ziyaretlerine bile gidemez oldular.

–Namazlarını cemaatle kılmak için gayret etmeyen kimseler, şimdi câmilerden de mahrum kaldılar.

–Yine, ilâhî rahmet kapısından duâ ve niyazla merhamet dilenmeyen eller, aşkla secdeye konmayan yüzlere sürülemez oldu.

Hâlbuki insana yakışan; gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu virüsten korunmak için zâhirî temizliğe çok dikkat ettiği gibi, gönlün nazargâh-ı ilâhî olduğu idrâkiyle mânevî temizliğine de ehemmiyet vermesidir. Yani dışarıya çıkıp evine geldiğinde elini, yüzünü yıkayan ve gerektiğinde elbiselerine varıncaya kadar her şeyini değiştiren bir kimse, tevbe, istiğfar ve zikir ile gönül âlemini de temizlemelidir.

İnsanlarla konuşurken ağzından çıkabilecek damlacıklara karşı maske takan ve sosyal mesafeye dikkat eden bir kimse, muhâtabının kalbine de diken batırmaktan kaçınmalı ve dâimâ nezâket ve zarâfet üslûbuyla konuşarak gönlünü hoş etmeye gayret etmelidir.

Virüse yakalanmamak için dört duvar arasında kalması kendisine söylendiğinde bunalan, daralan ve sabredemeyen bir insanın, önündeki kabri düşünmemesi, ne kadar akıllıcadır?

Nitekim bir mütefekkirin şu sözleri, Allâh’ın ihsan ettiği can emanetini korumak gâyesine mâtuf bu yasaklamadan sıkılanlara, ne güzel bir tefekkür tavsiyesidir:

“Zaman zaman hastahânelere giderek hastaları ziyâret et! O muzdaripler gibi hastalıklara müptelâ olmadığını ve üzerindeki sıhhat nîmetini düşünerek hâline şükret!

Zaman zaman hapishânelere giderek oradaki mahkûmların binbir ıztırapla dolu zindan hayatlarını tefekkür et! Cinâyetlerin bir anlık gaflet veya cinnet neticesinde işlendiğini, diğer taraftan mazlûm olarak hapse düşüp o cefâya katlananların da bulunduğunu, onların yerinde kendinin de olabileceğini düşün! Seni bu hâle düşmekten muhâfaza ettiği için Allâh’a şükret! Oradakilerin selâmeti için de duâ et!

Sonra kabristanlara git, oradaki mezar taşlarından hâl lisânı ile yükselen sessiz feryâd u figânları dinle, ömür nîmetini kaybettikten sonra pişman olmanın bir fayda vermeyeceğini düşünerek vakitlerinin kıymetini bil! Mezarda yatanlar için bir Fâtiha oku ve bundan sonraki günlerini hamd, şükür ve zikir ile değerlendirmeye gayret et!”

Ecdâdımızın, kabristanları şehrin ortasına ve câmi önlerine yerleştirmesi de, insanın gideceği son mahalli dâimâ hatırda tutması, böylece kılacağı her namazı sanki son namazı imiş gibi büyük bir aşk ve şevk ile edâ etmesi hikmetine binâendir.

Bu tefekkürün sonu yok! Meselâ hastahânede virüs sebebiyle yoğun bakımda yatan bir kimse olabilirdik. Bir Suriyeli, Afganlı, Myanmar’lıların yerinde olabilirdik. Onların içinde bulunduğu hâli, kendi hâlimiz ile kıyaslarsak, bizler bir cennet hayatı yaşıyoruz.

Dolayısıyla mü’mine yakışan, her ne şartlar altında olursa olsun, dâimâ rızâ ve şükür hâlinde yaşayarak zamanını en kıymetli olan hususlara sarf etmektir. Meselâ şu günlerde evde çocuklarıyla bir arada olan anne-babalar, onların güzel ahlâk ile yetişmesi hususunda bir program yapabilirler. Bu program çerçevesinde; günde bir veya birkaç hadîs-i şerîf ezberlemek, imkân ölçüsünde Kur’ân okumak, cemaatle namaz kılmak, oruç eğitimi yapmak ve haftanın belirli günlerinde sohbetler tertip etmek, âilece Ramazân-ı Şerîf’in mânevî iklimine bürünebilmek için de çok faydalı olacaktır.

Lâkin bunları, yavrularımıza sert ve kaba bir emir tâlimi ile değil de, onların çocuk olduğunu unutmadan, gönül dünyalarına girecek tatlı kelimelerle; “Kimin bir çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” (Deylemî, 3/513) beyânından hisse alarak yapmamız elzemdir. Zira evlâtlarımız işaret parmağımızı değil, ayak izlerimizi takip eder. Yani hareketlerimiz, sözlerden daha yüksek sesle konuşur. Yaptıklarımız, ortaya koyduğunuz sözlerden daha tesirlidir. Bu sebeple anne-babaların muhabbet dolu bir üslûb ile evlâtlarına bu dünyadaki beraberliklerini âhirette de devam ettirebilmek için dâimâ güzel telkinde bulunmaları çok faydalı olacaktır.

Meselâ yavrularımıza Peygamber Efendimiz’in hayatından, asr-ı saâdetten, ecdâdımızdan târihî misaller anlatalım. Onları dünya tamahına düşmekten koruyalım.

Gelecek günlerin neye gebe olduğunu bilemiyoruz. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz şu zamanı Hak rızâsı istikâmetinde kullanmak için bütün gayretimizi sarf edelim. Fazîlet bakımından dâimâ kendimizden üstün durumdakilere, dünyevî işlerde de kendimizden aşağıdakilere bakalım. Nitekim şöyle buyruluyor:

“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız! Bu, Allâh’ın üzerinizdeki nîmetini hor görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9)

“…Kim dîni hususunda kendisinden üstün olana bakıp ona tâbî olur, dünyası hususunda da kendinden aşağıda olana bakıp Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak yazar…” (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Rabbimiz âyet-i kerîmede bizleri şöyle îkaz buyuruyor:

“Herhangi birinize ölüm gelip de: «Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.” (el-Münâfikûn, 10)

Velhâsıl;

Dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen mü’minlerdir. Bu Ramazân-ı Şerîf de kula bu yakınlığı kazandıran faziletli bir aydır. Nitekim buyrulur:

“Ramazan ayı size bereketiyle geldi, Allah o ayda sizi zengin kılar, bundan dolayı size rahmet indirir, hataları yok eder, o ayda duâları kabul eder. Allah Teâlâ sizin (Ramazan ayındaki ibadet ve hayır konusunda) birbirinizle yarış etmenize bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. O hâlde iyilik ve hayırdan yana Allah Teâlâ’ya kendinizi gösterin. Ramazan ayında Allâh’ın rahmetinden kendisini mahrum eden kimse (ne) bedbaht kimsedir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 344)

Rabbimiz, cümlemizi hâdisâtı ibret ve hikmet nazarıyla okuyup, Ramazân-ı Şerîf günlerini kendisine yakınlık vesîlesi yapabilen kullarından eylesin…

Âmîn…