Hayat Verecek Şeyler

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

HAYAT VERECEK ŞEYLER

Muhterem Kardeşler!

İlk okunan âyet, Bakara Sûresiʼnin 186. âyeti. Burada Rabbimiz, Efendimizʼe:

“Kullarım Sana Benʼi sorduğunda (kullarıma söyle) Ben onlara çok yakınım…” buyuruyor. “…Bana duâ ettikleri vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm…” buyuruyor. Mukâbil Cenâb-ı Hak; “…O hâlde (kullarıma söyle) Benʼim dâvetime uysunlar…” Kitap ve Sünnetʼin muhtevâsı içinde hayatlarını devam ettirsinler. “…Bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (el-Bakara, 186) İrşâd olalar.

Cenâb-ı Hak kendi yakınlığını, fakat kulunun da mukâbil, yakın olmasını arzu ediyor. O da, Kitap muhtevâsında bir hayat yaşanacak.

İkinci olan, Enfâl Sûresiʼnin 24. âyeti okundu. Burada da Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! (Bütün müʼminlere hitap) Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlüʼne uyun…” Demek, hayat verecek; saâdet, huzur, dünyada huzur, kabirde huzur, âhirette huzur, ebedî huzur…

“…Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlüʼne uyun…” Bir boşluk olmuyor. Hayatımız Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde devam edecek. “…Ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer. Ve siz, mutlakâ Oʼnun huzurunda toplanacaksınız nihâyet.” (el-Enfâl, 24)

Yani duyguları içimizde saklarız. Duygularımızı kimse bilmez. Fakat Allah bilir. Allahʼa mâlum. Demek ki duygularımız Cenâb-ı Hakkʼa âşikâr. Duygularımızı saklayamayız. Demek ki duygularımızı toparlamaya, düzelmeye, istikâmetlenmeye ihtiyacımız var.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“Biz ona şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

Bize bir şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor Rabbimiz.

Yine:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz, Allah sizinle beraberdir…” (Bkz. el-Hadîd, 4)

Yani Cenâb-ı Hak zamandan mekândan münezzeh. Bütün zaman, bütün mekânlar Oʼna âit. O her an, her zaman ve her mekânda. İnsan, hayvan, mahlûkat, bütün mahlûkat, nebâtat, cemâdat, hepsinin aynı zamanda yanıbaşında. Çünkü zaman ve mekân yok, müteâl Allah -celle celâlühû-.

Demek ki, kalp âleminin bir kıvam bulması. Cenâb-ı Hakkʼa, ilk duyguların temizlenmesi.

Üçüncü okunan, Sâffat Sûresiʼnde İbrahim -aleyhisselâm- nasıl Cenâb-ı Hakʼla dost oldu? Malıyla dost oldu; Halil İbrahim bereketi oldu. O verdi, Cenâb-ı Hak daha fazlasını verdi.

İkinci:

Canını verdi. Tevhîdi koruma, tevhîdi muhafaza (için). Nemrudʼun ateşine atılmaya râzı oldu, tevhîdi korumak için. Cenâb-ı Hak canına can kattı. İkinci büyük peygamber oldu. Canını feda etti. Bu fedakârlık karşısına canına can verdi.

Okunan âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“İbrahimʼe bir nam verdik.” buyuruyor. (Bkz. es-Sâffât, 108) Her tahiyyatta selâm vermeden evvel, İbrahim -aleyhisselâm-ʼa salevat, selâm gönderiyoruz. Cenâb-ı Hak unutturmuyor. Dostunu unutturmuyor.

Üçüncü olarak:

Evlât verdi. İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Eğer bana bir erkek evlât verirsen, onu, yâ Rabbi Senʼin için kurban edeceğim.” buyurdu.

Üç îkaz geldi. Birinci îkaz, acaba Rahmânî mi değil mi diye üçüncü îkazdan sonra bugün hacıların kurban kestiği yere oğlunu götürdü, İsmâil -aleyhisselâm-ʼı. Orada bir vedalaştılar. Âyet-i kerîmeyi okuyacağım. İkisi de birbirinden râzı.

“‒Kıyâmette buluşalım.” dediler.

“–Baba! Hattâ gözümü bağla (dedi). Merhametin dolayısıyla bıçağı vuramazsın.” dedi.

İşte o arada Cenâb-ı Hak üçüncü olarak büyük bir mükâfat, bir koç gönderdi.

“İbrahimʼe selâm.” (es-Sâffât, 109) buyurdu.

“Bu zor bir imtihandı İbrahim.” buyurdu.

“Bu açık ve zor bir imtihandı.” buyurdu. (Bkz. es-Sâffât, 106)

“Sana selâm olsun.” buyurdu. (Bkz. es-Sâffât, 109)

Yani nefs plânında mal, can, evlât, üç tane taht yıkıldı. O tahtta Cenâb-ı Hakkʼın dostluğu tecellî etti. Bu şekilde İbrahim -aleyhisselâm- dost oldu.

Cenâb-ı Hak bize okunan âyet-i kerîmede bu hâdiseyi bildiriyor:

“İşte o zaman biz, Oʼnu uslu bir oğulla müjdeledik (İbrahim -aleyhisselâm-ʼı.) Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (rüşd çağına, İbrahim -aleyhisselâm-):

«‒Yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben:

«‒Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşâallah beni sabredenlerden bulursun.» dedi. (Bir tevekkül ve teslimiyet okyanusu.) Her ikisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırınca:

“‒Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz, sâlihleri böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok açık ve zor bir imtihandır. (buyurdu. Devam eden bir parçası, evlâdı.) Biz, oğluna bedel olarak büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. Ve “İbrahimʼe selâm” dedik. Biz, sâlihleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü O, Bizʼim müʼmin kullarımızdandı.»” (es-Sâffât, 101-111)

Cenâb-ı Hak, bizi yaratan Rabbimiz. Peygamberleriyle, kitaplarıyla, şu imtihan dershanesiyle devamlı irşad hâlinde. Cenâb-ı Hak bizi kendisine dost olmaya davet ediyor.

Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah Efendimizʼle dost oldu. Her biri, Allah Rasûlüʼne benzemek için hidâyet semâsında yıldızlaştılar. Bizler de tefekkür edeceğiz ki;

Eşsiz muâmelâtına, nezih ahlâkına, merhamet ve şefkatle yoğrulan cömertliğine ne kadar yaklaşabiliriz? Ki, İlâhî affa, mağfirete lâyık olacak duruma gelelim…

İşte ashâb-ı kirâm, Efendimizʼin en yakın, ilk talebeleri… Cömertçe infâkını, huşû ve tevâzû ile edâ ettiği ibadet hayatını, kendilerine örnek aldılar. Demek ki yüreğimizde, her zamankinden daha fazla ülfet olacak.

Birincisi; Cenâb-ı Hakʼla olan beraberlik olacak. Cenâb-ı Hak en büyük saâdeti ihsân eden, dostluğu ihsân eden Cenâb-ı Hak. En büyük saâdetin de Cenâb-ı Hakʼla beraberlikte…

Onun için Rabbimiz buyuruyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Kalpler, ancak Cenâb-ı Hakʼla huzur bulur. Kur’ân ahlâkıyla kalpler müzeyyen hâle gelir. Cenâb-ı Hakʼla dost olabilmek için kalpte merhaleler olacak. “Ben dostum” demekle dost olunmaz.

Cenâb-ı Hak:

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9]) buyuruyor. Allahʼtan uzaklaştıran her şey kalpten silinecek, kalp Cenâb-ı Hakkʼın cemâlî sıfatlarının tecellîsinin mazharı olacak.

Îman, ilk başta “lâ ilâhe” ile başlıyor. Yani “اَلتَّخَلِّي” “خ” ile; enâniyet boşalacak kalpten. “Ben!” olmayacak. “Yâ Rabbi! Sen!” olacak. Haksızlık, hayatımızda olmayacak. Kul hakkı olmayacak. Merhamet ve şefkat yoksulluğu olmayacak. Fitne, gıybet, dedikodu, kibir, yalan, ihtiras, haset, pintilik, israf, iftirâ, edep noksanlığı, bunlar kalpten silinecek ki kalp Cenâb-ı Hakkʼın mazharı olabilsin.

Bu gidenlerin yerine, “لَا اِلٰهَ” ile bunlardan temizlenecek, “اِلَّا الله” kalpte bir îman lezzeti meydana gelecek. Kul, îmânın neşvesiyle yaşayacak. Onun altında bütün lezzetler kaybolacak. En büyük lezzet, îmân olacak. Merhamet, şefkat zirveleşecek.

Müʼmin, mütevâzı olacak. Mütevâzı insan cömert olur. Mütevâzı insan hizmet ehli olur.

Müʼmin, “es-Sâdık” olacak, “el-Emîn” olacak, en doğru insan olacak. İslâmʼı karakter ve şahsiyetiyle temsil edecek.

Nezâket, zarâfet, incelik, hassâsiyet, affedicilik olacak.

Bunun yanında vakar olacak, tevâzû olacak, incelik, sabır, edep, hayâ ve ümmetin derdiyle dertlenmek olacak.

Bunun neticesinde tecellîlere mazhar olacak kalp. Yani bu nîmete erme (için) rakik bir kalp, duygu derinliği, seyr-i bedâyî, rûhânî bir tefekkür olacak. Zikrullah, muhabbetullah, mârifetullah, bununla kalp bir huzur bulacak.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Kalp, Cenâb-ı Hakʼla beraberliğe erişecek. Demek ki bu kalp, bu şekilde yoğunlaşacak…