Gönül Aynasından

1994 – Ekim, Sayı: 104, Sayfa: 034

Sultanın sarayında birgün Çin ressamları:

“Biz, Türk ressamlarından daha ileri, daha hünerliyiz.” diye bir iddiada bulunurlar. Buna karşılık Türk ressamları:

Hayır, biz daha üstünüz. Bizim hünerimiz daha ileridir” diyerek bu iddiaya karşı gelirler.

Bunu işiten sultan, ressamları imtihan etmeye karar verir. Her iki memleketin ressamları hazırlanır, birbirine nazır iki ayrı odaya çekilirler. Çin ressamları, kendilerine ayrılan odanın duvarlarını renk renk resimlerle donatırlar. Türk ressamları ise odanın karşısına gelen kendi odalarının duvarlarını sadece cilalar, ayna gibi parlatırlar. Öyle ki, Çin ressamlarının yaptıkları resimler, Türk ressamlarının odalarının duvarına daha parlak bir görünüşle aksetmektedir.

Sultan, önce Çin ressamlarının odasına girer, resimleri beğenir. Sonra da Türk ressamlarının odasına girince, aynı resimleri daha parlak, daha güzel görür ve Türk ressamlarını takdîr eder.

Böylece Türk ressamları, hiçbir resim yapmadan, sadece Çin ressamlarının eserlerini binbir hünerle cilaladıkları duvarda aksettirdikleri için daha hünerli sayılırlar.

MESNEVİ: “Sofiler, Türk ressamları gibidirler. Onların, ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur. Yani zahiri ilimlerin muhtevası içinde sıkışıp kalmaz, onu aşarlar.

Ama, gönüllerini mükemmel cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten, kinlerden arınmışlardır.

O aynanın sağlığı, berraklığı gönüldür. Gönül aynasına hadsiz, hesapsız suretler aksedebilir.

Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste, kolayca bir güzellik görürler.

Onlar, ilmin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, “Ayne’l yakîn” bayrağını açmışladır.” (Beyit: 3492-3494)

Hz. Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- buyurur:

“Benden sonraki ümmetinı hakkında üç şeyden korkarım:

1. Heva ve hevesat sapıklığından,

2. Mide ve kadın şehvetine uymaktan,

3. İlimden sonra gaflete düşmekten…”

İlim kitabîdır. İrfan ise onun kamil ve şahsîleşmiş şeklidir. Bu sebeple ilmi irfan haline getirmeyenler, sığ ve kuru kalabilme tehlikesindedir.

Kainat, gönül gözü ile seyredildiğinde, ince gayeler ve nazenin hikmetlerin cümbüşü olduğu açıktır. Alemin bir ibretler meşheri (sergisi) olduğu kavranır. Her haliyle bu dünya, imtihan havası dolu bir îman dershanesidir.

İlahî terbiye ve idarenin hakim olduğu bu alemde, abeslerin çalkantıları içinde, nezih vasfini ziyan edenler, hakîki saadet mahrumları ve hayat öksüzleridir. Şehevatın girdapları içinde çukurlaşıp kaybolurlar.

Ahiretin zarurî zuhur ve hakîkatini bildirmek için Allah -celle celâlühû- buyurur:

“Hayır… Bilecekler, sonra muhakkak öğrenecekler.”

Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, irşad ve ahlakıyla beşeriyyeti kemale erdirmek gibi tecellîler, hep ilahî lütuf ve ikramların tezahürleridir.

İnsan, bir kendine, bir de muhîtine alıcı ve idrak edici gözle bakınca, derhal kavrar ki;

“Açık ve zahir olan kuvvet ve saltanat karşısında ahiretten gafil yaşamak gülünç ve abes olur.”

Akibetin; düşünen her idrak sahibi kolayca anlar ki; sonsuz isteklere, zevk ü safalara, gelgeç fanî sevdalara bir sınır çizmek, muhabbetleri ilahî maksada yönlendirmek, yaratılış gayesinin zaruretidir.

Cami’ ve tekkelerin levhalarındaki “HOŞ GÖR YA HU”, “BU DA GEÇER YA HU”, “EDEB YA HU” nihayet “HİÇ” lafızları ne müthiş haîkat sinyalleri ve ihtar talimatlarıdır.

Hz. Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- buyurur:

“Eğer Allah -celle celâlühû-‘dan gereği gibi korkarsanız, gerçek bir bilgi ile eşyayı tanımaya başlarsınız.

Eğer Allah -celle celâlühû-‘ı gereği gibi tanırsanız, dualarınız ile dağlar yerinden oynar.”

İmamı Gazali Hazretleri ilmin zirvesinde iken kendini anlatır:

“Aklî ve şer’î ilimlerle iştigaldeydim. Çok talebelerim vardı. Halimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli iptilalar ile sarılmışım. İlimdeki niyetimi düşündüm. Halis Allah -celle celâlühû- rızası için olmayıp, makam sevdaları ve şöhretlerle karışık buldum. Yakînen anladımki, helak sahilindeyim. Uçurumun kenarındayım. Kendi kendime:

“Hadi çabuk ol, ömründen çok az kaldı. Kazandığın ilim hakîkate geçmez ise, bir aldatmacadan ibarettir. Şimdi gereksiz alakaları kesmez, engelleri kaldırmaz isen sonun ne olacak?” dedim.

O zaman bir hal oldu. Dünya ve dünyacılardan kaçmak, dünya arzuları ve Ahiret isteği arasında hayret vadisinde altı ay şaşkın, inler ve ağlar halde kaldım. Kalbim muzdarib oldu. Aczimi gördüm ve anladım. İhtiyarınını bütün sükütunu ve düşüşünü seyrettim. Devasız derde, çaresiz hastalığa duçar olan bir kimse gibi Allah -celle celâlühû-‘a yanarak, yalvararak ve sızlanarak iltica ve tazarruda bulundum. Nihayet, Neml Suresi Ayet 62‘de mealen:

“Muzdar olan (sıkıntıya düşen) kimse dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı kaldıran…” buyurulduğu gibi, Allah -celle celâlühû- duamı kabul buyurup kalbimi uyandırdı. İçimdeki mal, makam arzusu kaldırıldı. Hepsine yüz çevirdim.

Zikir, uzlet, halvet, mücahede, riyazet, nefsin tezkiyesi ve ahlakın mükemmelleşmesi ile meşgul oldum, îlmi yakîn ile bildim ki, Allah -celle celâlühû-‘ a kavuşanlar ve hidayet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlak onlardadır. Zîra onların zahir ve batınındaki haller, peygamberlik nürundan alınmıştır.Yeryüzünde peygamberlik nürunun ötesinde bir nur yoktur.

Resulullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-:

“İçine nur giren kalp açılır ve genişler.” buyurur.

“Bunun alameti nedir?” diye sorulunca:

“Fani dünyadan uzaklaşmak, ebedî olan ahiret yurduna gönül vermek ve gelmeden evvel ölüme hazırlanmaktır.” buyururlar.

Sahabîden Harise -radıyallâhu anh-:

“Dünyanın nefsanî arzularından el etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hale geldi. Rabbimin arşını açıkça görür gibi oldum. Birbirini ziyaret eden cennet ehli ile yekdiğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim.” demiştir.

Sehl B. Abdulah -kuddise sirruh- a:

“Süfî kimdir?” diye sorulunca:

“Kalbi Allah (c c.) ile dolan, kaderi safa haline getiren, altın ile toprağı eşit gören zattır.” diye tarif etmiştir.

İmamı Gazali Hazretleri’nin bazı nasihatları:

“Allah -celle celâlühû-‘ın verdiği nimetleri, O’nun yolunda harcamak şükür, sevmediği yerde harcamak küfranı ni’mettir.”

“Bela ancak günah ve küfürdedir. Musibetler asıl bela değildir. İçinde senin bilemediğin hayırlar vardır.”

“Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün. Söylemediğin zaman mes’ul olacaksan söyle. Aksi halde sus.”

“Akıllı olan kimse nefsine demelidir ki:

‘”Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan her nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?

Yarın ölecekmiş gibi azalarını haramdan koru.

“Tevbe ederim, ameli salih işlerim” dersen, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun.”

“Bir kimsenin ticareti Ahiret ticaretine mani’ oluyorsa, o kimse bedbahttır. Zavallıdır. Bu, bir çömlek için altın kupa verene benzer.”

İmamı Gazali Hazretleri, insanın nefsini kendi başına tanıyabilmesinin imkansızlığını şöyle îzah eder:

“Halk ve hulk kelimesi aynı kökten gelir. Temel itibarı ile biri zahirdir, diğeri enfüsîdir. İç aleme aittir.

Halk, dış duygularla idrak edilen suret, heyet ve şekil manalarına gelir.

Hulk ise, insanın dış yüzü itibarı ile bilinmez bir meçhuldür. Gerçek kimliğini ancak huyu, seciyyesi, tabiatı ortaya koyar. İnsan dış görünüşü olarak istediği kadar kendini gözlesin, bir gün iç yüzü kendini ele verir.”

Nasıl dış görünüşümüzü kavramak için bir aynaya muhtaç isek, iç alemimizi, karakterimizi, huy ve temayüllerimizi teşhis ve gerektiği şekilde tedavî için de bir velînin feyiz ve telkînlerine, yani bizi terbiye edecek, kendimizle tanıştıracak bir GÖNÜL AYNASI’ na muhtacız.

NitekimEfendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- buyururlar:

“Mü’min, mü’minin aynasıdır.”

Hakk Teala -celle celâlühû- buyurur:

“Doğrusu, felah bulup kurtuldu, tezkiye eden (temizleyen)

(A’la Süresi, Ayet: 14)

“Gerçek felah bulmuştur, onu (nefsini) temizlikle parlatan.”

(Şems Sûresi, Ayet: 9)

Mevlana Celaleddin -kuddise sirruh-, peygamber mirasçısının (velînin) terbiyesine girmeyi, nefs engelini aşmanın, hakîkat ve ma’rifete ermenin zarurî bir çaresi olarak buyurur:

“Bir bıçak, kendi sapını, başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git, yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendi kendine tedavî edemezsin…”

“Dünyevî duygu ve düşüncelerinin sağlığını tabibten, kişiyi sonsuza yücelten ilahî hislerin sıhhatin; de mürşidden öğren.”

“İki parmağının ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu alem yok değildir. Görmemek ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir.”

“Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. insan gözden ibarettir. Geri kalansa cesarettir. Göz ise ancak dostu görene denir.”

“Kur’anı Kerîm’in ayetlerini, Hz. Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-‘in Hadisi Şerif’lerini okumadan evvel kendini düzelt. Gül bahçelerindeki güzel kokuları duymuyorsan, kusuru bahçede değil, gönlünde ve burnunda ara…”

Mevlana -kuddise sirruh-, faniliğe kavuşabilmenin sırrının mutlak teslimiyette olduğunu şu şekilde ifade eder:

“Deniz suyu, kendisine bütün ile teslim olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde “ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ.” sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrar denizi seni baş üzerinde gezdirir.”

İnsanın yaratılış gayesi kulluk ve Rabbin bilinmesidir. Eşyanın ve hakikatin derinliğine inebilmenin sırrı, ma’rifet okyanusundan bir şebnemciğe olsun kavuşabilmekle başlar.

Allah -celle celâlühû-, Mevlana -kuddise sirruh- Hazretleri’nin tavsiyelerine gönül vermek, misallerinden ibret almak, O’nun sadık ikliminden hallenmeyi cümlemize nasib eylesin. (Amîn).

Buyururlar:

“Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmadadır.”

“Sen aklını başına al da, ömrünü, şu içinde bulunduğun gün say. Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalarla harcıyorsun?..”

“Kah cüzdanını, keseni para ile doldurmak kaygısı, kah yemek içmek endîşesi ile, bu aciz ömür geçip gitmede, verilen her nefes de eksilmede.”

“Ölüm, bizi birer birer çekip alıyor. Onun heybetinden akıllıların beti benzi sararıp solmada.”

“Ölüm, yolda durmuş bekliyor. Efendi ise gezip tozma sevdasında.”

“Ölüm, kaşla göz arasında, onu hatırlamaktan bile bize daha yakın… Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmede?.. Bilmem ki…”

Şeyh Galib aşağıdaki beytinde insanın, esmai ilahiyyenin fiilî tecellîsi olan kainatın küçüğü ve özü olduğunu, alemin esrarlı derinliklerini bir mıknatıs gibi kalbinde toplayabilecek bir GÖNÜL AYNASI kabiliyyetinde bulunduğunu ne güzel ifade eder:

“Hoşça bak zatın kim-zübdei alemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvan olan ademsin sen…”

(Gönül güzü ile bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kainatın göz bebeği olan ademsin sen.)