Gez Mezarlıkları, Gör İbretleri…


DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

GEZ MEZARLIKLARI, GÖR İBRETLERİ…

Cenâb-ı Hak bizim bir son ânımızı bildiriyor. Çünkü Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“…Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Yine Cenâb-ı Hak Münâfikûn Sûresi’nde:

“Herhangi birinize ölüm gelip de (başımızdan geçecek) «Rabbim, beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de (ölümümü) sadaka versem, sâlihlerden olsam demeden önce, size verdiğimiz rızıklardan harcayın.” (el-Münâfikûn, 10)

Efendimiz buyuruyor ki:

“Sâlihler de pişmanlıkla gidecek. Keşke daha öteye gitseydik…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59)

Çünkü kabirde, kıyâmette kazanmak yok; bitti artık… Fasıl, dünyada.

Yine ayrı bir sûrede var, Mü’minûn’da var:

“Nihâyet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığı zaman; «Rabbim! der, beni geri gönder, tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.» der…” (el-Mü’minûn, 99-100)

Yine Cenâb-ı Hak Fâtır Sûresi 37. âyette:

“…Yâ Rabbi, bizi buradan çıkar diyecekler, (Cehennem’den çıkar), o kötü amellerimizi iyiye çevirelim…” (Fâtır, 37)

Artık her şey şuhudda. Fayda yok artık, bitti…

Cenâb-ı Hak orada iki tane soru soruyor:

“1. Size dünyada düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?”

Her şeyi düşünüyoruz. Dünyaya ait en ufak bir menfaatimizi bile düşünüyoruz.

Niye geldik? Nasıl geldik? Bir nutfeden nasıl meydana geldik? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Kimin ikramlarıyla perverdeyiz? Gidiş nereye? Geliş-gidiş nereye, bu akış nereye?..

Birinci şey bu; “Düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?”

İkincisi;

“Bir peygamber gelmedi mi?” İrşâd edici gelmedi mi?

“Evet yâ Rabbi, ikisi de oldu.” diyecekler.

Cenâb-ı Hak da:

“Azâbı tadın!” buyuracak. (Bkz. Fâtır, 37)

Hep Cenâb-ı Hak bunları bildiriyor bize.

Yine bir, son ânı bildiriyor Kāf Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de (hepimize o, yani yarı dünyadasın, yarı öbür taraftasın) «İşte ey insan! Senin bu, öteden beri kaçtığın şeydir.» denir.” (Kāf, 19)

Ölümden kaçmayan, çok az var.

“Sûr’a üfürülür, işte bu, geleceği vaad edilen gündür.” (Kāf, 20)

Hep Cenâb-ı Hak bizi kulluğa davet ediyor. Dünyanın mekteb-i âlem olduğunu, boş ve gayesiz yaratılmadığını, âyetler îzah ediyor.

Yine Cenâb-ı Hak Mü’minûn Sûresi’nin sonlarında:

“Sizi abes olarak yarattığımızı ve sizin hakîkatin huzûrumuza gelip (hesap vermeyeceğinizi) mi zannediyorsunuz.” (el-Mü’minûn, 115) buyuruyor.

Yine Kıyâme’de:

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36)

Burada başıboş; zâlim de zâlimliğini yapıyor, fâsık fâsıklığını yapıyor, kimi dünyaya ihtirasla sarılıyor. “عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ” (“Çalışmıştır, boşuna…” [el-Ğâşiye, 3]) ömrünü ziyan ediyor.

Yine Duhân Sûresi’nde:

“Biz gökleri ve yeri, aralarındakileri (gökle yer arasındakileri) bunları oyun-eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38) buyuruyor.

Kurtuluşu bildiriyor Cenâb-ı Hak. Nerede kurtuluş olacak?

Muhammed Sûresi’nde:

“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz (Allâh’ın dînini yaşarsanız, yaşatırsanız, yani İslâm dînini) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

Tek çıkış yolu burası, bu âyet…

İbadetlerin bir zâhirî tarafı var. Namaz, oruç, zekât, hac gibi. Bir de bunların bâtınî tarafı var. Zâhirle bâtının mezcolması lâzım. Yani zâhiri yapmış, kâfî değil. Onu da yapmayanları düşün!..

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 2)

Bir fıkhî tarafını bileceksin. Farzını, vâcibini, sehiv secdesini filân bileceksin. Bir de bunun kalbî tarafını, o eğitimi kendin kendine yaptıracaksın, bu da takvâ ile olacak.

Duyuşlar gelecek sana. Kimin huzûrunda olduğunun farkında olacaksın. Cenâb-ı Hak aksi hâlde;

“Yazıklar olsun o namaz kılana…” (el-Mâûn, 4) buyuruyor. فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ buyuruyor.

Oruç: Bizim istifademize. Bütün uzuvlarımıza tutturulacak. Gıybet, dedikodu, mâlâyânîden korunacak, sırf Allah için tutulacak.

Zekât: O senin borcun. Senin malın değil o. Onun için;

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek sûretiyle yaptığınız hayırları boşa çıkartmayın…” (el-Bakara, 264) buyuruyor.

Severek vereceksin. Eğer huşû varsa, severek vereceksin. Niye severek vereceksin? “يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ” (“…Sadakaları Allah alır…” [et-Tevbe, 104]). Çünkü verdiğin Cenâb-ı Hakk’a gidecek. Onun için “يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ”ı unutmayacaksın verirken.

Hacda; refes yok, fısk yok, cidâl yok. Velhâsıl boş lâflar, gevezelik, -af edersiniz- münakaşa vs. yok. Bir nezâket, zarâfet, incelik… Gönül âlemi güzelleşecek.

İşte İslâm’ın bizden istediği bu şahsiyet ve karakter. Kalp ve beden âhengi içinde olacak.

Bâtınîlerde (bâtınî farzlarda) ne var? Bir defa güzel ahlâk var.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Ashâb-ı kirâmın derdi buydu: Ben dünyadayken Allah Rasûlü’nü gördüm, gözümde bütün dünyevî emtialar eridi-bitti. Öyle bir lezzet geldi ki, ben Allah Rasûlü’yle nasıl kıyamette beraber olacağım?..

Onun için bütün ashâb-ı kirâmın gayesi, Allah Rasûlü’ne benzemek oldu. Efendimiz ne buyuruyor:

“Benden gördüğünüz gibi namaz kılın.” buyuruyordu. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18)

Yani ahlâkta da O’na… İbadette de benzemeye çalışacağı, ahlâkta da benzemeye çalışacağız.

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Elbette en yüce ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4) buyruluyor.

Ondan daha… Çünkü O’nu Cenâb-ı Hak terbiye etti. Kâinâtın terbiyesini de Rasûlullah Efendimiz’e verdi.

Muâmelâtta O’na benzemeye çalışacağız. Sahâbe, aynı karda yürüyen bir insanın izleri gibi Rasûlullah Efendimiz’i takip ederdi.

Tefekkür: Efendimiz daima bir, ya hayır söylerdi, hadîs-i şerîf buyururdu, veyahut da semâya bakardı, toprağa bakardı, daima bir tefekkür hâlindeydi.

Cenâb-ı Hak:

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ buyuruyor. “…Hiç düşünmez misiniz?” (el-En‘âm, 50) buyuruyor.

اَفَلَا تَعْقِلُونَ buyuruyor. “Aklınızı kullanmıyor musunuz?” buyuruyor. (Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…)

Tabi bu akıl, kalbe bağlı akıl, vicdana bağlı bir akıl.

اُولُوا الْاَلْبَابِ buyruluyor. “Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Âl-i İmrân, 7) buyruluyor.

لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” diyor. (el-Bakara, 164; el-Ankebût, 35; el-Câsiye, 5…)

Gez mezarlıkları, gör ibretleri…

Dün dünyada onunla beraberdin; bugün o nerede, sen neredesin?..

Seherlerden mânevî istifâde etmek:

Cenâb-ı Hak سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyuruyor.

İbâdurrahmân, yani Rahmân’ın tecellî ettiği kullar, rahmetinin tecellî ettiği kullar, «سُجَّدًا وَقِيَامًا» geceleri uyanık olurlar, secde ve kıyam hâlinde olurlar.

Yine diğer bir âyette; bilenlerle bilmeyenler kimler?

Birincisi onların;

سَاجِدًا وَقَائِمًا “…Secde ve kıyam hâlinde olurlar…” (ez-Zümer, 9)

Yine nasıl olacak seherler:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Rasûlullah Efendimiz o kadar istiğfar hâlinde, peygamberler istiğfar hâlinde ki Allâh’ın en yüce kulları. Bizim ne kadar istiğfâra ihtiyacımız var? Cenâb-ı Hak… Seherlerde eğer istiğfâra ihtiyacın varsa -ki peygamberlerin ihtiyacı var- seherlerde uyanacaksın.

Efendimiz, o zor çöl seferlerinde bile teheccüd namazlarını bırakmazdı. Eğer O’na benzemek istiyorsak;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Seherler de ihyâ olacak.

Sâdıklarla beraberlik: Hep bunlar farz… Sâdıklarla beraber olacağız ki onlardan in’ikâs gelecek. Nasıl bir, fizikte okuduğumuz birtakım ışınlar var; alfa, beta, gama, mor ötesi, röntgen ışınları vs… Kalpten çıkan ışınlar da öyle. Gözden çıkan ışınlar da öyle.

Eğer rahmet insanıysa beraber olunduğu, oradan ne gelir sana; huzur hâli gelir, feyz gelir, rûhâniyet gelir. Gâfil insansa, kasvet gelir. Farkında olmadan o tarafa doğru girer.

Cenâb-ı Hak bir köpeği, Kehf Sûresi’nde defalarca Kur’ân-ı Kerîm’de tekrarlıyor. Münâkaşa ederken kaç kişi vardı bu şeyde, yine bu köpek de beraberdi buyuruyor. (Bkz. el-Kehf, 22)

Demek ki burada bir, Ashâb-ı Kehf’in, bir köpeğinin sadâkatini bildiriyor. Sâdıklarla beraber olmasını bildiriyor. Bir köpeğin sâdıklarla beraber olması, ona Kur’ânî ifade kazandırdı.

Fâsıklar, Lût’un -aleyhisselâm-’ın karısı, o edepsizler geldiği zaman, ateş yakardı, işaret ederdi. Nuh -aleyhisselâm-’ın ikinci karısı… İkisi de, Cenâb-ı Hak, Tahrim Sûresi’nde Cehennemlik oldu buyuruyor. Kocalarının sâlih olması, kocalarının peygamber olması fayda vermedi. Çünkü onlar, fâsıklarla beraber oldu.

Bugün hem kendimizi, hem çocuklarımızı, yavrularımızı, ne kadar bu internetin yanlış sokaklarından koruyacağız? Onlarla ünsiyet oluyor, beraberlik oluyor. Onları taklit etmeye başlıyorlar.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (“Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” [el-Fâtiha, 7]) oluyor. Dalâlettekilere benzemeye çalışıyorlar.

Diğer bir husus -farz olan- ibadetler, hep bunlarla âhenk teşkil eder. Helâl lokmadan güç alabilmek: Nasıl bir fenâ topraktan bir mahsul alınmaz, düzgün topraktan mahsul alınır. Demek ki helâl lokma da bu kadar mühim çok.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’ni bir derviş davet etti. Bahâüddin Nakşibend şöyle bir baktı. Demek ki kalp gözüyle; yemedi. Derviş dedi ki:

“–Üstad dedi, bunlar helâldir.” dedi.

“–Evet, helâl dedi, fakat pişiren bunu öfkeyle pişirmiş dedi, gafletle pişirmiş.” dedi. İş yani nereye kadar gidiyor…

Onun için; dükkânımız varsa kime kiraya veriyoruz, dikkat edeceğiz. Eğer bir memursak mesâimiz, ne kadar onun hakkını verebiliyoruz. Bunlar hepsi bir helâl lokmanın… En başta helâl lokma olmuş oluyor.

Mevlânâ diyor ki:

“Bu gece benden diyor, sünuhat, tuluat, hikmet kesildi diyor, gelmedi bir şey bu seherde diyor. Anladım ki ağzıma bir yanlış lokma girmiş.” diyor.

Yine Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’ne bir çocuk, bir delikanlı geliyor:

“–Üstad diyor, mânevî hâllerimi kaybettim.” diyor.

“–Oğlum diyor, yediğin gıdaya dikkat et.” diyor.

Çocuk bir düşünüyor. Yoldan geçerken, yolda kalan bir odunu almış, onu maltızın içine atmış.

Bir lokantacıysan, öne perde koymak lâzım. O gıdaları vitrine etmemek lâzım. Çünkü birçok mahrumların gözü takılır ona.

Merhamet:

وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ buyuruyor.

“…Birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye edenler.” (el-Beled, 17) buyuruyor.

Demek ki bir mü’min, merhametli olacak.

Sahâbîler:

“–Biz merhametliyiz.” dediler.

“–Yok.” dedi Efendimiz. “Merhamet, âm ve şâmil merhamet. Allâh’ın bütün mahlûkâtına yaygın olan merhamet.” (Hâkim, IV, 185/7310)

Bir yılan bile sana saldırsa, eziyet etme diyor, bir vuruşta öldür onu diyor. (Bkz. Müslim, Selâm, 139-141, 147; Ebû Dâvûd, Edeb 162-163/5263; Tirmizî, Sayd, 14/1482, Ahmed, I, 420)

Kurbanı keserken birisi önünde bıçağı bileyliyor hayvanın.

“–Kaç sefer bu hayvanı öldürüyorsun? Arkanda bileylesen olmaz mı?” buyuruyor. (Hâkim, IV, 257)

Velhâsıl merhamet, her mü’minin alâmet-i fârikası. Muhtacın ihtiyacını görmek, mü’minin bir vicdan vazifesi.

Müslüman, muhtaçları sevindirme neşesiyle yaşayan insandır. Bilhassa hidâyet bekleyen insanları hidâyete kavuşturmakla.

“Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” buyruluyor. (Ebû Dâvûd, Edeb, 58)

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de en çok “Rahman ve Rahîm” esmâsını bildiriyor. Rasûlullah Efendimiz de “raûf ve rahîm”. Demek ki bir mü’min de rahmet insanı olacak, merhamet insanı olacak.

En mühim, ne olacak? Müsterşidi irşâd edecek. Yani irşad… Kendisi yaşayacak, güzel numûne olacak, müsterşidi irşâd edecek, irşad bekleyenleri irşâd edecek.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- diyor ki:

“–Sükûtunuzla da irşâd edin.” diyor.

“–Yâ Halife diyorlar, nasıl sükûtla irşâd edilir?”

“–Hâlinizle de diyor, sözünüzle beraber hâlinizle de irşâd edeceksiniz.” buyuruyor. İmrenecek sizin hâlinize.

Efendimiz’e imrendi halk. Daha peygamberlik gelmeden evvel “el-Emîn, es-Sâdık” dediler. El-Emîn geldi diyorlardı. En doğru insan geldi diyorlardı. En emin insan geldi diyorlardı.

Bir mü’minin de alâmet-i fârikası bu olacak.

“…Sizler yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz…” (Bkz. el-Bakara, 143) buyuruyor. Cenâb-ı Hakk’ın şâhitleri olacak. İslâm’ı temsil edecek. Nâdan, abus, alık bir insan olmayacak.

Diğer husus, farz olan; tevâzû: Alçak gönüllü olacak. Hak karşısında hiçliğini idrâk edecek. Cenâb-ı Hak onu lûtfen insan olarak yarattı. Ne vermişse Cenâb-ı Hak lûtfetti, verdi.

Âyet-i kerîmede:

“Rahmetin tecellî ettiği kullar, onlar yeryüzünde tevâzu ile yürürler (buyruluyor). Câhiller de gelip sataştığı zaman «selâmâ» derler (bir tebessümle geçerler oradan).” (el-Furkân, 63) buyruluyor.

Demek ki bir mü’min, mânen kemâle erebilmek için, -ne olursan ol, ister şeyh ol, mürid ol, başkan ol, ne olursan ol- bir defa bir mü’min, mânen kemâle erebilmek için evvelâ tevâzu sahibi olacak. Baştan tevâzu sahibidir; birtakım merhaleler kateder, -Allah korusun- bir kibir gelir, alt üst olur gider. İşte Bel’am bin Bâurâ, âyet-i kerîmede. Zira kendisini mükemmel kabul edenler, kusur ve eksiklerini düzeltmeye yönelmezler. Çünkü onlar kusurun varlığını kabul etmezler.

Mekke Fethi günü, bir Mekkeli, Efendimiz’in mânevî heybetinden titreyerek huzûruna yaklaştı. Korku ve heyecan içinde titriyordu böyle.

“–Yâ Rasûlâllah! Bana İslâm’ı telkin edin.” buyurdu.

Efendimiz buyurdu:

“–Ben hükümdar değilim, kral da değilim, padişah da değilim, ben senin Mekke’de kuru et yiyen komşunun ben yetimiyim.” (Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64)

Efendimiz böyle. Efendimiz kendisine ait bir şeyi söylemeye mecbur olduğu zaman -Huneyn’de olduğu gibi- o zaman, sayardı Allâh’ın kendisine verdiği nîmetleri, arkasından “lâ fahre” buyururdu. Sayardı, “lâ fahre” buyururdu, “övünmek yok” buyururdu.

Âyet-i kerîme, Kasas Sûresi 83. âyet:

“İşte âhiret yurdu. Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.”

Diğer farz olan husus:

Bir mü’min, “el-Emîn” olacak, “es-Sâdık” olacak. Cenâb-ı Hak Şuarâ Sûresi’nde:

“Şüphesiz ben size gönderilen emin bir peygamberim.” (eş-Şuarâ, 107, 125, 143, 162, 178)

Bir müslüman da elinden, dilinden müslümanların emniyette olduğu, huzur bulduğu bir kişi olacak.

İhlâs olacak. Allah katında amellerin makbûliyetinin asıl şartı ihlâstır. Allah ile kendi arasında olacak. Bir fânîyi ortak etmeyecek. Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. Riyâ oluyor o zaman…