“Gerçek Müʼmin, 6 Korku İçindedir”

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- buyurur:

“Gerçek mü’min (ibadetle, tâatle, muâmelâtla, ahlâkla) 6 korku içindedir (buyuruyor. 6 şeyden korkmalıdır):

Birincisi: Îmânının Allah Teâlâ tarafından alınması korkusu…”

Hafazanallah! Yani son nefesinin iyi olmaması. Allah korusun, bir yanlış bir iş yapar, kayar gider. Son nefes. O da bir sefere mahsus. Onun için Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“…Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

“Kim Allâhʼa yardım ederse, (Allâhʼın dînine yardım ederse, yaşarsa, yaşatırsa) Allah da ona yardım eder. Ayağını kaydırmaz.” (Bkz. Muhammed, 7) buyruluyor.

Demek birincisi, “îmânının Allah tarafından alınması korkusu”. Hiç kimsenin son nefeste teminâtı yok. Peygamberler hâriç, Peygamber Efendimizʼin gösterdiği kişiler hâriç. Kimsenin son nefes teminâtı yok.

Demek ki bütün hayatın son nefes üzerinde yoğunlaşması zarûrî. Onun için her adımımızı attığımızda ayağımızı bir mayın tarlası… Yani bir günah içinde miyiz, değil miyiz? Ağzımızdan, gözümüzden, kulağımızdan bir yanlışlıklar çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Onun dikkati içinde olabilmemiz lâzım.

İkinci korkusu:

“Kıyâmet günü kendisini rüsvây edecek şeylerin melekler tarafından yazılması korkusu.”

Yani dâimâ bir kaset dolduruyoruz. Kaset kıyamet günü açılacak:

“Kitabını oku! Bugün (hesap sorucu olarak sana) nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14) denilecek. En zerreler ortaya çıkacak.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

(“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” [ez-Zilzâl, 7-8])

Üçüncüsü:

“Şeytan -aleyhillâne-ʼnin amellerimizi boşa çıkartması.

Riyâ en başta. Çünkü tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. Cenâb-ı Hak bizden çok amel değil, “اَحْسَنُ عَمَلًا” (el-Mülk, 2) istiyor. “Amelimizin en güzel olmasını.”

Namaz en güzel olacak, ibadet en güzel olacak, ahlâk en güzel olacak, muâşeret en güzel olacak…

Dördüncüsü:

“Ölüm meleği Azrâil ile gaflet içindeyken ve ansızın bir karşılaşmak.”

Ansızın gelip, sen gaflet içindeyken, yanlış bir yer seyrederken, yanlış bir yere bakarken senin rûhunu kabzetmesi.

Beşincisi:

“Dünya ile mağrur olup, âhiretten gâfil kalma korkusu.”

Yani bugün yaparım, yarın yaparım diyen, hattâ uydum kalabalığa deyip sonra kendimi kurtarırım diyenler. Bir de bunun durumu.

Zira Cenâb-ı Hak Müddessir Sûresiʼnde, o, Cehennemʼe girenlerin beşinden biri de, dünyaya mağlup olanlar, nefsine uyanlarla beraber olanlar. (Bkz. el-Müddessir, 43-47)

Altıncısı:

“Çoluk-çocuğuyla fazlaca meşgûliyete dalıp Allah Teâlâ’nın zikriyle yeterince meşgul olamama korkusu.”

Demek ki îtidal üzere bir müʼmin olabilme.

Yine Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- yine buyurur:

“Dört şey vardır ki zâhiri fazîlet, bâtını ise farzdır:

Sâlihlerle oturup kalkmak fazîlet, onlara uymak farzdır.

Kur’ân okumak fazîlet, (Kurʼânʼla istikâmetlenmek) amel etmek farzdır.

Kabirleri ziyaret etmek fazîlet, kabre hazırlanmak farzdır.

Hastayı ziyaret etmek fazîlet, hastadan ibret almak farzdır.” buyruluyor. (İbn-i Hacer, Münebbihât, s. 14)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Amellerin en güç olanı dört haslettir:

  1. Öfkeli anda affetmek.

Bütün cinayetlerin ekserîsi bu öfkeli anda çıkar. Cenâb-ı Hak da gayzlarını/öfkelerini yutanları bildiriyor. (Bkz. Âl-i İmrân, 134) Yani öfkeden vazgeçebilenler. Bu da bir, rûhun kahramanlığı oluyor.

“Amellerin en güç olanı dört haslettir:

  1. Öfkeli anda affetmek.
  2. Muhtaçken cömert davranmak. (Îsar olmuş oluyor.)
  3. Kapalı ve tenha yerlerde nefsin şerrinden korunmak. (O zaman şeytan musallat olur.)
  4. Korktuğu veya bir menfaat umduğu kimseye karşı da doğru söylemek.”

Yamulmamak. Cenâb-ı Hak:

“…O gün, (kıyamet günü) sâdıkların sıdkının fayda verdiği bir gündür…” (el-Mâide, 119) buyuruyor.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İki nîmet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum:

Birincisi, bir kimsenin, ihtiyacını karşılayacağımı ümîd ederek bana gelmesi (o kadar insanların içinde beni seçmesi, bana îtimâd etmesi, bana hüsn-i zanda bulunması), bütün samîmiyetiyle benden istemesidir.

İkincisi de, Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vasıtamla yerine getirmesi yahut benim vasıtamla kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, VI, 598/17049)

Tabi bu, hakîkaten zarûrî bir durumda olan bir kardeş olacak… Birtakım yanlışlara batmış, faize batmış, vesâireye batmış olmayacak.

Bir gün İbn-i Abbas îtikâfa çekilmişti Ravzaʼda. O sırada geldi yanına mahzun birisi oturdu. Mahzun mahzun durdu. Tabi âyet; “…Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273 buyuruyor.

İbn-i Abbas döndü:

“‒Arkadaş! Senin bir derdin var.” dedi.

“‒Evet var.” dedi.

“‒Nedir?” dedi.

“‒Ben (dedi), bir köleyim, borcumu ödeyip hür olmak için gayret ediyorum. Fakat ödeyecek gücüm de kalmadı.” dedi.

“‒Sana yardım edeyim mi?” dedi İbn-i Abbas.

“‒Memnun olurum.” dedi.

Tam çıkarlarken mescidden:

“‒Fakat (dedi), üstad (dedi), itikâftasın (dedi). İtikâftan -mâlum- çıkılmaz mescidden.”

Döndü İbn-i Abbas, Efendimizʼin kabrini göstererek:

“‒Daha yeni yanımızdan ayrılan, rahmet olarak gönderilen şu zâttan duydum ki; bir müʼmin kardeşinin hâcetini gören kimse, şu kadar itikâftan hayırlıdır.” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Şuab, III, 424-425)

Tabi bugün de önümüzde bu çok fazlasıyla var. İşte buraya ilticâ eden kardeşlerimiz!.. Biz öyle olabilirdik, onlar da bizim gibi olabilirdi.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- “üç kişiden sakın” diyor, “sakın bunlarla istişâre etme” diyor, “bunlarla dostluk kurma” diyor.

Birincisi:

“Seni yoksulluğa düşmekle korkutarak iyilik yapmana mânî olan cimriyi.”

“Aman sonra hiçbir şeyin kalmaz. Ele ayağa düşersin…” vs. diye cimriliğe teşvik eden kimse. Hâlbuki insan cömert oldukça, merhametli oldukça Cenâb-ı Hak da ona bire on, bire yedi yüze kadar ihsân ediyor.

İkincisi:

“Büyük işler karşısında azmini kıracak korkağı.”

Bununla da istişâre etme, korkakla da.

Üçüncüsü:

“Gözünü hırs bürümüş, muhteris kimseleri de istişâre heyetine alma!” buyuruyor.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Sâlih ve sâdık insanlarla beraber olun, onlarla oturup kalkın ki; (onların karakter ve şahsiyeti sizlere sirâyet etsin.) İnsanlar hayatta iken sizleri özlesinler, vefat ettiğinizde de sizlere hasret duysunlar.”

Zira Cenâb-ı Hak sevdiği kulu sevdiriyor. İşte ashâb-ı kirâm, işte evliyâullah, işte Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri. Cenâb-ı Hak seviyor, sevdiriyor. Bizim günde kaç ziyaretçimiz var, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleriʼnin, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârîʼnin günde kaç ziyaretçisi var? Cenâb-ı Hak seviyor, sevdiğini sevdiriyor.

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur, evliyâullahtan:

“Allah -celle celâlühû- sizi dünyaya tertemiz getirdi, tertemiz doğdunuz; siz de O’nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz!”

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89]) buyuruyor.

Tertemiz, berrak, şeffaf, yağmur suyu gibi tertemiz bir kalp istiyor Cenâb-ı Hak huzuruna. İbâdetlerle, tâatlerle vs. ile Cenâb-ı Hakkʼın cemâlî sıfatlarıyla kalp müzeyyen olacak, o şekilde bir son nefes verilecek.

“Allah sizi dünyaya tertemiz olarak getirdi; siz de O’nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz!” buyuruyor.

Yine Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri kendi, o zamanki mıntıkasını bildiriyor:

“Türkistan’dan Şam’a kadar birinin par­mağına batan diken benim parmağıma batmıştır. (Bir merhamet…) Birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır, bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.”

Demek ki diğergâm bir müʼmin olabilmek. Yine, dindeki yamulmalar:

“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz (buyuruyor):

  1. Dünya hırsına kapılmış âlim.

(Yani ilmiyle amel etmiyor, takvâdan uzak, muhteris. Âyette “ثَمَنًا قَلِيلًا” buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 41, 79, 174; Âl-i İmrân, 77, 187, 199…) “Az bir dünyalık karşısında” bir takvâ hayatını yaşamaz.)

  1. (Dinî ) ilim(ler)den mahrum ham sofu!”

(Hem dînî ilimlerden mahrum, hem de kendine göre fetvâlar veriyor.)

Yine Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri:

“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”

Bir taraftan namaz kılıyor, bir taraftan Cehennem hasletleri var, olmuyor!

Yine buyuruyor:

“Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!”

Seyyid Emîr Külâl Hazretleriʼnden:

“Geceleri ibadetle geçirseniz ve açlıktan beliniz bir tel gibi incelse, lokma ve hırkanız helâl olmadığı müddetçe maksada ulaşamazsınız!”

İllâ helâl gıda. Bilhassa bu zamanda…

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri; intisâbının ilk yıllarında, nefsini terbiye edip gurur ve kibrin zıddı olan hiçlik hâline ulaşmak için, hasta ve muzdarip insanlara (bir. İki;) sâhipsiz, yaralı hayvan­lara hizmet etmiş, onlara sâhip çıkmış, hattâ insanların geçeceği yol­ları temizleyerek tam yedi sene kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşadı.

Yine şöyle devam ediyor:

“Üstâdımın bana emrettiği her ameli, büyük bir sadâkatle yerine getirdim. O amellerden her birinin kendi ahvâlim üzerindeki neticelerini de müşâhede ettim.”

Yani en çok mânevî merhalelere de bu hizmet hâlinde iken nâil oldum.

Bu nasıl bir hizmet? Riyâsız bir hizmet. “Lillâh” bir hizmet. “Allah için” bir hizmet. Hâlıkʼın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakabilme. Beni yaratan Allah, o mahlûkâtı yaratan Allah, aynı Allah. Benim vazifem de; Allah bana güç-kuvvet verdi, imkân verdi, ona hizmettir.

“En büyük merhaleleri, bu hâli, 7 sene bu hâlimdeyken aldım.” buyuruyor.

İmâm-ı Rabbânîʼden bir şey var. Tabi, avamda, halkta bâzı şeyler mubahtır. Fakat bunlar havâsta, Allâhʼın yüksek kulları, bunları kerahat olarak görürler.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor:

“Bir defasında gaflete düşerek abdesthaneye sağ ayağımla girdim. (Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün birçok mânevî hâllerden mahrum kaldım.”

Demek ki zirveye doğru çıktıkça, hassâsiyetler artıyor. Avam için mubah olan hâller, Hak dostları için kerahat oluyor.

Abdullah Dehlevî Hazretleri buyuruyor:

“Cihan bağına gül toplamak için geldik (ibâdetler, tâatler, feyizler, bunlarla Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmak için). Cihan bağına gül toplamak için geldik ama diken hamallığı yapıyoruz.”

Yani Hakkʼa râm olacağımız yerde birtakım nefsânî arzuların peşindeyiz. Yani bu cihanda takvâ ile Hakkʼa dost olmak gibi muhteşem bir saâdet hazinesi varken, o saâdet hazinesine arkamızı dönüyoruz, nefsin süflî arzuları peşinde sürünmek durumundayız. Bu da ne kadar hazin bir hadise diyor.

“Nefsinin arzularına tâbî olan kişi, nasıl Allâh’a kul olabilir?!”

Muhammed Esʼad Erbilî Hazretleri, talebelerinden birine yazdığı mektupta şöyle ifadesi var:

“Cenâb-ı Hak, (oğlum) kalp gözünüzü nurlandırsın! Nasıl ki gül yaprağının her noktasında gülsuyu mevcut ise, aynen onun gibi sizin kıymetli vücudunuzun her zerresini de muhabbet ve dâimî zikrin hoş kokusuyla güzelleştirsin!..”

Yine devam ediyor:

“Aşk gülistânının yolunda dikenden korkulmaz!..”

(Aşk gülistânının yolunda dikenden, yani iptilâlardan korkulmaz!)

“…Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım!”

(Yani her iptilâya sabrederek mâneviyat goncalarını toplarım.)

“Dervişlik bostanında ıztıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam rüyamda Gül’ü görürüm!”

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6]) Her zorluktan sonra kolaylık gelir, huzur hâli gelir.

Yine buyuruyor Esʼad Erbilî Hazretleri:

“Allah katında kulların mahrûmiyetine sebep olan günahların birisi hattâ birincisi, kendinde bir varlık görmek, yani enâniyettir.”

Dâimâ “Sen yâ Rabbi!” diyecek.

Âyette:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

(“Rabbini hamd ile tesbîh et ve Oʼndan mağfiret dile.” [en-Nasr, 3]) buyruluyor.

Muvaffak oldun, Cenâb-ı Hakkʼı hamd ile tesbih edeceksin. Yine Cenâb-ı Hakkʼın seni bu gafletine karşı verdiği bu nîmet için, gafletinden dolayı istiğfâr edeceksin.

Yine Esʼad Erbilî Hazretleri buyuruyor, bir misal veriyor, dünyadan ukbâya geçiş hâline:

“Kiracıların bir evden diğerine taşınırken bütün eşyâlarını beraberlerinde götürüp, sevdikleri mallardan hiçbir şeyi bırakmadıkları mâlûmdur. (Hiçbir eşya bırakmaz, bütün malını taşır.) Hâl böyle iken, insanların, her şeye muhtaç oldukları kabir evine giderken sevdikleri eşyâlarından kısmen olsun bir şeyi beraberlerinde götürmemeleri (onu dünyada bırakmaları, yani infâk edip kendilerinden önce âhirete göndermemeleri), gerçekten hayret verici, ne hazin bir şeydir.” buyuruyor.