Yıl: 2010 - Ay: Ekim- Sayı: 49 |
Efendim; nüzûlünün 1400. yılında yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî yönleri hakkında bizleri aydınlatır mısınız?
Kur’ân-ı Kerîm; Cenâb-ı Hakk’ın kelâmda tecellî eden bir beyan mûcizesi ve Oʼnun beşeriyete gönderdiği en büyük hediyesidir. İnsanı hakka, hayra, güzel ahlâka, kulluk idrâkine, hülâsa ebedî saâdete davet eden öğütler, emirler ve nehiyler mecmuasıdır.Bu yönüyle o, kıyâmete kadar bütün insanlık için derin bir tefekkür ufku, kanayan ruhlara şifâ, yorgun gönüllere safâ bahşedecek olan ilâhî bir hikmet menbaıdır. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Nisan Sayı: 43 |
Efendim, eserlerinizde sıkça kullandığınız “ilâhî kudret akışları” ifâdesiyle kastettiğiniz mânâyı biraz açar mısınız?
İnsan, mahlûkâtın en mükerremi olarak yaratılmış ve ilâhî imtihan îcâbı dünyaya gönderilmiştir. Bu hikmetin farkında olarak yaşayabilmesi ve güzel bir kullukla Rabbine dönebilmesi için de ona, Peygamberler ve Kitaplar ihsân edilmiştir. Ayrıca içinde yaşadığı kâinat da Cenâb-ı Hakk’ın esmâ tecellîlerinden ibâret olduğu için; eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal vesîlesiyle ayrı bir Hakk’a vuslat yolu kılınmıştır.
Hiç şüphesiz kâinatta mikrodan makroya kadar her varlık, Yüce Rabbimizin sonsuz kudret ve azametini hatırlatmaktadır. Her zerre, diri bir kalbe sahip insan için ilâhî kudret tecellîlerini aksettiren bir ayna mesâbesindedir. Bizim, “ilâhî kudret akışları” sözünden maksadımız da, Rabbimizin kâinat aynasında sergilediği; varlığını, birliğini, kudret ve azametini telkin eden bütün tecellîlerdir.
Meselâ her an kader çizgileriyle bambaşka bir güzelliğe bürünen, üzerimizde muhteşem bir billur avize gibi asılı duran yıldızlar… |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Mart Sayı: 42 |
Efendim, kâinat kitabında sergilenen ilâhî sır ve hikmetleri kâmil mânâda okuyabilmek için, hangi hususta derinleşmek lâzımdır?
Kâinat, sonsuz ilâhî güzelliklerin menbaından taşan tecellîler sergisidir. İnsan denilen muammâ da, ilâhî neşve ve güzelliklerin kâmil bir tecellîsidir. Gören gözler, duyan kalpler, yeryüzünde ilâhî azamet ve kudret akışlarından başka bir şey duymaz ve görmezler. İnsanı, bu yüksek kalbî kıvâma ulaştıracak olan en büyük vâsıta ise, tefekkürdür. Zira Hakk’ın azametini tefekkür, hakîkate ulaşmanın yegâne vâsıtası, tâbiri câizse şah damarıdır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkâta kendi ihtiyâcına göre bir tefekkür kâbiliyeti ihsân etmiştir. İnsanların ve cinlerin dışındaki mahlûkâtın tefekkür kâbiliyetleri, basit bir şekilde hayatlarını sürdürmeye kâfî gelen “sevk-i tabiî”ler hâlindedir. Yavrusuna muhabbetle besleyip büyütmek ve kendisini tehlikelerden muhâfaza etmek gibi. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Şubat Sayı: 41 |
Efendim, bitmek bilmeyen nefsânî arzu ve ihtirasların esâreti altında gâfilâne bir hayata dalıp ebedî istikbâli mahvetmemek için, bilhassa ölüm muammâsıyla ilgili neler tavsiye edersiniz?
Ölüm, hayatın yüzüne tutulmuş bir istikbal aynasıdır. Henüz hayatta iken ölüm ışığının girmediği kalpler, güneşten mahrum vîrâneler gibidir. Peygamber Efendimiz r’in:
“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” tâlîmâtı, bizlere, en çetin bir geçit olan mezar âlemini ve kıyâmet infilâkını her fırsatta dü-şünerek, hâlimize çeki-düzen verme yolunda çok ciddî bir îkaz mâhiyetindedir.
Kâinattaki her varlık kendi üzerinde kıyâmet mührünü sergilerken, varlık-ların en mükerremi olan insanoğlunun; «Aman canım, nasıl olsa daha önümde uzun bir zaman var, bu gün günümü gün edeyim, vur patlasın, çal oynasın…» terâneleri ile ölümü ve sonrasındaki çetin âhiret hesâbını kendine uzak görmesi, ne hazin bir aldanış ve ne büyük bir gaflettir. Hâlbuki ölüm meleği, herkesi meçhul bir anda ziyaret edecek ve can kuşunu ten kafesinden uçuracaktır. |
|
|
|
Yıl: 2010 - Ay: Ocak- Sayı: 40 |
Efendim, günümüzde yaşanan iktisâdî buhranlar, artan işsizlik vs. pek çok insanı geçim sıkıntısıyla baş başa bırakıyor. Buna mânevî eğitim noksanlığı neticesindeki rûhî açlık da eklenince, “maîşet” ve “rızık” konusu en mühim kaygı ve endişe sebebi oluyor. Bu hususta neler tavsiye edersiniz?
Rızık ve ecel, âdeta kader âilesinin ikiz ve sır kardeşleridir. Rızık, daha anne karnında iken başlar ve Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği ecel vakti gelene kadar da devam eder. Rızık devam ettiği müddetçe de kimsenin eceli gelmez.
Rabbimiz, yarattığı her mahlûka bir müddet yaşama hakkı vermiş, “ömür” denilen bu müddet içinde onların rızıklarını da tâyin buyurmuştur. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allâh’a ait olmasın. O, her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emâneten konulacakları yeri de bilir…” (Hûd, 6) |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Haziran - Sayı: 33 |
|
GENÇ:Efendim, vefâ nedir? Bir mü’minin gönül dokusunda vefânın yeri ne olmalıdır?
Osman Nûri TOPBAŞ: Muhabbet, dostluk ve bağlılıkta sebat, ahde riâyet ve verilen sözde durmak demek olan vefâ, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en ehemmiyetlisidir. Çünkü her insan, imtihan edilmek üzere geldiği bu dünyâda, ruhlar âleminde vermiş olduğu söze sadâkatini ispât ettiği taktirde, hayatını mü’min olarak yaşar.
Pek tabîdir ki bir kerpiç parçasından hiç kimse vefâ beklemez. Vefâ, insana yakışan ve insana has bir haslettir. Bir mü’minin şahsiyet inşâsında, gönül dünyâsının olmazsa olmaz temel direklerinden biridir.
Peki bir mü’min, kime karşı vefâ sâhibi olmalıdır?
Hiç şüphesiz, öncelikle kendisini yoktan vâr ederek ona îmân nimetini lutuf ve ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a karşı vefâ sâhibi olmalıdır. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Mayıs - Sayı: 32 |
|
GENÇ: Efendim, eserlerinizde hikmetli söz ve hikâyelerinden sık sık misaller verdiğiniz Şeyh Sâdî-i Şîrâzî kimdir? Hakkında kısa bir mâlûmat vererek, gönle şifâ kıssalarından birini anlatır mısınız?
Osman Nûri TOPBAŞ: Asıl adı Müslihuddîn Şeyh Sâdî’dir. 1193’te (h. 589) Şiraz’da doğmuş ve 1292’de (h. 691) yine orada vefât etmiştir. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin halîfelerinden birinin talebesi olarak yetişmiş ve onun himâyesinde kemâle ermiştir.
İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerdendir.Bir peygamber âşığı olarak on dört kez hacca gitmiş, Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara iştirak ederek cihâd etmiştir. Şeyh Sâdî’nin en meşhur iki eseri, Bostan ile Gülistan’dır. Bu eserlerinde, aynen Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’sinde yapmış olduğu gibi mücerred hakîkatleri her kademedeki insanın anlayabileceği tarzda müşahhas misallerle an-latmıştır. İslâm ahlâkının inceliklerini bizzat yaşayıp eserlerine de aksettiren Şeyh Sâdî, bilhassa Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı olan şefkat ve merhamet üzerinde büyük bir hassâsiyetle durmuştur. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Nisan - Sayı: 31 |
|
Durmadan tevbesini bozan birisi ne yapmalıdır?
Tekrar tekrar tevbeden dönmek, âhiret hayatını karartacak bir âfettir. Bu nevî tevbeye muhtaç tevbelerden Allâh’a sığınmak gerekir. Tevbenin birtakım kabul şartları vardır: |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Mart - Sayı: 30 |
|
Bir sanatkâr, yaptığı sanat eserini; bir mûcid, îcâd ettiği makineyi arzu ettiği şekilde planlayıp biçimlendirir ve onu en iyi kendisi tanır. Ayrıca her sanatkâr, eserine koyduğu imzâsıyla da dâimâ hatırlanmak, ismini yâd ettirmek ister. Hâl böyle iken mikro âlemden makro âlemlere, atomdan galaksilere kadar bütün kâinâtı yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı varlıkları, kendisini periyodik olarak zikredecek şekilde tan-zîm etmesi kadar tabiî bir şey olamaz.
Cenâb-ı Hak, yarattığı canlı-cansız bütün varlıklara kendisini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiştir. Bütün varlıklar, yaratılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûrette Rab’lerini tanırlar ve O’nu zikrederler. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Şubat - Sayı: 29 |
|
İnsanlığın ilim diye bugüne kadar övüp durduğu şey, ekseriyetle eşyanın bilgisini zihne nakletmekten ibâret kalmıştır. Hâlbuki bir ambarda üst üste eşya yığmak gibi bilgileri zihinde istiflemek, onların ziyan edilmesinden başka bir şey değildir. Zîrâ ilmin safhaları vardır ve onun ilk safhasında kalarak o bilgileri nefsânî menfaatlere alet etmek veya onun zâhirine, yâni kabuğuna takılıp kalmak, kişiyi gerçek huzur ve saâdete ulaştıramaz. |
|
|
|
|