Yıl: 2009 - Ay: Haziran - Sayı: 33 |
|
GENÇ:Efendim, vefâ nedir? Bir mü’minin gönül dokusunda vefânın yeri ne olmalıdır?
Osman Nûri TOPBAŞ: Muhabbet, dostluk ve bağlılıkta sebat, ahde riâyet ve verilen sözde durmak demek olan vefâ, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en ehemmiyetlisidir. Çünkü her insan, imtihan edilmek üzere geldiği bu dünyâda, ruhlar âleminde vermiş olduğu söze sadâkatini ispât ettiği taktirde, hayatını mü’min olarak yaşar.
Pek tabîdir ki bir kerpiç parçasından hiç kimse vefâ beklemez. Vefâ, insana yakışan ve insana has bir haslettir. Bir mü’minin şahsiyet inşâsında, gönül dünyâsının olmazsa olmaz temel direklerinden biridir.
Peki bir mü’min, kime karşı vefâ sâhibi olmalıdır?
Hiç şüphesiz, öncelikle kendisini yoktan vâr ederek ona îmân nimetini lutuf ve ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a karşı vefâ sâhibi olmalıdır. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Mayıs - Sayı: 32 |
|
GENÇ: Efendim, eserlerinizde hikmetli söz ve hikâyelerinden sık sık misaller verdiğiniz Şeyh Sâdî-i Şîrâzî kimdir? Hakkında kısa bir mâlûmat vererek, gönle şifâ kıssalarından birini anlatır mısınız?
Osman Nûri TOPBAŞ: Asıl adı Müslihuddîn Şeyh Sâdî’dir. 1193’te (h. 589) Şiraz’da doğmuş ve 1292’de (h. 691) yine orada vefât etmiştir. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin halîfelerinden birinin talebesi olarak yetişmiş ve onun himâyesinde kemâle ermiştir.
İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerdendir.Bir peygamber âşığı olarak on dört kez hacca gitmiş, Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara iştirak ederek cihâd etmiştir. Şeyh Sâdî’nin en meşhur iki eseri, Bostan ile Gülistan’dır. Bu eserlerinde, aynen Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’sinde yapmış olduğu gibi mücerred hakîkatleri her kademedeki insanın anlayabileceği tarzda müşahhas misallerle an-latmıştır. İslâm ahlâkının inceliklerini bizzat yaşayıp eserlerine de aksettiren Şeyh Sâdî, bilhassa Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı olan şefkat ve merhamet üzerinde büyük bir hassâsiyetle durmuştur. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Nisan - Sayı: 31 |
|
Durmadan tevbesini bozan birisi ne yapmalıdır?
Tekrar tekrar tevbeden dönmek, âhiret hayatını karartacak bir âfettir. Bu nevî tevbeye muhtaç tevbelerden Allâh’a sığınmak gerekir. Tevbenin birtakım kabul şartları vardır: |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Mart - Sayı: 30 |
|
Bir sanatkâr, yaptığı sanat eserini; bir mûcid, îcâd ettiği makineyi arzu ettiği şekilde planlayıp biçimlendirir ve onu en iyi kendisi tanır. Ayrıca her sanatkâr, eserine koyduğu imzâsıyla da dâimâ hatırlanmak, ismini yâd ettirmek ister. Hâl böyle iken mikro âlemden makro âlemlere, atomdan galaksilere kadar bütün kâinâtı yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı varlıkları, kendisini periyodik olarak zikredecek şekilde tan-zîm etmesi kadar tabiî bir şey olamaz.
Cenâb-ı Hak, yarattığı canlı-cansız bütün varlıklara kendisini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiştir. Bütün varlıklar, yaratılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûrette Rab’lerini tanırlar ve O’nu zikrederler. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Şubat - Sayı: 29 |
|
İnsanlığın ilim diye bugüne kadar övüp durduğu şey, ekseriyetle eşyanın bilgisini zihne nakletmekten ibâret kalmıştır. Hâlbuki bir ambarda üst üste eşya yığmak gibi bilgileri zihinde istiflemek, onların ziyan edilmesinden başka bir şey değildir. Zîrâ ilmin safhaları vardır ve onun ilk safhasında kalarak o bilgileri nefsânî menfaatlere alet etmek veya onun zâhirine, yâni kabuğuna takılıp kalmak, kişiyi gerçek huzur ve saâdete ulaştıramaz. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Ocak - Sayı: 28 |
|
Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsan kendisini en doğru şekilde son nefesinde tanır. O anda güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün bir ömrü, kalp gözünün önünde sergilenir. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi de inemez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı derin bir pişmanlık iklimine sokar. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur. |
|
|
|
Yıl: 2008 - Ay: Aralık - Sayı: 27 |
|
Milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini kendi bünyelerine has “kültür” değerleriyle devâm ettirebilirler. Millî kültürümüzün âdeta teme-lini de din, dil ve tarih şuuru oluşturur. |
|
|
|
Yıl: 2008 - Ay: Kasım - Sayı: 26 |
|
Nefs; içimizdeki bütün kötü isteklerdir, süflî arzulara duyulan meyildir. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran bütün şeytânî hisler, nefsten ibârettir. Meselâ, iki parmağımızı iki gözümüzün üzerine koyalım, hiçbir şey görebilir miyiz? İşte nefis, bu şekilde kalbi yüce hakîkatlere âmâ eden süflî arzular engelidir. |
|
|
|
Yıl: 2008 - Ay: Ekim - Sayı: 25 |
|
Dostluk; sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Gerçek dostlar arasındaki muhabbet, fizikteki birleşik kaplar misâli, his ve fikirlerde aynîleşmeyi sağlar. Zîrâ gerçek dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattı gibidir. Bu cereyanla, yâni muhabbet akışı ile, dostların her hâli birbirine sirâyet eder.
|
|
|
|
Yıl: 2008 - Ay: Eylül - Sayı: 24 |
|
Kâinât’ın Efendisi’nden gayri bütün peygamberlerin me’mûriyetleri, belli bir zaman ve mekân ile sınırlı kalmıştır. Hâlbuki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bi’setinden (gönderilişinden) kıyâmete kadar bütün zaman ve mekânları tedvîre yâni idâre etmeye memur olduğundan O’nun bütün davranışları, en cüz’î ve mahrem teferruatına kadar sahîh bir rivâyetle bize kadar intikâl etmiştir. Bu rivâyetler dünyâ durdukça bâkî kalacaktır. Bunun sebebi hiç şüphesiz, O’na tahsîs edilmiş olan “âhirzaman”ın bütün insanlarına O’nun bir “üsve-i hasene”, yâni mükemmel bir örnek olmasını temin gibi bir murâd-ı ilâhîdir.
|
|
|
|
| << Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >>
| 18 sonuçtan 1 - 10 arası gösteriliyor
|
|
|