Farz Namazları Cemeatle Kılmalıyız – Nafilelerle Rabbimize Yaklaşmalıyız

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

FARZ NAMAZLARIMIZI CEMAATLE KILMALIYIZ

NÂFİLELERLE RABBİMİZE YAKLAŞMAYA ÇALIŞMALIYIZ

Yine Cenâb-ı Hak; “kul, nasıl Cenâb-ı Hakʼla dost olacak”? Hadîs-i şerîf:

“…Kulum Bana, farzlara ilâveten nâfilelerle yaklaşır (buyuruyor). Nihâyet Ben onu severim. Kulumu da sevince Ben onun gören gözü, işiten kulağı, akleden kalbi olurum…” buyuruyor. (Buhârî, Rikāk, 38)

Bir dostluğun şartı da demek ki farzların dışında sünnet ve nâfilelerle kulluğumuza devam edebilme. Farz namazlarımızı cemaatle kılmamız lâzım. Onun yanında işrak namazı var kılabilirsek, duha namazı var kılabilirsek, evvâbîn namazı var akşam namazından sonra, teheccüd namazı var, hüsuf-küsuf namazı var, hâcet namazı var, vudû namazı var/abdest namazı var. Onun yanında bâzı nâfile namazlar da var. Bu, Efendimizʼin hep hayatında bu vardı.

Cenâb-ı Hak; “Nâfilelerle Bana yaklaşır.” buyuruyor. “Gören gözü, işiten kulağı olurum.” buyuruyor. Demek ki kalp hassaslaşıyor.

Yine Efendimiz buyuruyor hadîs-i şerîfte, bu da çok ibretli bir hadîs-i şerîf:

“Bir kişi doğduğu günden ihtiyarlayıp vefat ettiği güne kadar, Allah rızâsını kazanma uğrunda yüz üstü yerlerde sürünse (yani her türlü meşakkate ve fedakârlığa katlansa) kıyamet günü yine bu yaptığını az görür.” (Ahmed, IV, 185) Keşke daha öteye gitseydim, der.

Yine Cenâb-ı Hak, ölüm ânını bildiriyor Münâfikûn Sûresiʼnde:

“…Yâ Rabbi! Beni yakın bir vakte kadar ömrümü tehir etsen de sadaka versem ve salihlerden olsam demeden evvel (Rabbimiz) infâk edin…” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

(“Fakat îman edip sâlih amel işleyenler için, eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” [et-Tîn, 6]) buyuruyor.

Güç-kuvvet yerindeyken nâfilelere dikkat ettik. Güç-kuvvet kesildi, yolculuk oldu, hastalık oldu, ihtiyarlık oldu, tâkatsizlik oldu, bu nâfilelere devam edemedik; Cenâb-ı Hak:

فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

(“…Eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” [et-Tîn, 6]) buyuruyor.

Yine aynı, o güç-kuvvet zamanında yaptığımız nâfile ibadetleri yapamadığımız zaman da Cenâb-ı Hak yapmış gibi ecir veriyor -inşâallah-.

Velhâsıl Ramazân-ı Şerîfʼi senede bir uğrayan ve sadece geldiğinde memnun edilmesi icâb eden bir misafir olarak görmemek lâzım. Yani bunu 11 aya da teşmil etmenin gayreti içinde olmak. Çünkü az da olsa devamlısı, Efendimiz buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 28)

Bir de;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sahâbe hep, Efendimizʼle her an beraber olmak istedi. Biz de Efendimizʼle kıyamet günü beraber olmak istiyor muyuz?

İstiyorsak;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

Oʼna benzemeye çalışmalıyız hayatın her safhasında.

Kurʼân-ı Kerîmʼde, kardeşler, Cenâb-ı Hak bizden nasıl istiyor? Dâruʼs-Selâmʼa dâvet ediyor. 258 yerde “takvâ” geçiyor, muhtelif kalıplarda. Yani kendimizi, nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirmek, kendimizi dâimâ ilâhî kameranın, ilâhî müşâhedenin altında olduğumuzu idrak hâline gelebilmemiz. Bu, 258 yerde geçiyor, muhtelif kalıplarda.

Yine Kurʼân-ı Kerîmʼde 194 yerde “ihsan” geçiyor. Yani “muhsin” olabilmek. İhsân eden, ikram eden, tevzî eden bir kul olabilmek. Kendimizi -Cibril Hadîsi- ilâhî müşâhedenin altında olan bir kul olarak, o hâle gelebilmek.

31 yerde “ihlas” geçiyor. “Muhlis” olabilmek.

İblis de diyor; “Ben (diyor), önden gireceğim, arkadan gireceğim, yandan gireceğim, süslü göstereceğim. Fakat muhlesînʼe tesir edemem (diyor). Allâhʼın, ihlâsını koruduklarına tesir edemem.” diyor. (Bkz. el-A‘râf, 17; el-Hicr, 39-40; Sâd, 82-83)

Velhâsıl, benzer, yine Âişe Vâlidemizʼden çok rivâyetler var. Bu, nasıl Efendimizʼin hayatının ne şekilde bir ibadetle, muâmelâtla, güzel ahlâkla (yaşadığına dâir) sayısız misaller var.

Yine Cenâb-ı Hak benzer olarak Zâriyat Sûresiʼnde:

“Onlar (diyor), geceleri pek az uyurlardı.” (ez-Zâriyât, 17) Kimler bu?

“Allâhʼa isyandan sakınanlar, Rabʼlerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklardır (bunlar). Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.” (ez-Zâriyât, 15-16)

Kim bu güzel davrananlar? Birincisi:

“Geceleri pek az uyurlardı.” (ez-Zâriyât, 17)

Seher vakitlerinde:

وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Seher vakitlerinde istiğfâr ederlerdi.” (ez-Zâriyât, 18)

Ondan sonra:

وَفِى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

Mallarında kendilerini arz edenlere, durumunu anlatanlara, iffeti dolayısıyla kendini muhâfaza edenlere, anlatamayanlara, onları sen bulup onları şey yapacaksın.

اَلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Hâlini arz eden ve hâlini arz edemeyenlerin hakkı vardır servetinde.” (ez-Zâriyât, 19) buyruluyor.

Yani senin ortağın olmuş oluyor. اَلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ Senin ortağın olmuş oluyor. “Onun mâlum olan hakkı vardır.” buyuruyor. Kim bu? Allâhʼa isyandan sakınanlar. Hâlini arz edenler zaten hâlini arz eder, onun hâlini alâ kaderiʼl-imkân hâlletmeye çalışırsın. Fakat hâlini arz edemeyenleri, sen gidip bulacaksın.

Yine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Siz (sadakalarınızı, zekâtlarınızı), kendilerini Allâhʼa adayanlara verin. Onlar iffetleri dolayısıyla kendilerini açıklamaz, onları herkes zengin zanneder, sen onları (Cenâb-ı Hak buyuruyor) sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) diyor.

Öyle bir berrak bir vicdan olacak ki; sen onları sîmâlarından tanıyacaksın. Kalbin röntgen hâline gelecek. İşte Cenâb-ı Hak tekâmül etmiş bir yürek istiyor. اَلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Kesin olarak inananlara yeryüzünde âyetler vardır.” (ez-Zâriyât, 20) buyuruyor. Her şey bir ibret. İşte;

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

İbret olmayan, insana ders vermeyen, şu kâinatta hiçbir hâdise yok. Kendi yaratılışına bak. Evlâdının dünyaya gelmesine bak. Bir ağacın bir çekirdekten çıkan bir ağacın verdiği meyveye bak. Ağaç ne verdiğini biliyor mu?

Sâdî-i Şîrâzî buyuruyor ki:

“Akıllılar için tek bir yaprak, mârifetullâha bir divandır. -Af edersiniz- ahmaklar için bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.”

Yine bir mütefekkir:

“Âkıller için her şey seyr-i bedâyî, ahmaklar için yemekle şehvet.” buyuruyor. Seyr-i bedâyî, her şey hikmet. Bir çiçek görüyorsun; Cenâb-ı Hak niye bu çiçeği?.. Yukarıdaki yıldızlarda bir çiçek yok. Allah senin için bu çiçeği verdi. Bu kara toprak nasıl bunun desenini, rengini, şeklini, boyasını, kokusunu tanzim etti? Bunu toprak mı tanzim etti?

Velhâsıl kalp her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakkʼı hatırlayacak. Kalp her gördüğü şeyde. Göz, gözlük olacak, kalp görecek. Kalp, orada Cenâb-ı Hakʼla buluşacak.

“Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?” (ez-Zâriyât, 21) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Şu içimizdeki cihazlar… Yemek yiyoruz; nereden, ne geçiyor? Nasıl birbirine bağlantılı çalışıyor? Kalbe o enerji nasıl geliyor? Ne tatil, ne cumartesi, ne pazarı var! Devamlı kalp çalışıyor. (Cenâb-ı Hak) ne kadar ömür vermişse. Devamlı, hiç tatili yok. Nasıl o kalp pompalıyor bütün vücuda? Nasıl o akciğerler onu temizliyor? Nasıl o böbrek, nasıl o iyi kötüyü birbirinden ayırıyor, süzüyor, öbürünü içeri veriyor? “…Görmüyor musunuz?” (ez-Zâriyât, 21) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

“Semâda da rızkınız ve size vaad edilen başka şeyler vardır.” (ez-Zâriyât, 22) buyuruyor.

Bak semâya: Cenâb-ı Hak yağmur veriyor. Bütün ölmüş toprağı canlandırıyor. Güneş veriyor. Işınlarıyla, sıcaklığıyla canlandırıyor.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Yerin ve göğün Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.” (ez-Zâriyât, 23) Mutlakâ bunlar gerçektir buyuruyor.

Mevlânâ da diyor ki; “Hamdım, piştim ve yandım.” diyor bu tecellîler şeyinde…

Esʼad Erbilî Hazretleri:

Tecellâ-yı cemâlinden Habîbʼim nevbahar ateş,

Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hâk ü hâr ateş…

Öyle bir yanış ki bu yanıştan diyor, aksinden diyor, bütün her şey ateş kesildi diyor. O tatlı su bile ateş kesildi diyor.

Fuzûlî; bu gözden akar diyor; “Habîbim fasl-ı güldür, akarsular bulanmaz mı?” diyor. Bu diyor, bu kadar diyor, dereler, nehirler vs. akıyor diyor. Yâ Rabbi diyor, bu azamet-i ilâhiyyeden, bu tecellîden, bu Allah Rasûlüʼne olan aşkından, bunlar bulanmadan nasıl akıyor diyor. Velhâsıl bizden dâimâ duygulu bir yürek isteniyor.

Cenâb-ı Hak, benzer bir:

“Birbirlerine gösterilirler (buyuruyor. Fakat herkes kıyamet günü kendi derdinde). Günahkâr ister ki (diyor, mücrim;) o günün azâbından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm âilesini, yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de o tek (bir günün şerrinden) kendini kurtarsın.” (el-Meâric, 11-14)

Cenâb-ı Hakkʼın, Hak… O bir günün şerrinden kurtulması için, mümkün olsa tabi, Cenâb-ı Hak bir kıyas bildiriyor burada. Mümkün olsa her şeyini verse ve kurtulsa.

“Fakat ne mümkün!..” (el-Meâric, 15) buyuruyor.

“…Bilinmeli ki o Cehennem bir ateştir, derileri kavurup soyar.” (el-Meâric, 15-16) Deriler kavrulup soyulur.

“Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine Cehennem) çağırır.” (el-Meâric, 17-18)

O serveti kim verdi? Nereden kazandın? Onu sen nereye harcıyorsun?

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.” (el-Meâric, 19) buyuruyor. Düşünmez mi; Allah bunu bana niye verdi? Ben nerede harcıyorum?

Yine buna benzer âyette:

“Gözler konuşacak” diyor. (Bkz. Fussilet, 20) Allah sana bu gözü niye verdi? Bana bu gözü niye verdi? Bu gözü ben nerede kullandım?

Bazı hayvanlara hiç göz vermiyor. Solucanın gözü yok. Yarasanın gözü yok. Bazı kişileri Cenâb-ı Hak âmâ olarak dünyaya gönderiyor. Onlar mâzur, kurtuluyor. Sana göz verdi, gözünü sen nerede kullanıyorsun? Hangi filmleri seyrediyorsun?

Orada ilâhî ekranda;

اِقْرَاْ كِتَابَكَ

(“Kitabını oku!..” [el-İsrâ, 14])

Onu seyredeceksin. Kulakların neyi dinliyor? Neden kulakların istifâde ediyor? Hayır mı, şer mi?

“Deriler konuşacak” buyruluyor. (Bkz. Fussilet, 20)

Velhâsıl;

“Gerçekten insan pek hırlı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkân verildiğinde de pinti kesilir.” (el-Meâric, 19-21) buyruluyor.

Bir dermansız bir hastalığa dûçâr olsa, deseler ki bu hastalıktan kurtulmak için bütün servetini ver deseler, bir an gözünü kırpmadan verir. Fakat sağlamken o pinti kesilir.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

“Onlar ki namazda dâimdirler.” (el-Meâric, 23)

Demek ki bir müʼmin Cenâb-ı Hakʼla buluşmaya heves edecek. En rahat, en güzel buluştuğu yer de namazdır. Namazlarımız, cemaatle kılanacak.

İbn-i (Ümm-i) Mektum âmâ idi. Efendimizʼe geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Gözüm görmüyor (dedi). Beni câmiye götürecek kimse yok (dedi). Yolda haşerat var (dedi. Bir sürü gerekçe verdi.) Ben (dedi), evde namaz kılsam olur mu?” dedi.

Efendimiz bir müddet sükût etti. Ondan sonra:

“‒Hayya aleʼs-salâhʼı, hayya aleʼl-felâhʼı duyuyor musun?” dedi.

“‒Duyuyorum yâ Rasûlâllah!” dedi İbn-i (Ümm-i) Mektum.

“‒O zaman (dedi) mescide devam et.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/553)

Cenâb-ı Hak:

صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

“Onlar ki namazlarında dâimdirler.” (el-Meâric, 23) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden namazda huşû istiyor.

يُحَافِظُونَ: “Namazı muhafaza etmek.” (el-Meâric, 34)

دَائِمُونَ: “Namazda dâim” istiyor. (Bkz. el-Meâric, 23)

Hattâ bir işârî mânâda da namazdaki hâlimizi namazdan sonra da bozmamak. Cenâb-ı Hakʼla beraberliğimizi yaşayabilmek.

Yine burada اَلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ geliyor. Yine burada Cenâb-ı Hak:

“Mallarında, isteyene ve (iffeti dolayısıyla) isteyemeyene belli bir hak tanıyanlar.” (el-Meâric, 24-25) buyuruyor. Arayacaksın onu da.

“Onlar, cezâ (hesap) gününün doğruluğuna inananlar; Rabʼlerinin azâbından korkanlar ki, Rabʼlerinin azâbı(na karşı) emîn olunmaz.” (Bkz. el-Meâric, 26-28) Bir garanti yok. Cenâb-ı Hakkʼa sığınacak, ilticâ…

“Irzlarını koruyanlar.” (el-Meâric, 29) buyruluyor.

“Emânetlerine, ahitlerine dikkat edenler.” (el-Meâric, 32) buyruluyor.

“Şâhitliklerini (doğru) yapanlar.” (el-Meâric, 33) buyruluyor.

Yine Furkan Sûresiʼnde:

“O ibâdurrahmân, doğru şâhitlik yaparlar…” (el-Furkân, 72) Yamulmazlar, eğrilmezler, bükülmezler. Yine;

“…Lâubâlî bir yerden de (oradan) vakar ile gelip geçerler.” (el-Furkân, 72) Orada bulunmazlar.

Yineصَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ buyruluyor. Yine;

“…Namazlarını korurlar. İşte bunlar Cennetlerde مُكْرَمُونَ ağırlananlardır.” (el-Meâric, 34-35) buyruluyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, bu bizim hayatımızın ders kitabı Kurʼân-ı Kerîmʼde, bizim Cenâb-ı Hak Cennetʼe girmemizi arzu ediyor.

Seherlerde rûhâniyet artacak. Cenâb-ı Hak davet ediyor. Gündüzleri de sâlihlerle, sâdıklarla beraber olacağız.

Fikrî beraberlik –Gazâlî Hazretleri– kalbî beraberlik hâline gelir buyuruyor. O da insanı helâk eder buyuruyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼden çok ibretli bir hadîs-i şerîf var. Tabi o duâ, kendi şahsında bize âit:

“Yâ Rabbi (diyor), sakın (diyor) bana (diyor, şeyden), fâsıklardan bir ikram bana verdirtme (diyor). Fâsıktan bir ikram bana gelmesin (diyor). Olabilir ki (diyor), kalbim onlara meyleder.” buyuruyor. Kendi şahsında bize misal veriyor. (Bkz. Süyûtî, Câmiu’l-Ehâdîs, VI, 254/5129; Gazâlî, İhyâ, II, 149)

Onun için:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119])

Onun için sohbetler çok mühim. Sohbetler bir yıkanma. Bir reçete sohbetler. O reçeteden şifâlı ilâçları alabilmek, kendi noksanını görebilmek.

Fakat eczahane hasta olursa alacak bir şeyimiz olmaz oradan. Ne kadar bir ibadet heyecanı içinde, ibadet vecdi içinde o sohbetlere gidilirse sohbetten de o kadar bize bir reçete gelir. Yok eğer bir, gelişigüzel, yoklama defterine imza atan bir memur gibi olursa, bu, dört duvar arasında (faydasız) bir beraberlik olur.

Onun için Cenâb-ı Hak:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- ömrümüzü sâlihlerle, sâdıklarla, Cenâb-ı Hakkʼın sevdiği kullarıyla beraber olmamızı, onlardan -inşâallah- feyz ve rûhâniyet almayı, Cenâb-ı Hak bir kardeşliği yaşamayı cümlemize ihsân etsin, ikram eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!