Evlatlarımızı Küçük Yaşta Namaza Alıştırmalıyız

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

Evlâtlarımızı Küçük Yaşta Namaza Alıştırmalıyız.

Felâha ermenin birinci şartı:

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ buyruluyor.

“Onlar ki namazda huşû içindedir.” (el-Müʼminûn, 2)

Namazın en zor tarafı budur. Fıkhî tarafı kolaydır. Fıkıh kitaplarından okursun, öğrenirsin onu. Farzları, vacipleri, sünnetleri, sehiv secde yerlerini öğrenirsin, kolay… Tâdil-i erkânı öğrenirsin, kolay… Ne kadar, ne miktarda fasıllarda duracaksın, öğrenirsin. Fakat en mühimi, namazı huşû ile kılabilmek.

Burada buyuruyor Cenâb-ı Hak:

“Onlar ki namazda huşû içindedir.” (el-Müʼminûn, 2)

Cenâb-ı Hak:

“Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Huşû ne yapar? Tevekkül ve teslîmiyeti artırır. Cenâb-ı Hak, mü’mine sığınak, barınak, hattâ bir liman hâline gelir.

Meryem Vâlidemiz’i Cenâb-ı Hak çok senâ ediyor Kur’ân-ı Kerîm’de. 34 yerde sırf hanım ismi Meryem olarak Kur’ân-ı Kerîm’de geçiyor. Geçerken de çok yerde de Meryem oğlu Îsâ diye geçiyor. Îsâ -aleyhisselâm-’dan bahsederken yine Cenâb-ı Hak Meryem Vâlidemiz’i hatırlatıyor. “İffetini koruyan Meryem” buyuruyor. (Bkz. el-Enbiyâ, 91) Namaz o kadar mühim ki… Efendim, Meryem Vâlidemiz’i çok seviyor, fakat Âl-i İmrân, 43. âyetinde:

“Ey Meryem (diyor), Rabbine ibadet et (diyor). Secdeye kapan (diyor. O’nun huzûrunda) rükû edenlerle beraber sen de rükû et.” buyuruyor.

Velhâsıl namaz bu kadar çok mühim.

“Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Bedenin kıblesi Kâbe olurken, kalbin kıblesi Cenâb-ı Hak olacak.

Yine Cenâb-ı Hak kimler -Fetih Sûresi’nde- Rasûlullâh’ın yanında? Yine orada buyuruyor ki Cenâb-ı Hak:

“…Sen onları rükû ederken, secde ederken görürsün…” (el-Fetih, 29) buyuruyor.

Yine Efendimiz buyuruyor hadîs-i şerîfte; Allâh’ın râzı olduğu üç kişiyi şöyle beyan ediyor:

“Şu üç kişiden Allah râzıdır.” buyuruyor. Yani demek ki bugün kendimizi bu şekilde yaşamalıyız. Evlâtlarımızı da bu hadîs-i şerîfin şümûlüne dâhil etmeliyiz.

Bir… Allâh’ın râzı olduğu üç kişi. Tabi bütün emirleri yapacak, nehiylerden kaçacak.

“Gece teheccüde kalkan kişi.” buyruluyor.

İkincisi; “Namaz için saf saf duran mü’minler.” Yani bir cemaatle namazı kılabilmek.

Üçüncüsü ise; “Düşmanla savaş için saf tutan mü’minler.” (Bkz. Ahmed, III, 80; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, IV, 202/19317)

Yani harpten kaçmayan, Allah için oraya devam eden, savaşta bir vecd içinde savaşan askerler, buyruluyor.

Asr-ı saâdete baktığımız zaman, bugün en çok olan psikiyatrik rahatsızlık, asr-ı saâdette yok. Çünkü secde, tedavi ediyor. Sosyal taşkınlık ve rahatsızlık da yok. Çünkü namaz cemaatle kılınıyor, zekâtlar veriliyor, infaklar oluyor, oruç tutuluyor, merhamet artıyor.

Velhâsıl namaz, mü’minin mîrâcı…

“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel elbiseler giyinin…” (el-A‘râf, 31) buyruluyor.

Yani niye? Cenâb-ı Hak kula, kendi huzûrunda olduğunu idrâk ettirsin. Bir fânînin huzûruna çıkarken nasıl çıkıyor; Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda nasıl duruyor?..

Yine namazın… İbadetler, bizim lehimize. Günde en az beş sefer Cenâb-ı Hak’la buluşuyoruz.

“…(Huşû ile kılınan) namaz; fahşâdan (yani iffetsizlikten), münkerden men eder…” (el-Ankebût, 45) buyruluyor.

Yani senin-benim kıldığımız namaz nasıl? Onun ölçüsünü görmek, röntgenini görmek istersen; gözü nereleri seyrediyor, nasıl bir his duyuyor? Kulağı nelere muhatap? Dilinden neler çıkıyor? Vücudunu, gücünü-kuvvetini nerede kullanıyor? İşte bu, namazın bir röntgeni. Fahşâdan koruyan bir namazın röntgeni.

Efendimiz;

“Namaz kılar diyor, şu kadarı, şu kadarı, şu kadarı gider diyor, ancak onda biri kalır.” buyuruyor. (Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 321)

Yani namazı vakit aralarına sıkıştırmamak lâzım. Bir telefon geldi, bir şey oldu, şuna bakayım, şunu hâlledeyim, sonra kılarım… Öbür vakte yaklaştığı zaman, namaz huşuu kaybeder ve ağırlık başlar vücutta.

Tabi bu, zirve bir namaz. Rasûlullah Efendimiz namaza durduğu zaman, yüreğinden kazanda kaynayan bir su, fokurdayan bir su gibi duyardık diyor Âişe Vâlidemiz.

Yine İbrahim -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a çok yüksek bir takvâ hâlinde. Malından, canından, evlâdından… Fakat İbrahim -aleyhisselâm- takvâ üzere bir namaz istiyor Cenâb-ı Hak’tan ve zürriyetine de istiyor o namazı.

“Yâ Rabbi! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle. Ey Rabbim! Duâmı kabul eyle!” (İbrahim, 40) buyuruyor.

Yani bugün zürriyet… Bugün anne ve babalara bu çok mühim bir îkaz olmuş oluyor. Fazîletli anne-babalara baktığımız zaman -kendi aramızı mukayese etmek için- meselâ Huzeyfe -radıyallâhu anh- anlatıyor sahâbeden:

“–Peygamberimiz’le (annesi soruyor) en son ne zaman görüştün diyor, Efendimiz’le?” diyor.

“–Birkaç gün oldu görüşmedim.” diyor. Annem bana çok kızdı diyor. Fena bir şekilde beni azarladı diyor. Ben de dedim ki (annesini çok seviyor, anne o muhabbeti vermiş);

“–Dur, kızma anneciğim diyor. Hemen Rasûlullah Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazı kılayım. Sonra da benim ve senin için Rasûlullah Efendimiz’den bir istiğfar isteyeyim, Cenâb-ı Hakk’a istiğfar etmesini…” (Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)

Bir anne ve evlât… Yani annenin-babanın sanatıdır evlât.

Yine Ahmed ibni Hanbel… Bu, dört mezhepten birinin imamı, Hanbelî mezhebinin. O da çocukluğunu aktarıyor. Ahmed ibni Hanbel buyuruyor:

“Ben on yaşımdaydım diyor. On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledim diyor. (Yani hafız oluyor.) Sabah namazından önce annem beni kaldırırdı diyor. Fakat diyor, Bağdat’ın çok soğuk günleri vardı diyor. Annem diyor, benim diyor, abdest suyumu ısıtırdı diyor. Sonra elbisemi giydirirdi diyor. (Daha çocuk yaşta, on yaşlarında filân…) Evimiz uzak, yol da karanlık olduğu için, kendisi de örtüsünü takınırdı diyor, tesettüre bürünürdü, benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” diyor. (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Sâliha anne… Cennetlik anne… Cennet’in ayakları altında olduğu anne…

Yine, İmâm Mâlik buyuruyor ki:

“Ben diyor, her hadis ezberlediğimde, çocuktum, babam bana bir hediye verirdi diyor. Öyle zaman geldi ki, babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek bana tarifsiz bir lezzet hâline geldi.” buyuruyor.

Velhâsıl demek ki burada evlâtlarımıza bize vazifemiz, o huşûa alıştırmak, o lezzete alıştırmak. O lezzet olduğu zaman kolay…

Fakat bugün maalesef, yani, zıddına; “Aman daha çocuktur, ne olacak?! Tesettürü zamanla değişir, sonra yapar…”

Bu ne oluyor? Nefsâniyet çocukta bir tiryâkilik hâline geliyor. Tiryâkilik olunca sonra da ne anne dinliyor ne baba dinliyor, devam ediyor. Onun için, ağaç yaşken eğilir. Daima öyle anne-babalara şu cevabı vermeli: “Ne verdin ki ne bekliyorsun?!. Nerelerde okutuyorsun?!.”

Demek ki evlâtlarımıza çok îtinâ göstermemiz lâzım. Tabi bugün bu daha zor. Niçin? Globalleşen dünyada, belki bu, zuhur eden birtakım fitnelerin neticesinde yediden yetmişe bir el telefonu var. Yani bunun, internetin, bir noktada faydası var, bir noktada faydasından çok zararı var; nesli felâkete sürüklüyor.

Bunun için biz ne kadar evlâtlarımızı muhabbetle terbiye edersek, o kadar bizim izimizde olurlar. Efendimiz Medîne-i Münevvere’yi teşrif ettiği zaman Enes’in annesi veyahut da üvey babası, Enes’i tuttu getirdi Efendimiz’e;

“–Yâ Rasûlâllah dedi, bunu size hizmet etmesi için vakfediyorum.” dedi. Annesi vakfetti hizmet etmesi için.

Enes on yaşında, Efendimiz elli üç yaşında. Rahmeten li’l-Âlemîn olan bir Peygamber’e on yaşındaki çocuk nasıl hizmet eder? Fakat Efendimiz, onu aldı, terbiye etti. Aradaki şeyler çok… Diyor ki Enes:

“Beni diyor, muhabbetle terbiye etti diyor. Hiç diyor, bana diyor, bir diyor, üf dahî demedi diyor. Hep bana muhabbet tevzî etti.” diyor.

Vefat ettiği zaman da;

“Rüya görüp de diyor, (Efendimiz’i) görmediğim rüyâ olmadı hiç.” diyor.

Demek ki evlâtlarımız çok mühim. Muhabbetle onu terbiye edebilmek. En mühim, en mühim, onu ufak yaşta namaza alıştırmak. Sonra namazı acele kılıyor, vs. oluyor, olmuyor bir türlü, toparlanamıyor.

Müddessir Sûresi’nde Cehennem’e girenlerin, birinci şartı da… Onlara, Cehennem’e girenlere uzaktan sesleniyorlar:

“–Niçin Cehennemliksiniz?” diyorlar. Onlar da:

“–Biz namaz kılanlardan değildik.” diyor. Yine:

“–Biz merhametsizdik diyor. Hep kendimizi düşünürdük.” diyor.

Bugün global dünyanın getirdiği, seküler dünyanın getirdiği de bu. Yani bir menfaat dünyası. Açları düşünmemek, hattâ kızmak.

Başka ne? En mühimi:

“–Bâtıla dalanlarla beraberdik.” buyruluyor.

İşte en büyük bâtıla dalanlar, internetin çıkmaz sokaklarında ziyan olması neslin.

Tabi ne oluyor? Dünya, dünya, dünya… Hep lekeler geliyor:

“–Âhireti inkâr edenlerden olduk.” (Bkz. el-Müddessir, 40-47)

Bu kadar ilâhî azamet, bu kadar kudret akışları karşısında böyle diyor. Geçen gün birisi diyor ki; “Allah diyor, beni yaratırken bana sordu mu?” diyor. “Bana sordu mu?” diyor. Yani Cenâb-ı Hak’la cidâle giriyor; “Bana sordu mu?” diyor.

Yahu Allah sana büyük mükâfat vaad ediyor. Nasıl dünyevî imtihanlardan geçiyorsun, kazanmak için. Oradan, Allah sana Peygamber gönderiyor, Kitap gönderiyor, Suhuf gönderiyor. Şu kâinat, her şey zerreden küreye ilâhî azametin tecellîsi. Âmâ olarak dolaşıyor, kalbi âmâ olarak.

Velhâsıl takvâ zarûrî… Hem kendimiz müttakî olacağız hem de yavrularımız müttakî olacak.

Hazret-i Ömer, Übey bin Kâ‘b’a soruyor:

“–Übey diyor, bana diyor takvâyı târif et diyor. Bana misalle tarif et.” diyor.

“–Sen diyor, dikenli bir yolda yürüdün mü?”

“–Yürüdüm.”

“–Ne yaptın?”

“–Dikenlerden kendimi korudum.” diyor.

“–İşte takvâ bu diyor. Allâh’ın men ettiği, nehyettiği şeyden öyle kendini korumandır.” diyor. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, I, 42)

Velhâsıl bu;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17])

Teheccüdler ve seherler ihyâ edilecek ki gündüze öyle girilecek ki, nefsânî arzulara karşı bir mukâvemet meydana gelsin. İlâhî rahmet tecellîleri olsun ki, seni o günahtan, o yanlış yerden seni korusun.

Seherler bir istiğfar zamanı. Kelime-i tevhîdi tekrar tekrar tefekkürle bir nevi îmânı yenileme saatleri.

Efendimiz’le selâmlaşma, salevât-ı şerîfe, Efendimiz’le buluşma saatleri. Havanın loş karanlığında kabir iklimine girebilmenin bir endişesi, bir hazırlığı. Nasıl vücudumuzda birtakım mekanizmalar varsa, fakülteler varsa, o şekilde mânevî mekanizmaları, mânevî fakülteleri çalıştırabilmek.

Ondan sonra:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Kalp işte Cenâb-ı Hak’la beraber olacak, o zaman dünyevî menfaatler gözden silinecek, bir gölge hâline gelecek.

Efendimiz buyuruyor -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Yeniden dirilme günü (yani kıyamet) çok sıcak bir gündür. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut. Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rekât teheccüd kıl.

Kıyametin büyük hâdiseleri için bir kere (gücün varsa) haccet veya muhtaca sadaka infâk et.” (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

“Haklı yere bir söz söyle yahut da kötü bir söz söylemekten dilini koru.” (Müslim, Îmân, 77)

Velhâsıl ibadetler, bir nîmet; külfet değil…