En Büyük Saltanat, Cenâb-ı Hakk’a Yakın Olmaktır

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

EN BÜYÜK SALTANAT, CENÂB-I HAKK’A YAKIN OLMAKTIR

Rahmetin ibadetlere yansıması:

Cenâb-ı Hak insana “ظَلُومًا جَهُولًا” buyuruyor. (Bkz. el-Ahzâb, 72)

İnsan çok zâlim. Kime zâlim? Kendine zâlim en çok. Niçin kendine zâlim? Dünyaya aldanıyor, âhiretini mahvediyor. Bir çekirdekle, bir damlayla deryayı değişiyor, damlayı tercih ediyor. Onun için “ظَلُومًا”, en zâlim, insan kendisine.

جَهُولًا buyruluyor bir de, “çok câhil”. Kendisini yaratan, hayat veren, dünyaya getiren, nîmetlerini ihsân eden Cenâb-ı Hakkʼa karşı bir câhil.

Demek ki bu nasıl telâfî edilecek?

ظَلُومًا: Amel-i sâlih sahibi olacak bir müʼmin. “عَمَلًا صَالِحًا” (sâlih amel) buyruluyor. Bu cehâlet sıfatı gidecek, haramdan uzaklaşacak. “اِلَّا اللهُ” kalp Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak. “جَهُولًا” sıfatı gidecek.

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28])

Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak. Bunu neyle sağlayacak? İbadetle sağlayacak.

İbadetler bir vitamin. Vücudumuza vitamin veriyoruz, hayatiyetimiz devam ediyor. Rûhumuza da bir vitamin vermemiz lâzım ki, rûhâniyetimiz inkişâf etsin. İbadet etmeyen, ibadetleri Cenâb-ı Hakkʼın arzusu istikâmetinde gerçekleştirmeyen kimse, kendine zulmetmiş oluyor demek ki. Acımamış oluyor kendisine.

Kalbine rahmet-i ilâhiyyenin dolduğu bir kişi için de ibadetler rûhânî bir zevk hâline geliyor. Namaz bir lezzet hâline geliyor. Oruç bir lezzet hâline geliyor.

Düşündürüyor, tefekküre götürüyor. “Yaklaş” diyor. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. İnsan anatomisini Cenâb-ı Hak, en güzel secde edecek şekilde halketti.

Bana bir gün Çamlıcaʼda, şeyde, Vakıfʼta, Afrikalı bir genç geldi, siyâhî bir genç geldi:

“‒Hocam bana duâ eder misin?” dedi.

Çok zaman duâ istiyenler; “bir an evvel üniversiteyi bitireyim, şöyle yapayım, böyle yapayım…” birtakım dünyevî istekler… Tabi, bu da normaldir. Bu da gayet güzeldir. Fakat bu çocuğun isteği beni mest etti.

“‒Ne istiyorsun oğlum?” dedim.

Dedi ki:

“‒Hocam, ne olursun bana çok duâ et de, Allah bana namazı çok sevdirsin (dedi). Ben çok çok secde edeyim.” dedi…

Buna bir misal:

Ebû Firas vardı Efendimizʼin sahâbîsinden. Bu, Efendimizʼin, gece Hücre-i Saâdetʼinin önüne bakraçla su getirirdi. Her gece devam ederdi buna. Bir gün Efendimiz çağırdı:

“‒Ebû Firas! (Dedi.) Ben herkese (yaptığı iyiliğin) mukâbilini veriyorum (dedi). Sen benden ne istersin? Bak, sen bana her gece su taşıdın.” dedi

“‒Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Ben Cennetʼte Senʼinle beraber olmak istiyorum.” dedi.

“‒Çok zor şey istedin benden.” dedi.

Efendimizʼin seviyesi, bütün peygamberlerin üzerinde; “Senʼinle beraber olmak istiyorum.” dedi.

“‒Ebû Firas! (Dedi.) Bir şeyler iste, dünyevî bir şey, dünyaya ait bir şey iste (dedi). Beni kurtar (dedi). Sen bana çok (dedi) getirdin, götürdün, şey yaptın.” dedi.

“‒Yok yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Ben dünyada hiçbir şey istemiyorum (dedi). Ben, Senʼinle beraber olmak istiyorum.” dedi.

“‒O zaman Ebû Firas! Bana yardım et (dedi). Allâhʼa çok çok secde ederek bana yardım et.” dedi. (Bkz. Müslim, Salât, 226)

Demek ki namaz, ayrı bir güzellik.

Oruç, Ramazân-ı Şerîfʼe giriyoruz, ramak kaldı, o da bir, Cenâb-ı Hakkʼa bir şükür. Aç olacaksın, şükrünü artıracaksın. Aç olacaksın, nîmetlerin (kadrini) bileceksin.

Yusuf -aleyhisselâm- hazine veziriyken, aç olarak erzak dağıtırdı.

“‒Niye açsın? Bu kadar hazine var arkanda.” dedikleri zaman;

“‒Gelen açların hâlet-i rûhiyesini anlayayım…”

Zekât, infak, sadaka, onlar da öyle.

Mal senin değil ki. Komünizmde mal, toplumundur. Kapitalist rejimde mal fertlerindir. İslâmʼda ise ne toplumundur, ne fertlerindir; “اَلْمُلْكُ لِلّٰهِ” : “Mülk, Allâhʼındır.”

Bir tasarruf veriyor. Bu tasarrufu Allah yolunda kullanacaksın. Bir zekât var, asgarî, minimum.

Sadaka var. Belâlâlardan, musibetlerden kurtulacaksın.

İnfak var, bu da, sevgini test edeceksin Cenâb-ı Hakkʼa.

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiklerinizden vermedikçe birre vâsıl olamazsınız…” [Âl-i İmrân, 92]) Merhametini test edeceksin.

Hac, umre vs. Bunlar da bir rûhî derinlik vermesi lâzım.

Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- nasıl ikinci bir, Allâhʼın en güzel bir kulu oldu. Cenâb-ı Hak methediyor Sâd Sûresiʼnde:

“İbrahim! Sana selâm.” diyor. (Bkz. es-Sâffât, 109) “Çok açık, çok zor bir imtihandı.” (Bkz. es-Sâffât, 106) diyor oğlunu kurban etmeye şey yaptığı zaman, büyük bir tevekkül ve teslîmiyet içinde. “Sana selâm olsun, sana bir nam verdik.” buyruluyor. (Bkz. es-Sâffât, 103-108)

İbrahim -aleyhisselâm- da büyük mazhariyete, tecellîlere nâil oldu. Kıyâmet günü:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ diyor. “Yâ Rabbi! (Diyor.) O kıyâmette (diyor), insanları yarattığın gün beni mahcup etme.” buyuruyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

Canıyla Allah dostu oldu, malıyla Allah dostu oldu, evlâdıyla Allah dostu oldu. İslâmʼa yaptığı… Putperest bir kavme tebliğiyle, Nemrutʼa koyduğu tavırla Allah dostu oldu. Fakat, demek ki ne kadar ilâhî ufuklar açıldı, kendi bir acziyet içinde:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ diyor.

“Yâ Rabbi! (Diyor.) Beni, insanları yarattığın gün, beni mahcup etme!” buyuruyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

Velhâsıl ibadetler gönlü zenginleştirecek. İbadetlerle gönül bir saltanat kuracak. En büyük saltanat, Cenâb-ı Hakkʼa yakın olmak. Rahmetin gönle yansıması. Gönül rahmetle dolacak. Gönül bir dergâh olacak. Gönül bir rehabilite merkezi olacak. Orada bir, yoksullar, garipler, hidâyet bekleyenler, mazlumlar, günahkârlar, o gönülde tedâvi edilecek.

Mevlânâ -meşhur-:

بَازآ بَازآ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَازآ diye çağırır. “Gel, gel, ne isen de gel, dön de gel.” buyuruyor. “Bu gönül dergâhına gel de burada ıslah ol.” diyor. “Burada (diyor), ilâhî müşâhede, güzellikler, hakîkati gör, saâdeti gör.” buyuruyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, yedi sene âciz hayvanlara, hastalara (hizmet ediyor) ve yolları temizliyor. “En büyük dereceleri de burada aldım.” diyor. Gönlü rahat etmiyor.

Bâyezîd-i Bistâmîʼye keşfoluyor ki, zamanın evliyâsı, kutbu, (Ebû Hafs) Haddâd isminde bir demirci. Gideyim diyor, şu demircinin hâline bakayım diyor. Demirciyi diyor, Hak dostu yapan nedir diyor. Gittim diyor, demiri diyor, kızdırıyordu diyor. Demiri tavlıyor, dövüyor, şekillendiriyordu diyor. Bir taraftan da ağlıyordu diyor. Gördüm, nedir, ağlamasını, derdini sordum:

“‒Nedir derdin, niye ağlıyorsun?” dedim. Dedi ki:

“‒Günahkârların, mücrimlerin hâli kıyâmet günü ne olacak?” dedi diyor.

“‒Onlar seni ne alâkadar ediyor? Sen kendine baksana?” dedim diyor.

“‒Yok (dedi diyor), benim mâye-i fıtratım merhametle yoğrulmuş, bir müslüman, bir müʼmin cefâ çekerken, ben safâ bulamam.” dedi diyor.

Anladım ki diyor, velâyette en mühim merhalenin bir merhamet olduğunu. Allâhʼın mahlûkâtına merhamet olduğunu gördüm, buyuruyor.

Velhâsıl demek ki bir müʼmin, yumuşak gönüllü olacak. Yüzünden tebessüm eksik olmayacak. Kalp kırmayacak ve kırılmayacak.

Bir misal:

Sâmi Efendi Hazretleri, Dâruʼl-Fünûnʼu bitiriyor, Hukuk Fakültesiʼni o zamanki. Bir genç, güzel bir genç, zarif bir genç bir zât.

Seyfi Baba diye bir zât, bakıyor şöyle, güzel bir zât, güzel bir genç:

“‒Oğlum (diyor), sen (diyor) bir tahsil yaptın ama (diyor), bu tahsil kâfî değil (diyor). Seni (diyor), olgunlaştıracak, daha çok kemâle erdirip yükseltecek bir tahsil daha lâzım (diyor). Ben (diyor), sana bir adres vereyim (diyor), o adrese git (diyor), orada tahsil yap (diyor). O tahsilin ben sana ilk dersini, son dersini söyleyeyim (diyor). İlk dersin (diyor), kimseyi kırmayacaksın (diyor). Son dersin ise kimseden kırılmayacaksın (diyor). Bu da en zoru.” diyor. Allah rızâsı için affedebilmek. Allah rızâsı için sana yapılanı unutabilmek.

“Fakat seni (diyor), bu dersten bu derse nasıl geçeceğini, onu ben bilemem (diyor). O benim işim değil.” diyor…

Velhasıl, rahmet, gönlünden rahmet tevzî eden; kendini düşünen/hodgâm bir insan olmayacak, diğergâm olacak. Kendisi için ferâgat eden îsar sahibi, yani kendinden koparıp verecek.

Abdullah bin Câfer, bir yerden geçiyordu. Baktı, bir siyâhî, üç tane ekmek var, bir köpeğe atıyordu onları. Bir müddet seyretti. Yanına yaklaştı:

“‒Sen kimsin?” dedi. Bu manzara dehşet verdi.

“‒Ben (dedi) köleyim.” dedi.

“‒Bu ekmekler ne?” dedi.

“‒Benim günlük nafakam.” dedi.

“‒Bu köpek nedir?” dedi.

“‒Misafir (dedi). Buranın hayvanı değil dedi. Herhâlde uzaktan geldi. Yolu da bulamıyor, baktım aç diye bir lokma verdim, verdikçe yiyor (dedi). Herhâlde çok aç.” dedi.

“‒Sen ne yiyeceksin?” dedim.

“‒Bugün ben sabredeceğim (dedi). Beni yaratan Allah, bu köpeği yaratan, aynı Allah. Demek ki bu köpeği bana Allah zimmetli kıldı…”

Yine buna benzer bir misal:

Efendimiz buyuruyor:

Bir günahkâr, susuz, kuyu görüyor, iniyor, kendisi su içiyor. Bir de köpek geliyor, yalıyor kumları. O da aynı onu söylüyor, diyor ki:

“‒Ben nasıl susadımsa bu köpek de aynı susadı.” diyor. İniyor, su veriyor, Cenâb-ı Hak affediyor. (Bkz. Müslim, Selâm, 151-153)

Bu o kadar hassas bir iş ki, Mekke Fethiʼnden sonra bir sefer oldu. Orada birtakım yanlışlıklar oldu. O yanlışlıklar, arbede sırasında köpek yalakları bile bozuldu. Efendimiz, o mağdurlara diyet gönderdi. Köpek yalaklarını Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- gitti, o köpek yalaklarını tamir etti orada. Efendimizʼe bildirdi. Efendimiz de memnun oldu.

Yani bütün yaratılan mahlûkâtın, üzerimizde hakkı var.

Onun için ecdat, insanlara ait vakıflar bitti, hayvanlara ait vakıflar kurdu. İnsanlara da mağdur olmasın diye vakıflar kurdu.

Meselâ Bezm-i Âlem Vâlide Sultan. Bunun Şamʼda kurduğu bir vakıf var. İki tane maddesi var. Bir madde, Şamʼın diyor, tatlı suyu Harameynʼe taşınacak, atşân olan hacılara oradan Şamʼın tatlı suyu içirilecek.

İkincisi; bugün ona ufkumuz bile yetmiyor, bugün yaşanan şu dünya vahşeti karşısında:

Çalışan işçilerin diyor, kırdıkları eşya diyor, tazmin edilecek bu benim vakfım tarafından diyor. Onlar azarlanmayacak diyor, cezâ verilmeyecek, onların kalbine bir diken batırılmayacak…

Nedir bu? Hâlıkʼın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı… Yürekten taşan bir rahmet tecellîsi…

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kölesiyle şeye gidiyordu, Kudüsʼe.

“‒Sıra sende (dedi), bin.” dedi kölesine.

“‒Seni köle zannederler, beni halîfe zannederler.”

“‒Yok (dedi), sıra sende, bin.” dedi.

Yine bir, halîfe, sokak ortasında Seleme diye bir sahâbî duruyordu. Onu sopasıyla şöyle biraz kenara itti.

“‒Yolu kapama (dedi). Bak bu kadar insan (dedi), rahat geçsinler.” dedi.

Bir sene sonra Seleme diyor ki:

Beni çağırdı halîfe diyor.

“‒Bu sene hacca gidecek misin?” dedi.

“‒İmkân!..” dedim diyor.

“‒Al şu altı yüz dinarı (dedi), git.” dedi diyor.

“‒Halîfe, bu nereden çıktı?” dedim.

“‒O gün biliyorsun, sen yolu kapamıştım, ben seni sopamla şöyle şey yapayım derken biraz hızlı vurdum.” dedi.

Yani nasıl bir merhamet, nasıl bir kalp, nasıl bir dergâh hâline geliyor?..

Velhâsıl kalp, merhametle yoğrulacak. Merhametle yoğrulan bir kalpten rahmet taşar. Hattâ onlar, merhametten nasibi olmayanlara bile merhametle muâmele ederler. Onların âkıbetlerini düşünürler. Onu kurtarabilmenin çârelerini ararlar. Onun için günaha olan nefreti günahkâra taşırmazlar.

İslâmʼın bize telkin ettiği insan, müʼmin, çorak insan olmayacak. Rahmet insanı olacak. Yağmur gibi, girdiği her yere hayat verecek. Güneş gibi en kuytu ve en ücrâ köşeleri dahî aydınlatacak.

Velhâsıl insan köle olmayacak. Efendimiz hep köleleri âzâd ederdi. Âzâd etmeye teşvik ederdi. Bir günah işleyene “köle âzâd et” buyururdu. “Yediğinden yedireceksin, içtiğinden içireceksin…”

Vefât ederken dahî, râvî diyor:

Sesi kısıldı diyor, artık sesini duyamaz hâle geldik diyor. İki şey üzerinde çok duruyordu Allah Rasûlü:

“Namaz, namaz, namaz.”

İkincisi:

“Emrinizin altındakilerin hukukuna dikkat edin.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, VII, 477)

Çok sahâbî de bunun mesuliyetinden korkarak, köleleri, bu harp esirlerini bırakıyorlardı.