En Büyük Düşman Nefsimizdir

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

EN BÜYÜK DÜŞMAN NEFSİMİZDİR

En büyük düşmanımız, içimizdeki nefs. Mevlânâ Hazretleri:

“Mûsâ da (diyor), Firavun da senin içinde gizlenmiştir.” buyuruyor. Nefsânî arzular Firavun, rûhânî duygular Mûsâ olarak vasfediyor.

Demek ki müʼmin, ibadetiyle gayret içinde olacak, -âyet-i kerîmelerde- muâmelâtıyla gayret içinde olacak. İnfâkıyla gayret içinde olacak. İffetiyle. Bir müslüman, haysiyetini korumanın gayreti içinde olacak. Ahlâkıyla, edebiyle, ticârî husûsiyetiyle bir numûne olacak.

En mühim; yine “يُحَافِظُونَ” geliyor. (Bkz. el-Müʼminûn, 9) Kıldığı namazda Cenâb-ı Hakkʼa yakın olacak.

“Gerçek, müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

“Hakîkaten müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

İbn-i Arabî diyor ki:

“Cenâb-ı Hak Cennetʼi yarattı…”

Nasıl Kāf Sûresiʼnde Cehennemʼe konuş dedi. Cehennem konuştu. Mücrimleri gönder yâ Rabbi! Daha boşum dedi. Burada da Muhyiddin Arabî Hazretleri:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Cenâb-ı Hak Cennetʼi yarattı. Bizim keyfiyetini bilemediğimiz bir lisan üzerine Cennetʼe konuş dedi. Cennet de;

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ dedi. «Müʼminler felâh buldu.» (el-Müʼminûn, 1)”

Demek ki burada birtakım handikaplar, med-cezirler aşılacak, kul Cenâb-ı Hakkʼa dost olacak ve kurtuluşa erecek.

Cenâb-ı Hak bizden, kulluk ekseni içinde güzel bir hayat istiyor; kulluk ekseni içinde.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Düşünmek îcâb eder ki, meccânen, yani bir bedel ödemeden müʼmin olarak geldik. Hiçbir bedel ödemedik. Bugün de -elhamdülillâh-, İslâmʼın en güzel bir toprağındayız. Ezan sesleri, hür bayrak vs… Bugün müslümanların zulüm altında olduğu yerlerde de bulunabilirdik.

Velhâsıl, şükrümüzü nasıl edâ edeceğiz Cenâb-ı Hakkʼa?..

Fakat Cenâb-ı Hak:

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor. Kime kadar? Peygamberlere kadar.

O “müʼminûn” âyetinden (sonra);

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey îmân edenler! (Allahʼtan, Oʼnun azametine, Oʼnun kudretine) yaraşır şekilde Allahʼtan ittikā edin. Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyruluyor.

Müslüman olarak dünyaya geldik ama müslüman olarak gitmemize Cenâb-ı Hak bir teminat vermiyor.

Cenâb-ı Hak nîmetlerini bildiriyor. Muhtelif nîmetlerini bildiriyor âyetlerde.

Bu, müʼmin olarak ibadette müʼmin olabilmek. İbadetlerimizle müʼmin olmak. Burada, ibadette müʼmin olmak, Cenâb-ı Hak namazı misal veriyor. Namazla beraber, oruç, zekât vs. bütün ibadetlere muhtacız biz. İbadetler, rûhumuza verilecek, rûhumuzun aldığı vitaminler. O vitaminlerle rûhumuz hayat bulacak. Nasıl, yediğimiz maddî gıdâlarla bedenimiz devam ediyor; bir Ramazanʼda, bir diğer günlerde bir oruç tuttuğumuzda yarım günde hâlden, takatten düşüyoruz. Zihnî melekelerimiz bile zayıflıyor. Nasıl maddî gıdâya muhtacız; mânevî gıdâya daha fazla muhtacız. Çünkü bu mânevî gıdâ ile öbür tarafa gideceğiz, ukbâya gideceğiz.

Cenâb-ı Hak:

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

(“Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” [el-Müʼminûn, 2]) buyuruyor.

Namaz, büyük bir lûtuf. İlk, ibadetlerden ilk farz olan ibadet, namaz. Cenâb-ı Hak;

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Demek ki bir, beden ve kalp âhengi içinde bir ibadet isteniyor. Bedenin kıblesi Kâbe olacak, kalbin kıblesi Cenâb-ı Hak olacak. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Bu, namazın, Cenâb-ı Hak, en büyük faydası, insanı kötülüklerden korur.

“‒E, namaz kılıyorum ama şunlar şunlar da var.” Olmuyor. Demek ki namazda bir sakatlık var, huşû yok. Hendesî bir namaz oluyor. Fakat Cenâb-ı Hak hendesî bir namaz istemiyor.

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ buyuruyor. “Yazıklar olsun!..” (el-Mâûn, 4) diyor.

Cenâb-ı Hak seni huzûruna çağırıyor. Kimin huzurunda olduğunun farkında değilsin, yatıp yatıp kalkıyorsun. Bedenin namazda, kendin başka yerde.

Velhâsıl, İmâm Mâsum Serhindî Hazretleri buyuruyor ki:

“Namaz, kulu Cenâb-ı Hakkʼa yaklaştıran en büyük, en mühim bir ibadet.” Namaz müʼminin mîrâcı. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Namazda kul ile Hâlık arasında perdeler kalkıyor. Çünkü “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. Tabi bu huşû da Sünnet-i Seniyyeʼye bağlı.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz… Ne kadar Oʼnun istikâmetindeysek; اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (“Bize doğru yolu göster.” [el-Fâtiha, 6]) diyoruz. O kadar, o namaz, bir huşû bize vermiş olur.

Velhâsıl namaz, bizim bildiğimiz şekliyle sadece namaz değil. Onun içinde birçok tecellîler olduğunu… Meselâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz için Âişe Vâlidemiz:

“Sanki (diyor) namaza durduğu zaman göğsünde kaynayan bir fokurdayan su olurdu.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- baldırından bir ok yiyor. Namaz kılayım diyor. Selâm veriyor. “Çıkardık yâ Halîfe!” diyorlar.

Mevlânâ Hazretleri de buyuruyor ki bu huşû için de:

“Öyle bir abdest al ki o abdest hiç bozulmasın.”

Yani ne demek? Kul dâimâ bir rûhâniyetin içinde olacak. Devamında:

“Öyle bir namaz kıl ki o namaz hiç bitmesin.”

Yani hayatın her safhasında ilâhî huzurda bulunmanın lezzeti içinde olacaksın. Her zaman huzûr-i ilâhîde olmanın bir idrâki içinde olacaksın.

Yine devamında:

“Âşığa, Cenâb-ı Hakʼla dost olana beş vakit namaz yetmez. Beş bin rekât ister.” buyuruyor.

Yani kul her nefeste ilâhî huzurda olduğunun idrâki içinde olacak.

“Gerçek âşık hiç vuslatın bitmesini ister mi?” diyor.

Cenâb-ı Hak en büyük lezzetin kendisiyle beraber olmakta (olduğunu bildiriyor). Cenâb-ı Hak ikram etti, Mûsâ -aleyhisselâm- bir miktar Cenâb-ı Hakʼla beraber oldu. Dünyada mı, âhirette mi, berzahta mı, nerede olduğunu, kendini kaybetti;

“‒Senʼi göreceğim yâ Rabbi!” dedi. Cenâb-ı Hak:

“‒لَنْ تَرٰینِى : (“…Benʼi (dünyada) katʼiyyen göremezsin…” [el-A‘râf, 143])” buyurdu.

Israr etti.

Bir zerre tecellî etti; düştü bayıldı. Dağ infilâk etti.

İbrahim Edhem Hazretleri diyor ki:

“İlâhî muhabbette duyduğumuz lezzet, huzur, vecd ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı, krallar onu alabilmek için tahtlarından vazgeçerlerdi.”

Tabi biz namazda, oruçta, infakta, hizmette muhakkak bazı şeyler duyuyoruz ama, demek ki bu duyuşların, Cenâb-ı Hak -inşâallah- duâ edeceğiz, amel-i sâlihlerde bulunacağız, Cenâb-ı Hak bu duyuşlarımızı artırsın.

Zira Efendimiz buyuruyor:

Davud -aleyhisselâm- şöyle dua ederdi:

«Yâ Rabbi! Bize kendini sevdir.” Sevdirecek, Cenâb-ı Hak. Fâil-i Mutlak O.

«Sevdiğini sevdir.» İkincisi.

Üçüncüsü:

«Seni ve sevdiğini sevdirecek bize amel-i sâlihler nasîb eyle.»” (Tirmizî, Deavât, 72)

Demek ki kul, amel-i sâlihlere çok dikkat edecek. Sünnet-i Seniyyeʼye çok dikkat edecek. Nefeslerine dikkat edecek. Gözüne, kulağına, ağzına dikkat edecek. Ki Allah ona kendisini sevdirecek. Kul Cenâb-ı Hakkʼı çok sevsin. Sevdiği Rasûlullah Efendimizʼi çok sevsin, Oʼnda fânî olabilsin.

Kuru kuru, sâlih amel yok, şey yok: “‒Ben Allâhʼı seviyorum, Rasûlullahʼı çok…” Yok bu!.. Amellerin ne kadar benziyor bir defa?..

Yine İbrahim -aleyhisselâm-, ikinci büyük peygamber… Hep namaz çok mühim:

“Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz, duâmı kabul eyle!” (İbrahim, 40) buyuruyor.

Kendisinin ve soyundan gelenlerin… Çünkü, bu, kâmil namaz, Rasûlullah Efendimizʼde. Yani o namaza ne kadar yaklaşabilirsek. İbrahim -aleyhisselâm- da o namazın zirvesine varmaya çalışıyor. Bir mîrâcı yaşamak istiyor:

“Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namaza devamlı eyle!..” buyuruyor.

Huşû, yalnız namazda değil, bütün ibadetlerde huşû. Bir de hayatın her ânında huşû. Cenâb-ı Hakʼla beraber olmak. İlâhî kameranın altında olduğunun farkında olabilmek. O şekilde bir huşû hâlinde bulunabilmek.

Zeyd bin Erkam -radıyallâhu anh- Rasûlullah Efendimizʼden şöyle bir rivâyeti var:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üç şey üzerinde dua ederdi:

«Allâhʼım! Fayda vermeyen ilimden…»”

On tâne diploma almış, Cenâb-ı Hakkʼı hatırlamıyor. Ameli, amel-i sâlih değil. Bu (ilme), “لَا يَنْفَعُ: (fayda vermeyen)” buyuruyor Efendimiz. Böyle bir ilimden Cenâb-ı Hakkʼa sığınıyor Allah Rasûlü. «Fayda vermeyen ilimden…»

Demek ki esas ilim olarak bizden Cenâb-ı Hakkʼın istediği, kendisini tanıyabilmek, mârifetullah. Oʼnunla beraber olabilmek. Çünkü O bizimle beraber:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

İkincisi; Efendimiz buyuruyor:

“…Huşû duymayan kalpten yâ Rabbi Sana sığınırım…”

Yani tefekkürden uzak. Gördüğü şeylerde Cenâb-ı Hakʼla buluşmuyor. Güneşʼe bakıyor, buluşmuyor. Ayʼa bakıyor, buluşmuyor. Atmosfere bakıyor, buluşmuyor. Yediği yemeğe bakıyor, buluşmuyor. Çiçeğe bakıyor, buluşmuyor Cenâb-ı Hakʼla. Alıyor birisine çiçek hediye götürüyor, buket götürüyor, o buketin sahibini hatırlamıyor. Kendisine ikram edeni hatırlamıyor.

“…Huşû duymayan kalpten yâ Rabbi Sana sığınırım…” buyuruyor.

Üçüncüsü:

“…Doymayan nefisten yâ Rabbi Sana sığınırım…”

İhtiras… Ne kadar yaşayacaksın? Ne kadar senin? Gidenlerin öbür tarafa gidenlerin ne kadar Oʼnunla beraber oldu?

Dördüncüsü:

“…Kabul olmayan duâdan.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Zikir, 73)

Duaya devam edeceğiz. Fakat duânın sıhhati için amel-i sâlihlerimizle duâyı teʼyid edeceğiz. Cenâb-ı Hak:

تَوْبَةً نَصُوحًا (“…Samimî bir tevbe…” [et-Tahrîm, 8]) istiyor.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ buyuruyor. Seherler, Cenâb-ı Hakkʼa açılacak kalpler açılacak Cenâb-ı Hakkʼa. “…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17)

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) Cenâb-ı Hak buyuruyor.