Düşün O Günü

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

DÜŞÜN O GÜNÜ…

Bir de burada Mevlânâʼdan birkaç tane güzel şey var:

“Sen (diyor), varlığını, malını-mülkünü güzelce infak et de bir gönül al ki…”

O infak neticesinde, tabi en büyük infak, hidâyete vesîle olan infaktır.

“…Ki o gönlün duâsı, mezarda o kapkara gecede sana ışık versin.”

Senin o ihyâ ettiğin kimse sana kabirde bir aydınlık olsun.

Yine Sâdî-i Şîrâzîʼden:

“Kapına bir garip gelirse eli boş gönderme. -Allah korusun- belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.

Gönlü yaralı olanların hatırını sor, onlara bak. Belki bir gün sen de o vaziyete düşersin.

Sen ki bir şey istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun, buna şükrâne olarak, kapına gelen yoksulu kovma. Ona surat asma. Onu tebessümle karşıla.”

Tabi bugün de en mühim, kapımıza gelen, işte hidâyet. Bugün görüyoruz; gençlerimiz, televizyonun, internetin, menfî sokakların, reklâmların tesiri altında kalıyor. Uyuşturuculara doğru dönüyor. Bugün en büyük iptilâ bunlar. Ufak çocukta bile elinde bir “dıt, dıt” istediği mahalleye giriyor, istediği mahallede oynuyor, nefsin oyununu. Bugün fecî bir hastalık hâline geldi bu.

Onun için bugünkü toplum, irşâda çok muhtaç. İrşad vâsıtalarını iyi değerlendirmeye çok muhtaç. Ondan mesʼul.

Velhâsıl insanın, işte, âyette; “Bana (nîmet verildi diye) sevinir.” diyor. (Bkz. el-Fecr, 15) “Allah beni sevdi de ondan verdi der.” diyor. Bütün kâbiliyetler bunun içine dâhil.

Demek ki iki şeye çok dikkat edeceğiz:

Boğazımızdan geçen lokmaya haram karışmasın.

İkincisi; gönlümüzde muhabbetini taşıdığımız insanlara dikkat etmeliyiz. Sâlih insanlarla beraber olan insan salâha gider. Fâsıklarla beraber olunursa -Allah korusun- bir felâketin eşiğine gelir insan.

Onun için, müʼmin dâimâ duâ edecek:

“‒Yâ Rabbi! Bana haramdan korunmayı nasîb et!” Fâizdi, haksızlıktı, miras haksızlıklarıydı, vs. vs…

“‒Yâ Rabbi! Sevmediğini bana sevdirme! Sevdiğini bana sevdir!”

Kulun, bu duânın içinde olması…

Yine Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼde, İblisʼin mallara ve evlâtlara ortak olacağını bildiriyor. Bugün de işte, mallara da ortak, evlâtlara da ortak. Ananın-babanın sözü geçmiyor.

Ondan gelen âyette Cenâb-ı Hak; bu, fazla verip, o da imtihan, ikinci olarak:

“…Rızkını azalttığımızda «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 16) “Onları önemsedi, onlara verdi, bana vermedi.” der. Bu da bir gafletin ifâdesi oluyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak bunu, “لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا الله (gaybı Allahʼtan başkası bilemez)” Gaybı bilen, Cenâb-ı Hak. Demek ki beni de imkânsızlıklarla imtihan ediyor. Benim imtihanım da buradan.

Eyyûb -aleyhisselâm-ʼı düşünecek. Rasûlullah Efendimizʼin o zor zamanlarını düşünecek. Sabır silâhını kullanacak.

“Cenâb-ı Hakkʼa namaz ve sabırla ilticâ edin.” buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 153)

Ömer bin Abdülazîz var, Emevîlerin 8. halifesi. Hazret-i Ömer Efendimizʼin torunu. İki buçuk senelik bir hilâfet devresi var. İslâm tarihinde, asr-ı saâdetin ikinci bir asr-ı saâdeti.

Ona diyorlar ki:

“‒Seni (diyorlar) en çok neden memnunsun, ne sevindirir?” diyorlar.

O da diyor ki:

“‒Beni (diyor) en çok sevindiren, Cenâb-ı Hakkʼın benim üzerimdeki takdiridir.”

Çünkü beni yaratan Rabbim, benim üzerimde takdirini yapan Rabbim, benim de en çok mesut, huzurlu olduğum, başıma gelen her şeyden huzur bulurum. Çünkü bu, ilâhî takdirden geliyor. Kulun irâdesi yok burada.

Velhâsıl:

“Onu imtihan edip rızkını daralttığımızda «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 16)

Burada peygamberler de var aynı şekilde, hep şükür hâlinde…

Ondan sonra, Cenâb-ı Hak bu gafletten kurtulmamızı istiyor. Varlığın gafletinden kurtulmak, yokluğun gafletinden kurtulmamızı arzu ediyor.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak yine ayrı îkazlar veriyor:

“Hayır! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz!” (el-Fecr, 17) diyor.

Cenâb-ı Hak Rasûlullah Efendimizʼi yetim olarak dünyaya getirdi ki bir ibret olsun. Yetime sahip olabilmek. Sık sık da Efendimiz sorardı:

“‒Bugün bir yetim başı okşadınız mı? Bir cenaze teşyiinde bulundunuz mu? Bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Yetim, hep başta geliyor. Çünkü yetimin babasını alıyor veya annesini alıyor; sana, topluma teslim ediyor Cenâb-ı Hak. Çok âyet-i kerîme, çok hadîs-i şerîf var.

Velhâsıl bu yetime de çok dikkat edilecek. Bilhassa yetimin hidâyetine dikkat edilecek. Ona bir çikolata ikram etmek değil. Onun hayırlı bir kul olması için îtinâ göstermek.

Tabi bunlar zor işler. İnsan kendi evlâdına ihtimam gösterir, yetime ihtimam göstermez. Yahut ikinci plânda yetime ikram eder, bir tane önüne bisküvi atar. Bu, yetime ikram değil! Onu hidâyete getir. İmam Hatiplerle, Kurʼân Kurslarıyla vs. ona sahip çıkabilmek…

Ondan sonra gelen âyet, devam eden:

“Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” (el-Fecr, 18)

Bir taraftan kendin yedireceksin yoksulu, bir taraftan îkaz edeceksin, uyandıracaksın.

İşte, iki buçuk milyona yakın muhâcir geldi. Ashâb-ı kirâm olsa ne yapardı? Hiçbir imkânın yok, zar-zor geçiniyorsun; o zaman da Cenâb-ı Hak yine seni boş bırakmıyor:

قَوْلًا مَيْسُورًا buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Hiçbir şey veremiyorsan, yapamıyorsan, bir şu suyu paylaşamıyorsan, o zaman; “Ona tatlı birkaç, gönle hoş gelecek birkaç söz söyle.” buyuruyor.

Velhâsıl İslâm, kolay bir iş değil. Yani her nefesimizi, her hâlimizi Allah Rasûlüʼnün hâline göre hâllendirebilmemiz zaruri.

Ondan sonra:

“Helâl-haram demeden mîrâsı yiyorsunuz.” (el-Fecr, 19) buyruluyor. “Oburca yiyorsunuz.” buyuruyor Cenâb-ı Hak. Demek ki insanın nefsinde bir oburluk var.

Araplarda bir baba öldüğü zaman, mîrâsı kim elinde tutarsa o onu şey yapardı, alırdı. Hemen onu da obur gibi yerdi. Demek ki onun gibi olmamızı arzu etmiyor Cenâb-ı Hak.

Dâimâ düşüneceğiz: Tereke arasında mîras hakkı olanlar var mı? Biz o mîras haklarını verebiliyor muyuz? Yoksa haram mı yiyoruz? Allah ne buyuruyor bu hususta?

“Malı da aşırı biçimde seviyorsunuz.” (el-Fecr, 20) buyuruyor. “Aşırı biçimde malı seviyorsunuz.”

“Ben (diyor Rasûlullah Efendimiz) sizin şirke düşmenizden korkmuyorum (diyor), fakat (diyor), malı (diyor) mâbud hâline getirmenizden korkuyorum.” diyor. (Benzeri rivâyet için bkz. Buhârî, Cenâiz, 73; Müslim, Fedâil, 31)

Velhâsıl müʼmin, iki şeye dikkat edecek:

Tâzîm li-emrillâh: Allâhʼın emrine tâzim gösterecek.

Şefkat alâ halkıllâh: Allâhʼın bütün mahlûkuna şefkat gösterecek. Çünkü Cenâb-ı Hak bütün mahlûkâtı bizim için yarattı. Diğer galaksilerde, yıldızlarda bu mahlûkat yok. Her biri, Cenâb-ı Hakkʼın “el-Musavvir, el-Bârî” sıfatının ayrı ayrı tecellîleri.

Kimi, insana yardım ediyor; insana sadâkat gösteriyor. Bak, bir köpek, insana sadâkat gösteriyor, bekliyor onu. Bir süvâri, eskiden atını alır, terbiye ederdi, onunla gazâya giderdi. Yani atı ona sadâkat gösterirdi.

Demek ki biz ne kadar Allâhʼa ve Rasûlʼüne sadâkat hâlindeyiz? Cenâb-ı Hak bize hayvanlarla misal veriyor. Çoğunun etini, sütünü vs. yiyoruz. Cenâb-ı Hak bizim için yarattı. Biz onlar gibi yaratılabilirdik. Hep insan, müʼmin, tefekkürünü artırması lâzım…

Bir kısmı; yılanlar, akrepler, çıyanlar, korkunç hayvanlar. Bir mezarı düşün, azâb-ı ilâhîyi düşün. Hepsi Cenâb-ı Hakkʼın bize fiilî bir lûtfu.

Tabi kalp inkişâf ederse bundan bir netice alır. Kalp inkişâf etmezse ona hayvan olarak bakar, geçer gider.

Onun için müʼmin, rûhânî hayatını tezyin edecek. Seherlerle tezyin edecek. Şerîati yaşamakla, onun üstüne seherlerle tezyin edecek. Ondan sonra mânevî vasıflarla, merhamet ve şefkatle tezyin edecek.

İşte, Hazret-i Ömerʼe baktığımız zaman, mâtemlerin civarında dolaşırdı. Ebû Bekir Efendimiz, yetimlerin hayvanlarını sağardı. Halîfe olunca, yetimler dedi ki:

“‒Artık herhâlde halîfe bizim hayvanlarımızı sağmaz.”

Yine Ebû Bekir Efendimiz o yetimlerin hayvanlarını sağmaya devam etti. Cenâb-ı Hak zaman içinde zaman açıyor. “Benim zamanım yok!” demek, insanın kendisini kandırması…

Zeynelâbidîn Hazretleri, vefât ettiği zaman, sırtında yaralar görüldü.

“‒Allah, Allah! (Dediler.) Demek ki (dediler) Hazret-i Âbidîn -radıyallâhu anh-, Zeynelâbidîn, hastaydı.” dediler.

Yanındaki dedi ki, hizmetkârı:

“‒Yok (dedi) o (dedi) geceleri herkesin uyuduğu zamanda sırtına çuvallar alır, kapıya bırakır, kapıyı da çalmazdı. Kimin verdiğini meçhul bırakırdı.”

Hattâ diyor rivâyette, vefât ettiği gece diyor, fakirler artık kapılarında bir şey bulamadılar. “Herhâlde (dediler) bugün Zeynelâbidîn vefat etti.” dediler.

Ömer bin Abdülaziz zamanında da öyle oldu. O zaman gayet huzurlu bir hayat vardı. Dağdan kurtlar indi şehre. Sabahleyin dediler ki:

“‒Herhâlde Ömer bin Abdülazîz bu gece vefat etti.” dediler.

Demek ki müslümanın rûhânî hayatı inʼikâs eder, toplumu sarar. Yahut topluma baktığımız zaman o toplumdaki hâlet-i rûhiyeyi görmek çok basit bir iş.

Ondan sonra Cenâb-ı Hakkʼın bu îkazları, bu irşadları. Tabi diğer âyetlerde daha ayrı irşad var, Rasûlullah Efendimizʼin daha ayrı irşadları var. Ondan sonra iş, kıyâmet safhasına geliyor âyetlerde:

“Ama yeryüzü parça parça döküldüğünde Rabbin(in emri) gelip melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).” (el-Fecr, 21)

Saklanacak hiçbir şey yok.

Yine Cenâb-ı Hak, Enbiyâ Sûresiʼnde:

(Düşün o) günü (diyor), yazılı kağıtların tomarını dürer gibi semâyı düreriz…” (el-Enbiyâ, 104) diyor.

Trilyonlarca yıldız. Bir Aygaz patlasa ne kadar korkuyoruz, bir gök gürlese ne kadar korkuyoruz, bir sel felâketinden, depremden ne kadar korkuyoruz! Demek ki en çok korkulacak, onların çok daha şiddetlisi, onların çok daha şiddetlisi olan mukâbili, günahlarımız oluyor. Günahlarımızdan korkmamız lâzım. Günahlarımızın getirdiği o korkutucu hâller karşısında bunlar çok daha basit kalıyor.

(Düşün diyor Cenâb-ı Hak) o günü ki, yazılı kağıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o eski hâline getiririz. Üzerimize aldığımız vaattir. Biz (vaadimizi) yaparız.” (el-Enbiyâ, 104) buyuruyor.

Hep Cenâb-ı Hak o güne hazırlanmak…

Yine devam eden âyette:

“O gün Cehennem getirilir, insan yaptığını birer birer hatırlar…” (el-Fecr, 23)

O zaman unuttuk şimdi, birçok işler yaptık, unuttuk onları. Fakat orada birer birer hatırlar buyuruyor Cenâb-ı Hak.

“…Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!” (el-Fecr, 23) diyor Cenâb-ı Hak. Geldi geçti! O yaptığı hatâları telâfi edemedi. Seherlerde istiğfâr edemedi. Kul hakkı varsa helâlleşemedi…

(İşte o zaman insan:) «Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim» der.” (el-Fecr, 24)

Büyük bir pişmanlık ama ne fayda! Bitti!

“Artık (buyuruyor Cenâb-ı Hak) o gün Allâhʼın edeceği azâbı kimse edemez.” (el-Fecr, 25) buyuruyor.

Bitti çünkü. Ne tevbe zamanı kaldı, ne ibadet zamanı kaldı, ne kulluk zamanı kaldı. Kabirde kazanmak-kaybetmek yok. Burada! Orada ilk Münker-Nekirʼle hesap başlıyor. Öyle, hesap, hesap, hesap gidiliyor.

Yine bir, çok ibretli bir âyet-i kerîme Meâric Sûresiʼnde:

“Birbirine gösterilirler (anne-baba vs. hepsi, fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki o günün azâbından (kurtuluş için, o günün azâbından kurtuluş için mümkün olsa da) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm âilesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendini kurtarabilsin.” (el-Meâric, 11-14)

“…Mücrimlerin gözleri dışarı fırlar…” buyuruyor. (Bkz. Tâhâ, 102)

“Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.” (el-Fecr, 26) buyuruyor âyetlerde.

Ondan sonra kurtulanların durumu geliyor:

“Ey itmiʼnâna ermiş nefs!” (el-Fecr, 27)

Cenâb-ı Hak bizden itmiʼnâna ermiş nefs istiyor.

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Rafine olmuş, tertemiz. Nasıl doğuşta tertemiz gelmişse öyle bir yürek istiyor.

Kalb-i münîb istiyor. Hak ve şer netleşmiş, Cenâb-ı Hakkʼa sığınan bir gönül. İlâhî azamet, ilâhî kudret akışlarının tecellîsi içinde bir gönül. “Aman yâ Rabbi!” diyen. Bir dehşet ve hayret içinde, ilâhî harikalar karşısında, ilâhî sırlar, hikmetler karşısında bir dehşet içerisinde kalan bir gönül.

Cenâb-ı Hak böyle bir gönül istiyor.

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Mallar-mülkler, evlâtlar filân bitiyor artık, bitti. Ne yaptıysa o. Nerede kullandıysa o. Cenâb-ı Hak öyle rafine olmuş, tezkiye olmuş bir kalp istiyor.

Allah ne verdi? Göz verdi sana. Gözü Allah yolunda kullanacak, kulağını Allah yolunda, dilini Allah yolunda, ticaretini Allah yolunda, evlât yetiştirmen Allah yolunda…

Cenâb-ı Hak zâten o zaman yardımını veriyor:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senʼden medet umarız.” [el-Fâtiha, 5])

Ne kadar biz Allâhʼa kulluk hâlinde olursak, Allah bize o kadar yardımını gönderiyor. Cenâb-ı Hak bize:

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

“Bize doğru yolu göster.” [el-Fâtiha, 6])

Bize Rasûlullah Efendimizʼin yolunu gösteriyor. Başka yollar, çıkmaz sokak.

Velhâsıl şu ömür, Cenâb-ı Hak ne ihsân etti, Allah yolunda seferber edilecek.

Değişen şartlar; imtihanlar var, med-cezirler, iniş-çıkışları hayatın; kul Allahʼtan râzı olacak. “Râzıyım yâ Rabbi!” diyecek. İtiraz olmayacak. Yani kim, kime itiraz ediyor? Kim, kime itiraz ediyor?

Râdıyye buyruluyor; Allahʼtan râzı olacak. “Yâ Rabbi! Senʼdendir bu.” diyecek.

Bâzı şeyler vardır şer gözükür hayırdır; hayır gözükür şerdir. Kulun idrâki dışında bu.

“لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا الله (gaybı Allahʼtan başkası bilemez)”

Kulun bu teslîmiyeti karşısında “merdıyye”; Allah da kulundan râzı olacak. (Bkz. el-Fecr, 28)

“Sâlih kullarım arasına katıl ve Cennetʼime gir.” (el-Fecr, 29-30) buyuracak.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu âyetlerin, 27ʼden 30ʼa kadar bu âyetlerin şümûlünde yaşamayı, yaşatmayı Cenâb-ı Hak cümlemize ihsân eylesin -inşâallah-. O korkulu günlerden, korkulu gecelerden Cenâb-ı Hak muhâfaza buyursun -inşâallah-.

Buraya Allah rızâsı için toplanıldı. Allah cümlenizden râzı olsun. -inşâallah-:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

İnşâallah şu geçici dünyada Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe benzemeye gayret edelim ki kıyâmet günü, o zor günde Rasûlullah Efendimizʼle beraber olalım; lûtfuyla, keremiyle Rabbimizʼin -inşâallah-.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..