Dünyada Ahiret İçin Varız

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

DÜNYADA ÂHİRET İÇİN VARIZ, KURTULUŞ NASIL?

Muhterem kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hak, okunan âyet-i kerîmelerin şümûlünden, muhtevasından hisseler almayı nasîb eylesin.

Cenâb-ı Hak, müʼminleri son nefeste müjdeliyor. Meleklerin yardımıyla müjdeliyor. Ve bu, Cenâb-ı Hakʼla dost olanların vasıflarını bildiriyor âyet-i kerîme. Cenâb-ı Hak -inşâallah- bizlere de nasipler ihsân eylesin.

Muhterem kardeşler!

Dünyada âhiret için varız. Âhiret için dünyaya geldik. Dünya, âhiret malzemelerini toplama mekânı. Müsbet veya menfî, artı veya eksi, zerreler bile teraziye konulacak. Zerreler, buyruluyor:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

(“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” [ez-Zilzâl, 7-8])

Zerrelerin bile tartıya konulacağı bir imtihan dershânesi içindeyiz.

Cenâb-ı Hak bizi meccânen insan olarak dünyaya getirdi. Yine -elhamdülillah- bir İslâm topluluğunun içindeyiz. Ayrı ayrı lûtuflar. En yüce Peygamberʼe ümmetiz, çok büyük bir lûtuf. En yüce, mûcize Kitab’a muhatabız. Üst üste Cenâb-ı Hakkʼın âhir zaman ümmetine yardımı. Tabi bu yardımların hepsinin bir bedeli var.

Cenâb-ı Hak:

“…Verdiğimiz nîmetlerden mutlakâ sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Kıyametten en mühim bir sahne bildiriyor:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

(“Kitabını oku! Bugün hesap sorucu olarak sana kendi nefsin yeter.” [el-İsrâ, 14]) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Bugün kitabını oku! Kiramen Kâtibîn neler yazdı bir ömür boyu? Onu oku! Kendini yakından tanı!

Ve sana nefsin, senin şâhidindir. Yani kendimiz kendimizin şâhidi olmuş olacağız.

Velhâsıl sonsuz hayat, “يَوْمُ الْخُلُودِ” buyruluyor. “Bitmeyen bir gün” başlayacak. (Bkz. Kāf, 34)

Bu dünyada kazandığımız hasenelerle veyahut da kaybettiğimiz seyyielerle, ondan sonra ebedî hayat istikâmetlenecek. Kabir hayatı da öyle, kıyâmet de öyle, ondan sonraki hayat da öyle.

Yani ikinci bir telâfi yok. Bir sefere mahsus bir dünyaya geliş, bir sefere mahsus son nefes.

Velhâsıl zaman birimi bakımından dünya bir damla, âhiret ise bir derya. Yani derya damla ile vücut bulacak. Damla ile derya inşâ edilecek.

Cenâb-ı Hak müʼminler için âyet-i kerîmede:

اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا buyuruyor.

“O ki sizin hanginizin ameli daha güzel diye imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (el-Mülk, 2)

Fakat burada Cenâb-ı Hak; “اَحْسَنُ عَمَلًا : en güzel bir amel” istiyor bizden bu dünyada. Yani amellerimizi, ibadet, muâmelât, ahlâk, hukuk… bunun Cenâb-ı Hak en güzelini istiyor.

Yine Rabbimiz, doksana yakın yerde “ey îmân edenler” diye tâlimat veriyor. “Ey îmân edenler.” Yani müʼminlere hitap bu.

Demek ki îman kâfî değil de, olmadığı için, “ey îmân edenler”, zira Ankebût Sûresiʼnde:

“…Îmân ettik demekle (kazanacaklarını mı zannettiler) kurtulacaklarını mı zannettiler?..” (el-Ankebût, 2)

Yani “benim îmânım var” demekle kurtulacaklarını mı zannettiler Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Îman kâfî değil. Îmânın ilimle, amelle ve takvâ ile dolması lâzım. Bu şekilde Cenâb-ı Hak ilim istiyor. İlim, Kurʼân ve Sünnet muhtevâsı.

Her şeyin hikmeti Kurʼân-ı Kerîmʼde. Kurʼân-ı Kerîm, bu kâinâtın bir ders kitabı. Bu kâinâtın mürebbîsi, mürşid-i kâmili, muallimi; -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz.

Bu, “ey îmân edenler”in, doksana yakın yerde, müʼminlere Cenâb-ı Hak hep tâlimatlar veriyor. Bunların en mühimleri de:

Esteîzü billâh:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Allâhʼın azamet-i ilâhiyyesine (kudretine ki, o kudreti idrâk, bizim gücümüzün çok ötesinde. Allâhʼın azametine) göre (Oʼna yaraşır şekilde) takvâ sahibi olun…”

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“…Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Tabi bu, müslüman olarak can vermek için de îmanla beraber itaat lâzım. Yani itaatle îmânın birleşmesi lâzım.

Niye dünyaya geldik, niye Allah bizi yarattı, niye bu dünya hazırlandı, ondan sonra insan dünyaya getirildi?

Cenâb-ı Hak; لِيَعْبُدُونِ (“…Bana [Allâhʼa] kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56])  buyuruyor. Allâhʼa kul olmak için.

Tam bir imtihan mekânı. Bu imtihanın şeyi nedir, dersinin muvaffakıyeti?

لِيَعْرِفُونِ (Beni [Allâhʼı] bilsinler diye…) Mârifetullah. Yani Cenâb-ı Hakkʼı kalpte tanıyabilmek.

Kurtuluş nasıl?

Muhammed Sûresi 7. âyet:

“Ey îmân edenler! Eğer siz, Allâhʼın dînine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.”

Demek ki her an ayakların kayması var. Kurʼân-ı Kerîm ayakları kayanları bildiriyor. Bir dünya menfaati geliyor, ayak kayıyor.

Velhâsıl dîn, boşluk istemiyor. Yani dînin, Cenâb-ı Hakkʼın, hayatın her ânını dînin doldurması lâzım. Eğer dolduramazsa bir tarafını, oradan torbanın altı boşalıyor. Onun için:

“Siz, Allâhʼın dînine yardım ederseniz…” (Muhammed, 7)

Peki bir kul, ne şekilde Allâhʼın dînine yardım eder?

Birincisi; yaşayacak. Kalbî merhaleler alacak. Bir feyz ve rûhâniyet tevzî edecek ve bunu da hâliyle, kāliyle tebliğ edecek. Zira Cenâb-ı Hak:

“Sizler, yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz.” buyuruyor. Yani Allâhʼın dînini temsil edersiniz buyuruyor. Neyle Allâhʼın dîni temsil edilir? Gönülle temsil edilir.

Yine Cenâb-ı Hak kullarını seviyor, hep îkaz üst üste. Haşr Sûresi’nde:

“Ey îmân edenler! Allahʼtan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın…” (el-Haşr, 18)

Yarın, sonsuzluk için -istersen on bin sene olsun- yarın en yakın bir zaman. Demek ki Cenâb-ı Hak kıyâmete hazırlık istiyor. Dünyada o hasene malzemelerini toplayabilmek…

Yine bir îkaz, onun altındaki âyette. En büyük zaaf, Cenâb-ı Hakkʼı unutmak. Çünkü Allah unutulduğu zaman günah işlenmeye başlar. Âyet-i kerîmede:

“Allâhʼı unutan, Allâhʼın da (mukâbilinde) kendisini unutturduğu kişiler gibi olmayın!..” (el-Haşr, 19) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

İnsan besmele çekerek bir çelme takmaz. Besmele çekerek bir haksızlık yapmaz. Besmele çekerek bir kalbe diken batırmaz. Hep Allâhʼı unuttuğu zaman bu cürümleri işler. Cenâb-ı Hak da tâlimat:

“Allâhʼı unutan, Allâhʼın da kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın!..” (el-Haşr, 19) buyuruyor.

Yani demek ki kulun bu dershânede en mühim vazifesi:

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28]) Kalbin Cenâb-ı Hakʼla beraber olması. Yani kalbin bu merhaleye erişebilmesi. Bu da kolay bir şey değil. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.

Onun için Cenâb-ı Hak kullarının kalp âlemini tezkiye etmesini, temizlemesini istiyor. Tasfiye olacak. Bütün, Allahʼtan uzaklaştıran her şey kalpten boşalacak. Kalp, Cenâb-ı Hakʼla tezkiye olacak, temizlenecek.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14]) buyruluyor. Gafletten kurtulacak.

Hâfız-ı Şîrâzî:

اِنْسَان يَكْ قَطْرَه خُونَسْتْ، هَزَارْ اَنْدِيشَه buyuruyor. “İnsanın beden tarafı, birkaç tamla kan. İç dünyası da devamlı vesvese.”

En büyük vesvesemiz, eğer kalp ham ise, dünyaya âit vesvesemiz. Cenâb-ı Hakkʼın nîmetlerini düşünememek. Cenâb-ı Hak, îman nîmetiyle merzuk kıldı. Ki bu, ebedî hayatımıza Cenâb-ı Hakkʼın büyük bir lûtfu.

Âyet-i kerîmede, Âraf Sûresiʼnin 43. âyetinde, Cennet kapısına müʼminler yaklaşırlar ve Cennetʼi seyrederler Cennetʼe girecekler. Derler ki, -estaîzü billâh-:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰینَا لِهٰـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ

“…(Hidâyet nimetine) bizi kavuşturan Allâhʼa hamd olsun. Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik.” derler.

“…Nîmetlerimi sayamazsınız…” (İbrahim, 34) buyuruyor. En büyük nîmet, hidâyet nîmeti. Ve bu hidâyet nîmetini iyi muhafaza etmek ve kaybetmemek.

Dünyayı verseler, okyanusları cevher olarak verseler, en nihâyet dünyada kalacak, dünya da infilâk edecek. Fakat bu hidâyet nîmeti…

Onun için, Hâfız-ı Şîrâzîʼnin dediği gibi, yani insan, devamlı bir endişe… Fakat bu endişeleri bertaraf etmesi lâzım. Bir misal verirsek:

Trilyonlar serveti olan bir kimse, yirmi beş kuruş kaybetse üzülür mü? Dönüp bakmaz bile.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, hidâyetin böyle bir heyecanı içinde olmamızı ve hidâyeti muhafaza etmemizi ve bize de ne kadar bu hidâyetin büyük bir müjde vereceğini…

Âyet-i kerîmeyi tekrar okuyayım:

“…Hidâyetiyle bizi nimete kavuşturan Allâhʼa hamd olsun. Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik…” (el-A‘râf, 43)

Birçok, bugün dünyada insanlar var, yanlış istikâmette gidiyor. Cenâb-ı Hakkʼın bize ne büyük nîmet, hidâyeti vermesi, ezan sesleri altında bir toplumumuzun olması. Ve bunun da, her şeyin bedeli var.

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

(“Sonra o gün, verdiğimiz nîmetlerden elbette sorulacaksınız.” [et-Tekâsür, 8]) Mutlaka sorulacaksınız Cenâb-ı Hak buyuruyor. Ve bu hidâyet nîmetinin bedelini ödeyebilmek.

İşte bu da:

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28]) Kalbin, Cenâb-ı Hakʼla beraber kalbimizi yaşatabilmek…