Dinin En Zor Tarafı Akâiddir

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

DÎNİN EN ZOR TARAFI AKÂİDDİR.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Güneş’e; “سِرَاجًا وَهَّاجًا” buyuruyor. “Işık saçan bir kandil…” (en-Nebe, 13) Bütün kâinâtı aydınlatıyor. En kuytu yerlere ışığını veriyor.

Yine Ay’a; “قَمَرًا مُنِيرًا” buyruluyor. “…Nurlu bir Ay.” (el-Furkân, 61) O da geceyi aydınlatıyor. Gece ayrı manzaralar veriyor.

Cenâb-ı Hak -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ise:

“…Sen’i bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik).” (el-Ahzâb, 46)

Yani Cenâb-ı Hak bir teşbihte bulunuyor. Yani

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Sen’i âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

O dâimâ, gece-gündüz vs. bütün kâinâta nur saçan büyük bir nîmet.

Efendimiz’den ben birkaç misal arzu ediyorum vermeyi. Bir de ashâb-ı kiramdan vermek arzu ediyorum. Yani nasıl;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Biz ne kadar Efendimiz’le aramızda bizim bir mesafe var?

Ashâb-ı kirâm bütün o tahsilini Rasûlullah Efendimiz’den yaptı. Bizim de aynı tahsilin içinde olmamız îcâb eder. 1400 sene sonra geldik. Mühim olan kalbî yakınlık.

Bu ümmet, bütün ümmetler içinde hayırlı bir ümmet, azîz ümmet. Hakk’ın temsilcisi, şâhidi bir ümmet. Gönlünden rahmet taşıran bir ümmet.

Mü’min, yağmur gibi olacak. Bereket olacak, rahmet olacak. Güneş gibi olacak; en kuytuları aydınlatacak. Merhamet tevzî edecek. Hak-hukuk tevzî edecek. Bu şekilde “اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ” Rasûlullah Efendimiz’e yaklaşmada mesafe alacak.

Bir misal:

Efendimiz, bir yahudi çocuğuna -komşusu, hastaydı- gitti ziyaret etti. Çocuk çok sevindi. Babasına dedi ki:

“‒Baba dedi, ben dedi, müslüman olabilir miyim?” dedi.

“‒Sen bilirsin oğlum.” dedi.

Çocuk kelime-i şehâdet getirdi. Efendimiz o kadar çok sevinerek döndü ki “bir insan daha kurtuldu” (diye). Yani bir insanı kurtarmanın bir heyecanı içinde Efendimiz.

Yine Tâif’te taşlandı. Kan-revân içinde kaldı. Bir köle, Addas isimli bir köle müslüman oldu. Efendimiz’e melekler geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Bu iki dağı birbirine çarpalım, bu Tâif halkı helâk olsun.” dedi.

Efendimiz döndü, o bir Addas’ın müslüman olması, O’nu o kadar mes’ud etti ki, döndü, duâ etti Tâif halkına.

“‒Yâ Rabbi! Buradan gelen nesillere hidâyet nasîb eyle!” (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35; Buhârî, Bed’ül-halk, 7)

Arkadan, Mekke’ye indi, taşlandıktan sonra. Edebiyat fuarları vardı. Diğer fuarlar vardı. Gelenler oluyordu. Onlara:

“‒Alın beni siz beldenize götürün. Burada terör var. Ben size birçok şey anlatmak istiyorum, fakat anlatamıyorum. Alın beni beldenize götürün.” diyordu.

Yani nasıl bir hidâyete erdirmenin bir heyecanı…

Zeyneb Vâlidemiz’i Esved isimli birisi, bir müşrikti o zaman, devesinden düşürdü, kanlar içinde kaldı, hâmileydi, şehid oldu. Bu Esved, Mekke Fethi’nde Efendimiz’e geldi, kelime-i tevhid getirerek girdi. Efendimiz, o evlâdının acısını unuttu. Esved’in müslüman olmasıyla sevindi ve unuttu. “Niye benim kızımı bir zamanlar böyle yaptın?” diye sormadı.

Yani Efendimiz’in tek gayesi, insanları huzura getirmek, hidâyete davet etmek. Demek ki bir müslümanın da gayesi bu olmalı. Yani bir kişinin hidayetiyle sevinmeli. “Ben ne kadar benzeyebiliyorum?..”

Bir misal:

Bayezîd-i Bistamî Hazretleri, nasıl bir aksediyor Hak dostlarına… Bayezîd-i Bistâmî’ye bir zuhurat oldu, bir tuluat oldu; Ebû Hafs Haddad isimi bir demirci, Allâh’ın yüce bir kulu, bir Hak dostu.

“‒Ben bir gidip bakayım dedi. Bu kulu bulayım. Nasıl bu bir şey olmuş, bir Allah dostlarından biri olmuş, hâline bakayım.”

Gitti baktı; bir demirci. Demiri ateşin içine sokmuş, kızdırmış, onu şekillendiriyor. Bir taraftan da ağlıyor hüngür hüngür.

Selâm verdikten sonra soruyor:

“‒Nedir derdin, niye ağlıyorsun diyor. Seni diyor, bu gama sürükleyen nedir?” diyor.

O da diyor ki:

“‒Ümmet-i Muhammed’in günahkârlarının hâli kıyamet günü ne olacak diyor. Onun derdi diyor, beni diyor, böyle dertlendiriyor.” diyor.

Tabi biraz daha derinine gitmek için:

“‒Sana diyor, ne oluyor, sen diyor, biz diyor, kendimize baksak olmaz mı diyor daha ziyade?”

“‒Yok diyor, benim diyor, mâye-i fıtratım diyor, yaratılışım diyor, merhametle yoğrulmuştur diyor. Ben diyor, bir müslüman diyor, muzdaripken diyor, ben diyor, huzur bulamam.” buyuruyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bir akis, in’ikâs.

Yine Efendimiz, kendisine olan… Câbir -radıyallâhu anh- var. Bu, Hendek Harbi çok zor bir şeydi. Bir taraftan müşrikler, bir taraftan yahudiler, Müslümanlar araya sıkıştı. Ve 4500 metre bir hendek kazılacaktı. Efendimiz de girip hendek kazıyordu. Efendimiz iki büklüm oldu. Hattâ midesi içine geçmişti. Câbir gördü, üzüldü. Hemen eve koştu.

“‒Hanım! Evde ne var?” dedi.

Ufak bir keçi yavrusu, biraz da arpa var. Hemen kesti keçi yavrusunu.

“–Bunu sen kaynat dedi. Ekmeği dedi, arpayı da öğüt, ekmek yap dedi. Ben Allah Rasûlü’nü davet edeceğim.” dedi.

Rasûlullah Efendimiz’e:

“‒Yâ Rasûlâllah dedi, mideniz içine çökmüş, çok açsınız.” dedi.

Efendimiz:

“‒Evinde ne var Câbir?” dedi.

“–İşte bir, oğlak var dedi, biraz da şey var.” dedi.

Yani demek ki beş kilo bir et çıkar bir oğlaktan, belki bir kilo da şey…

“‒Aa dedi. Çok şey varmış evinde dedi, Câbir dedi. Haydi!” dedi.

Hepsi aç. Ağır bir imtihan.

“‒Câbir’in evine gideceğiz.” dedi.

Câbir korktu. Eve koştu hemen.

“‒Hanım dedi, böyle böyle dedi. Rasûlullah dedi, bütün dedi, cemaati toplayıp geliyor.” dedi.

Bir rivâyete göre üçyüz kişi. Hattâ öyle bir şey oluyor ki, girerken “sıkışmayın” diyor Efendimiz.

Câbir’in hanımı diyor ki:

“‒Câbir! Sen diyor, Allah Rasûlü’ne ne olduğunu söyledin mi?” diyor.

“‒Söyledim.”

“‒O zaman sen diyor, kenara çekil diyor, Allah Rasûlü senden daha iyi bilir.” diyor.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o ekmeği, etin suyuna batırıyor, ekmekten bir parça koyuyor. O bütün gelenlere tek tek kendisi dağıtıyor eliyle.

Câbir hayret ediyor. Dağıtıyor, dağıtıyor bitmiyor diyor. Ondan sonra:

“–Câbir diyor, evine götür diyor, ev halkına ver diyor. Câbir! O da kâfî değil diyor, etrafta diyor, çok açlık var diyor, mahalleye dağıt bunu.” diyor.

Demek ki “اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ” (Kişi sevdiğiyle beraberdir. [Buhârî, Edeb, 96])

Böyle bir merhamet. Tabi bu merhamete ne kadar yaklaşabilirsek.

Yine buna benzer sayısız misaller var Efendimiz’in şeyinde.

Mudar Kabilesi geldi. Aç, perişan, zayıflamış, kemikleri çıkmış bir kabile Medîne’ye girdi. Efendimiz şöyle bir gördü. Efendimiz’in rengi sapsarı oldu.

“‒Bilâl! Ezan oku.” dedi.

Bilâl -radıyallâhu anh- ezan okudu. Cemaat toplandı. İki rekât namaz kıldırdı.

“–Herkes ne varsa getirsin.” dedi.

Kimi, evinde bir avuç bir şey var, hurma veya arpa, onu getiriyordu. Kimi torbaya doldurup getiriyordu. Efendimiz onları görünce rengi pembeleşti. Tebessüm, sîmâsından aksetmeye başladı. (Bkz. Müslim, Zekât, 69)

Şimdi bizler de bugün buna muhtacız. Yani kıyamet günü Efendimiz’le beraber olmak için bunlara muhtacız.

Bugün bir Suriyelileri düşünelim. Biz Suriye’de olabilirdik, onlar burada olabilirdi. Yahut da mahallemizde vs. kenarda kalmış bir garip, bir kimsesiz var mı?

Şimdi kardeşler! Efendimiz’e Cenâb-ı Hak kırk sene, muazzam, muhteşem bir ahlâk yaşattı, bir ahlâk yaşattı.

“Beni Cenâb-ı Hak terbiye etti.” buyuruyor. (Bkz. Süyûtî, I, 12)

Efendimiz davetlere çağrılırdı. O davetlere gitmezdi. Çünkü o davetlerde putlar için kesilen kurbanlar vardı, içki vardı vs. vardı. Fakat o Mekke halkı Efendimiz’e kırılmazdı “benim davetime gelmedi” diye. O’nun ahlâkı o kadar yüce ahlâk, onu bir bertaraf ediyordu ki, o hayranlıkla kırılmazlardı. Hattâ bazen isimleriyle çağırmazlardı. “El-Emîn geldi derlerdi, es-Sâdık geldi, en doğru insan geldi.” derlerdi.

Ebû Cehil bile bir gün geldi:

“‒Bak Muhammed dedi, biz Sen’inle beraber büyüdük. Hiç yalan söylemedin Sen dedi. İçimizde en doğru insan Sen’din dedi. Fakat Sen’in getirdiğini istemiyoruz.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. Cenâb-ı Hak O’nu kırk sene yüce bir ahlâkla, muazzam bir ahlâkla… Bütün müşrikler Efendimiz’e hayran. Gerçi biraz Hanifler vardı, az bir şey hristiyanlar vardı ama çoğu müşrikti. Hepsi Efendimiz’e hayrandı O’nun ahlâkına. Demek ki bir müslümanın zemininde illâ ahlâk olacak. Bu zarurî. Kırkıncı sene:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Akâid başladı, akâid başladı. Öyle bir akâid ki; îman olacak, îman tam olacak. her gördüğü, her yaşadığı zaman Cenâb-ı Hak’la beraber olacak. Îman bir sekteye uğramayacak. Îman bir tâviz vermeyecek.

13 sene Efendimiz, akâidi öğretti. Fiilî olarak sahâbî akâidi yaşadı. Zulüm, işkence, alay, ambargolar, açlıklar, her şeye mukâvemet etti. Cenâb-ı Hak bize Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde;

(İslâm’a giren) ilk muhâcirler, Ensâr, onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” Onlar gibi olmamızı istiyor.

Ahkâm âyetleri inmedi, 11 buçuk sene sonra namaz âyeti indi.

Demek ki akâidden bir tâviz yok. Dînin en zor tarafı akâiddir. Cenâb-ı Hak akâidi bildiriyor. Misaller veriyor Kur’ân-ı Kerîm’de. Firavun sihirbazlarını Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı çıkardı. Sihirbazlar da olan müsâbakadan sonra;

“‒Bu, gökten inen bir hâdisedir, bu sihir değildir dedi. Biz Mûsâ’nın ve Hârun’un Rabbine secde ediyoruz.” dedi.

Firavun kızdı, öfkelendi.

“‒Bana sordunuz mu dedi, ona îmân etmek için dedi. İzin aldınız mı benden?” dedi.

Onlar da dedi ki:

“‒Biz nasıl olsa Rabbimize döndürüleceğiz dediler. Senin zulmün dünyaya ait.” dediler.

Firavun, kolları bacakları çapraz kestirmeye başladı. Ortalık kan gölüne döndü. Bir taraftan da hurma dallarına astırıyordu. Çok acı bir ıztırap çekiyorlardı. Onlar da îmanlarından bir fire vermemek için, bir minnet altında bulunmamak için Firavun’a:

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ dediler.

Ellerini açtılar:

“‒Yâ Rabbi! (Bizi müslüman olarak…) Bizim üzerimize sabır yağmuru yağdır (dediler). Ve müslüman olarak canımızı al.” (el-A‘râf, 126) dediler. En ufak bir zerre bir tâviz vermekten korktular, akâid sakatlanacak diye.

Yine Cenâb-ı Hak, Ashâb-ı Uhdûd’u bildiriyor. Hendeklerde yakılanlar îmânı sebebiyle. Taşlanan, Yâsin’in 2. sayfasında Habîb-i Neccâr’ı bildiriyor. Muhâcirleri, Ensârı bildiriyor. “Bunlara tâbî olan ihsan sahipleri” buyuruyor.

Demek ki dînin en zor tarafı akâiddir. Akâidden bir tâviz olmaz. İşte ashâb-ı kirâm her şeye katlandı. Sağlam bir îman meydana geldi. Onun üzerine ahkâm âyetleri, hicretten bir buçuk sene evvel “namaz” farz oldu. Hicretin ikinci senesi “oruç, zekât” farz oldu. Arkadan, sekizinci seneye doğru “hac” farz oldu.

Demek bir, ibadet, akâidle semeresini verir, akâidle güzelleşir. Arkadan, muâşeret, âdâb âyetleri inmeye başladı. Ukubat; cezâ hukuku inmeye başladı. Yani 23 sene ashâb-ı kirâm Rasûlullah Efendimiz’i tahsil etti.

Yani şimdi bir siyer okunuyor, bir sene yarım sene, şey tamam diyor, siyeri öğrendim diyor. Siyer yaşamakla öğrenilir. O zaman Efendimiz daha yakından tanınır. İşte ashâb-ı kirâm, o şekilde Efendimiz’i tanıdı. 23 senede bu tahsil tamamlandı. اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ (“…Bugün (dîninizi) tamamladım…” [el-Mâide, 3]) âyeti indi, din tamamlandı. Ashâb-ı kirâm da bu tahsili yapmış oldu.

Onun için en büyük dersimiz bizim, siyer dersidir. Rasûlullah Efendimiz’i yakından tanıyabilmektir. Bu da fiilendir.

Efendimiz onların eline kağıt, kalem vermedi. Bak bunu yazın da bunu okuyun demedi. Dâimâ onlara hâliyle İslâm’ı öğretti. “Benim namaz kıldığım gibi namaz kılın.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18) “Benim gibi olun.” buyurdu. Her hâliyle bir misal oldu.

Zor zamanlarda, gazvelerde en zor zamanlarda öndeydi. Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Biz diyor, en zor zamanda Allah Rasûlü’nün arkasına sığınırdık.” buyuruyor. (Müslim, Cihâd, 79)

Efendimiz sefer dönüşü en arkadan gelirdi. Kimler müşkül durumda, kimler himayeye muhtaç, kimler tesellîye muhtaç; onları tesellî ederdi.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Yani ne kadar? Şahsımı şey yapıyorum; ne kadar bir benzemenin gayreti içindeyiz?..

Ashâb-ı kirâm bu tahsili yaptı. Kur’ân ve Sünnet ikliminde yetişen ashâb-ı kirâm, fetihler neticesinde Medîne-i Münevvere’ye (gelen) ganimet mallarıyla ashâb-ı kirâm zenginleşti.

Fakat lüks ve saltanata meyletmedi. Mütevâzı yaşantıları, evlerinin dekoru değişmedi. Gelen malı infak etmek suretiyle hakîkî zenginliğe kavuştular. Vicdan huzurunda bir ömürleri oldu. Gönülleri bir saltanat yaşadı.

Bugün maalesef zamanımızın en mühim hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks, gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu. Zira onlar, yarın nefislerinin varacağı konağın kabir olacağının idrâki içindeydiler.