|
Sevgili Yavrularım!
İçinde yaşadığımız âleme hiç dikkatlice baktınız mı?
Denizlerin derinliklerinde milyarlarca canlı var. Trilyonlarca kilometre uzakta görmediğimiz nice yıldızlar var.
Bütün bunlar niçin?
Rabbimizin ifadesiyle hepsi insan için. Çünkü insan, yaratılmışların en üstünü, en güzeli... Çünkü insan, kâinatın gözbebeği… Çünkü insan Allâh’ın en çok sevdiği varlık.
O hâlde bu dünyada bizim en büyük vazifemiz, Allâh’ın sevgisine lâyık olabilmek.
Nasıl lâyık olacağız?
Rabbimizin arzu ve emirlerini yerine getirerek tabii ki.
Bilmeliyiz ki Allah, bizden öncelikle kâinatta olup biten hadiseleri düşünmemizi istiyor. Bakın ne buyuruyor:
“Allah o gördüğünüz gökleri direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirendir. Onların her biri belli bir vakte kadar akıp gider…” (Ra’d,2)
Dikkatimizi semalara, güneşe ve aya çekiyor. Bir düşünelim, Güneş ısısını biraz artırsa yanar, kavrulur bu dünya. Azaltsa her taraf buz kesilir. Eğer dünyanın ve ayın dönüşü yavaşlasa veya hızlansa bütün aylar ve günler birbirine karışır.
Allah Teâlâ, güneşin ışınlarını dünyaya göndermek için ayı bir ayna haline getiriyor ve gecelerimizi aydınlatıyor. Kur’an-ı Kerim’de buyurduğu gibi atmosferi de dünyaya bir tavan olarak yaratmış. Eğer atmosfer dünyamızı korumasaydı, yerküre içindeki magma patlardı. Dünya paramparça olur ve bir ateş denizi haline gelirdi.
Ama öyle olmuyor. Çünkü Allah, her birine böyle emretmiş. Sarsılmaz bir ilâhî denge koymuş. Öyle ki inanmayan insanlar bile Allah’ın nizamına itimat ediyor. Meselâ uçağa binen bir insanın, kabin basıncı düştüğünde oksijensiz kalmamak için hemen oksijen maskesi takması gerekiyor. Ama hiç kimse çarşıda, sokakta gezerken “Acaba bugün havadaki basınç düşer de oksijensiz kalır mıyım; bari oksijen tüpüyle gezeyim.” diye düşünmüyor.
Fakaat…
Bütün bu nimetlerin yok olacağı bir gün gelecek elbette. İnsanın bedeni toprak olacak, sadece ruhu yaşamaya devam edecek. Ebedî hayatta ruha yeni bir beden verilecek. Eğer dünyadayken güzel bir kul olup iyi ameller yapmışsa ne güzel! O zaman ebedî bir saadet olan cennete konulacak. Allah’a isyan edenler ise elemli ve acıklı bir ateşte, yani cehennemde yanacak.
Maalesef insanlar bazen bu ilâhi hakikatleri, nefsâni arzularının esiri oldukları için göremiyorlar. Onun için Rabbimiz, peygamberler göndermiş. Çünkü O, kullarının hem dünyada hem kabirde hem de bitmeyecek olan âhiret hayatında saadet içinde olmalarını istiyor. İbadet dolu bir hayat yaşamalarını istiyor. Kısacası Allah’a yakın bir kul olup O’nun mükâfatlarına layık olabilmemizi istiyor.
Akıllı Evlatlarım!
Tarihimizde büyük devlet adamları ve âlimler, hep güzel kul olabilmek için gayret etmişlerdir. Onları da yetiştiren büyük âlimler ve Allah dostlarıdır. Osman Gâzi, Şeyh Edebâli Hazretleri’nin terbiyesi altında yetişmiştir. 620 yıl dünyaya hâkim olacak muhteşem Osmanlı Devleti’nin temelini atmıştır. Fatih Sultan Mehmed ise Akşemseddin ve Molla Gürânî Hazretleri’nin terbiyesi altında İstanbul’un fatihi olmuştur. Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açmıştır.
Yani İslâm âlimleri, geçmişte ilim ve teknik sahasında büyük işler başardılar. Yüreklerinden hiçbir zaman Allah korkusu ve sevgisi eksik olmadı. Kendilerini topluma hizmetten ve insanlığın yükselmesinden sorumlu hissettiler. Bilgileri ve başarıları onları şımarıklığa ve gurura sürüklemedi. Aksine alçak gönüllü ve insan sevgisi ile dolu bir hâle getirdi. Peygamber Efendimizin: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” hadisini düstur edindiler.
Tarihimiz, büyük devlet adamlarının ve âlimlerin bu düsturla gerçekleştirdikleri başarılarla dolu. Ayrıca onların hocalarına karşı sergiledikleri nezaket ve hürmet örnekleriyle de doludur tarihimiz. İşte bu örneklerden biri:
Yavuz Sultan Selim, o devirde kimsenin geçmeyi hayal bile edemediği kavurucu, uçsuz bucaksız Sina Çölü’nü geçti. Hem de on üç günde. Sonra da Mısır’ı fethetti. Zaferden sonra İstanbul’a dönüyordu. Adana civarında şiddetli bir yağmura tutuldular. Her taraf âdeta bir çamur deryası hâline gelmişti. O sırada Yavuz Sultan Selîm ve hocası İbn-i Kemâl Paşa at üstünde yan yana sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Şeyhülislâm’ın atı ürktü. Yavuz’un elbisesine çamur sıçrattı.
İbn-i Kemâl Paşa buna çok üzüldü. Yüzünün rengi değişti. Yavuz Sultan Selim ise hocasına gülümseyerek:
“- Efendi Hazretleri, âlimlerin atının ayağının altından sıçrayan çamur bizim şerefimizdir! Dedi. Yanındakilere dönüp:
- Bu kaftanı çıkartıyorum, ben öldüğüm zaman kabrimin, sandukamın üzerine koyun, dedi.
Hatta bugün, eğer Yavuz Sultan Selim’in kabrini ziyarete giderseniz bu kaftanı orada görürsünüz.
Gül Yüzlü Yavrularım!
İşte onlar böyle muhteşem insanlardı. Bu sebeple öldükten sonra da isimleri devam etti. Allah’ın onlara olan rahmeti ve lütfu devam etti. Meselâ İbn-i Kemâl Paşa’yla ilgili bir hadiseye bizzat şahit oldum:
İmam Hatip Mektebi’nde öğrenciydim. O sıralar İstanbul’da yolları genişletme çalışmaları vardı. Projeye göre bu büyük âlimin kabrinin üzerinden yol geçireceklerdi. Ancak bütün iş makineleri, kabrin bulunduğu yerde tıkandı. Çalışmadı. Mühendisler ve işçiler hayret etmişlerdi. Ne yaptılarsa olmadı. Hatta çalışanlardan kimi felç olma tehlikesi geçirdi. Sonunda vazgeçtiler ve yol bir kıvrım yaparak devam etti.
İşte Allah, sevdiği âlim kullarının kabirlerini bile vefatlarından sonra böyle muhafaza ediyor. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendisiyle dost olan kullarına dostluğunun karşılığı olarak bu şekilde ikramda bulunuyor. Bu güzel kullarına daha çok kıymet ve üstünlük bahşediyor. Bu âlimleri herkese sevdiriyor, onları sevenlerin gönüllerine huzur veriyor. İnsanlara hizmet aşkı ile kalplerini dolduruyor. Böylece insan, hem vatanına hem milletine hayırlı bir kişi hâline geliyor. Zira Allah’ı seven, Allah’ın kullarına merhamet eder, şefkat gösterir ve iyilik eder.
Allah’ımız bizlere de o değerli kulları gibi ilim, irfan ince anlayış, nezaket ve zarafet versin. Vatanımıza ve milletimize muhabbetle hizmet etmeyi nasip etsin. Âmîn…
|