|
Sevgili Yavrularım!
Hani her gün semâları çınlatan ve beş vakit hiç susmayan, dinlerken içimizi ruhânî duygular kaplayan ezanlar, Allah’tan bizlere ne güzel bir çağrı değil mi? Ya söylerken içimizin ürperdiği, içimizdeki kahramanlık heyecânını ve millî duygularımızı zirveye çıkartan İstiklâl Marşımız size neler hissettiriyor? Peki, göklerde nazlı nazlı dalgalanarak îmânımızı, nâmus ve şerefimizi temsil eden mübârek bayrağımız size neler anlatıyor? Bütün bunları kaybetmemek için sahip olmamız gereken biricik şey ne nedir, hiç düşündünüz mü? Evet, vatandır. Bizden önceki şehitlerimizin bizlere bıraktığı en değerli emânet ve mirastır vatanımız.
Çünkü dinimizi ancak bir vatanda yaşayabiliriz. Nâmusumuzu vatanda koruyabilir; bayrağımızı bir vatan semâsında dalgalandırabilir; ezan seslerini ancak vatan semâlarını çınlatırken dinleyebiliriz. İstiklâl Şâirimiz Mehmet Âkif, millî marşımızda vatanımızın eşsiz değerini şu mısralarla ne güzel anlatıyor:
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ .
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
İstiklâl Şâirimiz, ‘Safahat’ adlı büyük eserinde din, vatan, millet, nâmus gibi değerlerimize sahip çıkmak için çırpınıyor. Bu konuda hepimizin büyük bir mesûliyet içinde olduğunu şu sözlerle dile getiriyor:
Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan;
Çünkü mirasyedi sâil kovulur her kapıdan!
Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyâd;
Çerge hâlinde mi görsün sizi kalkıp ecdâd?
Bu mısraların açıklaması şöyledir: “Vatan bir kere elden çıkarsa bir daha başka vatan bulunamaz. Yurdunu bir kere kaybeden kişinin hâli, kendisine miras kalıp da bunu saçıp savuran ve sonradan dilenmek zorunda kalan kimse gibidir. Ecdâdımız, göçebe olarak yaşayan ve küçük bir beylik iken dünyaya hükmeden bir devletin temelini kurdu. Peki şimdi onlar kabrinden kalkıp bize baktıklarında vatanımızı yıkık dökük bir çadır halinde mi görsünler?”
Gerçekten ecdâdımız büyük fedâkârlıklarla kazanıp muhafaza ettikleri bu cennet vatanı bizlere bıraktılar. Çanakkale’de daha çocuk denecek yaştaki aslan yürekli yiğitler, giyecek çarığı bile olmadığından ayaklarına sardıkları bez parçalarıyla cepheye dîni, vatanı, nâmusu kurtarmaya gidiyorlardı. Onların sahip çıktığı vatan bugün bizlere emânet edildi. Biz de bu emâneti îman aşkıyla koruyup devretmek mecburiyetindeyiz. Her zaman her yerde tek düşüncemiz, dînimiz, milletimiz, vatanımız ve bayrağımız olmalı. Kendi içimizde ayrılıklara fırsat vermememiz lazım. Zira Cenâb-ı Hak “Ayrılığa düşmeyin!” buyuruyor. Ayrılıklara düşüldüğü zaman dînimiz zayıflar, vatanımız da elden gider. Buna tarihten bir örnek vereyim. Sultan II. Bâyezid’e kardeşi Cem Sultan gelip:
— “Ağabey devleti ikiye bölelim, yarısı senin, yarısı benim olsun” dediğinde, II. Bâyezid Han:
— Hayır Kardeşim! Devleti ikiye bölersek, millet de ikiye bölünür, devletin gücü zayıflar. Düşmanlar bizi istilâ eder, milletimiz mahvolur gider. İşte bunun için biz de milletimizin birliğini, bütünlüğünü düşünmek zorundayız.
Osmanlı, dört yüz atlıdan oluşan küçük bir beylik iken, iki asır içinde hudutları 24 milyon kilometre kareye ulaşan ve bütün dünyayı idâre eden ulu bir devlet haline geldi. Onların gönlünde büyüttüğü vatan ve millet sevgisi bütün dünyaya örnek olmuştu. Şu hâdise bunu gösteren en güzel örneklerden biridir.
Yabancı bir kumaş tüccarı, Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalâthânesinin mallarını beğenip hepsini almak ister. Kumaş toplarını yüklerken mal sahibi bir top kumaşı kenara ayırır. Tüccar bunun sebebini sorunca, Osmanlı esnafı:
“–O topu sana satamam, çünkü kumaşı kusurludur” cevabını verir.
Yabancı tüccarın “Ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafı, o kumaş topunu vermemekte direterek:
“–Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim, siz biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu bir Osmanlı malı satmış olacağım. Neticede bizi de hîlekâr sanacaklar ve Osmanlı’nın gurûru, şerefi ve haysiyeti aşağılanacak. Onun için bu defolu kumaşı asla size veremem...” dedi. Yabancı tüccar Osmanlı esnafının bu ince düşünüşü ve üstün fazileti karşısında şaştı kaldı.
Onlara bu fazileti kazandıran, Allah’a imanları ve Peygamber Efendimiz’e bağlılıkları idi. Vatan uğrunda yapılan fedâkârlıklar ne kadar çok ise o vatanın üzerinde yaşayan insanlar o kadar yücelirler. Aksi takdirde sahip çıkılmayan bir vatanın âkıbetini İstiklâl Şâirimiz Mehmet Âkif, şöyle anlatıyor:
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
İstiklâl ve Çanakkale savaşlarında aziz milletimizin vatanına sahip çıkarken gösterdiği o kahramanlık, fedâkârlık ve iman heyecanına bugün bizim de ne kadar çok ihtiyacımız var.
I. Dünya Savaşı’nın bütün cephelerde devam ettiği, vatanın her tarafından barut ve kan kokusunun yayıldığı 1915 senesi idi. Sonbaharın serin ve yağışlı günlerinden birinde, ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ana, Bilecik İstasyonundan Söğüt’ün Akgünlü Köyünden tazecik oğlunu cepheye uğurluyordu. Yaşlı gözlerle yüreği yanık bir halde: “Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın, Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Bak, canımın son parçası sensin. Eğer minâreden ezan sesi kesilecekse, câmilerin kandilleri sönecekse, sütüm sana harâm olsun. Şehit ol da köye dönme!” diyerek biricik oğlunu bağrına bastı, sanki son defa koklar gibi kokladı ve yaşlı gözlerle cepheye uğurladı.
İstiklâl harbinde, Çanakkale’de uğrunda canlarını, mallarını, evlatlarını feda edilmesi bir milletin inançları, nâmusu ve karakteriyle varlığını devam ettirebilmesi içindi. Sahâbe-i Kirâm’ın da Uhud’ta, Bedir’de, Hendek’te, sergilediği fedâkârlık ve kahramanlıklar yine vatanın müdâfaası ve dînin devamı içindi.
Yiğit Milletin Aslan Evlâtları!
Milletler de insanlar gibidir ve kendi şahsiyetlerini, karakterlerini koruyabildikleri kadar yaşayabilirler. Bu da ancak zulüm ve esaretten uzak bir vatan üzerinde gerçekleşir. Bu bakımdan, tarihimizi iyi okuyup öğrenmemiz, geçmişte yaşananlardan, yapılanlardan ibret almamız lazım. Eğer millet olarak dînî ve millî karakterlerimizi tarih şuurumuzu iyi anlayıp yaşatamazsak, değişen hâdiseler karşısında tecrübesiz kalır, gerekli adımları atamayız. Mehmet Âkif, dînî ve millî duygularımızı vatan ve millet sevgisiyle yoğurduğu ve bize miras olarak bıraktığı eşsiz eseri ‘Safahat’ında bu hakikati:
“Târih” i “tekerrür” diye târif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? diyerek anlatıyor.
Evlâtlarım!
Bütün burada geçenlerden anlıyoruz ki din, nâmus, mal, mülk vatanda korunur. Dinimizi seviyorsak, nâmusumuza düşkünsek, huzurlu bir hayat yaşamak istiyorsak vatanımızı mukaddes bileceğiz ve onu her türlü tehlikelerden korumanın gayreti içinde olacağız. Memleketimizin kalkınması için yerli malı kullanacağız. Eğitimimizi, ciddiyet içinde yapacağız. Yarın, bize emânet edilen bu dînin, vatanın, ve milletimizin şeref, nâmus ve haysiyeti olan bayrağın âhirette hesabını vereceğimizi unutmayacağız.
Allah Teâlâ bizlere, şerefli ecdâdımıza lâyık bir nesil, vatanımızı ve milletimizi lâyıkıyla yüceltecek gençler olabilmeyi ve kendi rızasına uygun bir ömür sürebilmeyi nasip etsin, Âmin!
|