|
Sevgili Yavrularım!
Sahabe-i Kirâm Efendilimiz, Peygamber Efendimizi o kadar çok seviyorlardı ki bu uğurda mallarını da canlarını da vermekten geri durmadılar. O’nun ağzından çıkan her sözü bir emir sayıp hemen yerine getirirlerdi. Dinimiz İslâm’ın, diğer insanlara ulaşması için çektikleri zahmetleri dert etmezlerdi. Her türlü zorluk ve sıkıntıda seve seve, Allah Resûlü’nün yanında bulunurlardı. O fedâkâr yiğitler, Kainatın Efendisinin yanında dini en güzel şekilde öğreniyorlardı. O’nun her davranışını örnek alıyorlar böylece ahlâken yükseliyorlardı. Çünkü onlar Allah’ın elçisini, sahip oldukları her şeyden daha çok seviyorlardı.
Gözümün nûru evlatlarım!
Yermük Savaşı, bütün sahabelerin sabırla imtihan olduğu çok zor bir savaştı. 240 bin Rum askerine karşı sadece 46 bin Müslüman askeri vardı. Yüreği Allah ve peygamber sevgisiyle dolu müslüman askerler, kahramanca savaştılar. Peygamber Efendimizin övgüsünü hak eden Hâlid bin Velid komutanlığında müslümanlar, büyük bir zafer elde ettiler. 100 bin kadar haçlı askeri öldü ve 3 bin müslüman şehit oldu. Bu savaş, gerçekten tarihte eşine az rastlanır yiğitlik ve fedâkârlık örnekleriyle dolu bir savaştı.
Halid bin Velid – Allah ondan râzı olsun- ömrünün son anlarında hasta yatağında yatarken:
- Ah Yermük! İnsanların vâdide sel gibi aktığı Yermük! Şiddetli bir soğuğun olduğu gece, gökten boşanan sağanak yağmura karşı, kalkanımın altında gecelediğimi unutamıyorum. O gece Muhâcirlerden oluşan akıncı birliğimle baskın yapmak için sabahı zor beklemiştik. Şimdi, kendimi at kişnemeleri arasında, Allah Allah nidâlarıyla insanlara dar gelen Yermük Vâdisi’nde hissediyorum.” diyerek o zor günleri hatırlıyordu.
Evlatlarım!
İşte bu müthiş Yermük muharebesinin son anları yaşanıyordu. Kavurucu güneşin altında, toz toprak birbirine karışmıştı. Saatlerdir durmadan savaşan kahraman müminler, mızrak, ok ve kılıç darbeleriyle yaralanmışlardı. Kırbalarındaki iyice ısınmış bir yudum suyu bile içmeye fırsat bulamamışlardı. Bir damla suya muhtaç dudaklar, kelime-i şehâdet ve tevhitlerle kendilerini ebedîyen serinletecek şehitlik şerbetini bir bir yudumluyorlardı. Allah’ın dinini yaymak ve insanların âhiret mutluluğu için kendi canından vazgeçen insanların fedâkârlığının sergilendiği bu ibret tablosunu, Huzeyfe – Allah ondan râzı olsun- şöyle anlatıyor:
— Yaralıydım ve çok bitkindim. Kendimi güçlükle toparladım. Amcamın oğlu Hâris’i aramaya başladım. Son anlarını yaşayan, çektikleri acının etkisiyle inleyen kardeşlerimin arasında ilerliyordum. Çok geçmeden onu buldum. Amcamın oğlu birçok yerinden yaralanmıştı, hemen kırbamı alıp yanına eğildim.
Konuşmaya mecâli yoktu. Ama gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Çatlamış dudaklarını bir an önce suya kavuşturmak için eğildiğimde biraz ileride yaralı vaziyette yatan kardeşim İkrime’nin sesini duydum.
—Su! Su! Ne olur bir yudum su! diye inliyordu. Amcamın oğlu, İkrime’nin sesini duyduğunda kendisi içmekten vazgeçmiş, gözleriyle ona vermemi işaret ediyordu.
Hemen, kılıç ve mızrak darbesiyle yaralanmış bedenini kızgın kumların üzerine bırakmış olan İkrime’ye doğru koştum. Kırbamı ağzına doğru uzattım. Kırbayı tutarak ağzına götürmeye çalıştığı anda az öteden Kardeşim Iyas’ın feryadı duyuldu.
- Ne olur biraz su! Allah rızası için bir damla su!
İkrime, kırbanın ısınmış suyunu daha dudaklarına değdirmeden kırbayı ağzından uzaklaştırdı. Iyas’a götür, manasında başını ondan tarafa doğru zorlukla çevirebildi. Iyas’ın iç sızlatan iniltisi İkrime’nin merhamet duygularını coşturmuş, kardeşi “su” diye inlerken suyu kendi içmeye gönlü râzı olmamıştı.
Koşarak Iyas’ın yanına gittiğimde onu kelime-i şehâdet getirirken buldum. Son nefesini veriyordu. İkrime’nin ikram ettiği sudan önce Rabbi O’nu sonsuz rahmetine almış kırbanın suyundan önce ona cennet pınarlarının suyunu tattırmıştı. Suyu, bari İkrime’ye yetiştireyim diye hemen ona doğru yöneldim. Fakat ona da çoktan şehitlere ikram edilen cennet şerbetleri sunulmuştu. Belki Haris’e yetişebilirim umuduyla tekrar koşa koşa onun yanına geldim ve kırbayı uzattım ama onun da artık suya ihtiyacı kalmamıştı.
Hayatımda birçok hadise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri bana bu kadar derinden tesir etmedi. Aralarında hiçbir akrabalık bulunmayan bu müminlerin birbirine karşı bu ölçüde merhametli ve fedâkâr halleri gözlerimin önünden gitmedi.
Sevgili Yavrularım!
Sahabe Efendilerimiz, her biri farklı bir ışığı olan yıldızlar gibiydi. Belki bizden milyonlarca kilometre uzaktalar ama ışıkları her gece penceremizden içeriye giriyor. Bize yol göstermeye devam ediyorlar… Bizlere de onların bu üstün şahsiyetlerinden, güzel yaşayışlarından ders almak ve gönül evimizi onların ışığıyla aydınlatmak düşüyor…
• Sahabe Efendilerimiz, sahip oldukları her şeyi Allah rızası ve âhiret mutluluğu için hiç tereddüt etmeden veriyorlardı. Biz de hiç olmazsa giyeceklerimizin, yiyeceklerimizin ve harcadıklarımızın bir kısmını ihtiyacı olan insanlarla paylaşalım.
• Onlar, yaptıkları bu fedâkarlıkları hiçbir zaman çok görmediler. Hep daha fazlasını yapamadıkları için üzüldüler. Biz de onlar gibi, yaptığımız iyilik ve fedâkârlıkları çok görmeyelim, daha fazlasını nasıl yaparız diye düşünelim.
• Onlar, mü’min kardeşlerini herkesten daha çok sevdiler. Kardeşlerini kendilerinden daha çok düşündüler. Biz de onlar gibi aramızdaki İslâm kardeşliğini her şeyden üstte tutalım. Birbirimizi çok sevelim.
• Biz, Peygamber Efendimiz’in onlara öğrettiği İslâm kardeşliğinin ve fedâkarlığın zirvelerine belki ulaşamayız. Ama onları çok sevebilir, onlar gibi olmaya çalışabilir ve onlara duygularımızla, düşüncelerimizle yaklaşabiliriz.
Rabbimiz bizlere, birbirini Allah için seven, fedâkâr, cömert kardeşler olabilmeyi nasip etsin…
|