Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow BİZİM BAHÇE DERGİSİ arrow Osman Dede'den Nasihatler
Osman Dede'den Nasihatler
Gül Yüzlü Evlatlarım!
Sevgili Peygamberimiz Mekke’yi çok sevmesine rağmen, bu mübarek şehirde artık mü’minlerin barınamayacağına kanaat getirmişti. Müşrikler, zulüm ve düşmanlıklarını her geçen gün artırıyorlardı. Müslümanlara inançlarını hür olarak yaşayacakları, ibadetlerini rahatça yapabilecekleri bir vatan lâzımdı. Vatan çok mühimdi. Zira Sevgili Peygamberimizin, “uğrunda nöbet tutarken uyumayan göze cehennem ateşi değmez” buyurduğu vatan olmazsa ne din, ne îman ne de namus muhafaza edilebilirdi.
Ve Medine’ye hicret başladı. Allah Resûlü mü’minleri bölük bölük gizlice yola çıkarıyordu. Birkaç bohça içine sarılmış yol malzemesi… Biraz su, biraz hurma, birkaç parça elbise... Bebekleri kucağında anneler; babalarının elinden sıkı sıkı tutmuş çocuklar… Ay ışığında bu nurlu mübarek şehre son bir defa daha bakarak, yaşlı gözlerle şehri terk ettiler. Onları başka gecelerde diğer kafileler takip etti. Evleri, bütün eşyaları, hurma bahçeleri her neleri varsa geride bıraktılar. Yanlarında götürdükleri en değerli şeyleri sarsılmaz îmânları ve yüreklerini kaplayan Peygamber sevgisi idi.
Nihayet, Allah Resûlü de Medine’ye gelmiş, hicret tamamlanmıştı. Medine’de bir bayram havası yaşanıyordu. Allah Resûlü Medine’yi şereflendirmişti. Medineli müslümanlar adeta sevinçten uçuyorlardı. Mekkeli kardeşlerini bağırlarına basıyorlardı. Gözlerindeki ışıltı ve yüzlerindeki tebessümle, “Kâinatın Efendisini bize getirdiğiniz için size çok teşekkür ederiz”, diyorlardı.
Efendimiz, Mekkeli muhacirlerle Medineli ensârı birbirine kardeş ilan etti. Buna göre, Medineli ailelerden her biri, Mekkeli Muhacirlerden bir aileyi yanına alacak, mallarını onlarla paylaşacak, beraber çalışıp beraber kazanacaklardı. Medineliler, Mekkeli kardeşlerine hiç tereddüt etmeden evlerinin bir odasını verdiler. Eşyalarını ve yiyeceklerini hemen ikiye ayırdılar. Onları bağ ve bahçelerine ortak yaptılar. Medineliler;
“Bu kardeşlerimiz, Allah ve Resûlü uğrunda kendi memleketlerini terk edip gurbete geldiler. Bütün akrabalarını, mallarını, bağ bahçelerini geride bıraktılar. Biz onlara sahip olduklarımızın sadece yarısını vermişiz, bu az bile?!” diye düşündüler. Bu gerçekten dünya tarihinde eşi görülmemiş bir kardeşlik ve fedâkârlık örneğiydi.
Buna karşılık, ince ve zarif ruhlu Mekkeli’ler son derece hassas davranıp kimseye yük olmamaya çalışıyorlardı. Her hususta sadece ihtiyaçları kadar olanı almalarına rağmen onlara zahmet verdiklerini düşünüp mahcup oluyor ve hüzünleniyorlardı.
Ensar’dan Sa’d bin Rebi ile muhacirlerden Abdurrahman bin Avf (Allah onlardan râzı olsun) arasında geçen şu güzel hadise bu kardeşiliğin ve gönül zenginliğinin en güzel misallerindendir. Sa’d bin Rebi Abdurrahman bin Avf’a:
-“Kardeşim, ben Medine’nin en zenginlerinden sayılırım. İşte bütün malım! Yarısı senindir” diyerek hiç tereddüt etmeden sahip olduğu her şeyin yarısını bir anda mü’min kardeşine bağışladı. Fakat Abdurrahman bin Avf, Sa’d’ın yıllarca çalışarak kazandığı mallardan bir kuruş bile almaya niyetli değildi. Gerçi kendisinin hiç parası ve malı kalmamıştı. Herşeyini Mekke’de bırakmıştı. Buna rağmen çok tok gözlü, kanaatkâr idi. Her zaman elinin emeğiyle kazanıp öyle geçinmeyi tercih etmişti. Sa’d’a teşekkür eder bir edayla bakarak:
- “Kardeşim! Allâh mallarını bereketli kılsın. Âile halkına da âfiyet versin. Senin bana, Medîne çarşısını göstermen yeterli!” dedi.
Evlatlarım!
Abdurrahman bin Avf, bundan sonra çarşıya gidip elindeki birkaç kuruşla ticaret yapmaya başladı. Allah Teâlâ, tok gözlü, kanaatkâr ve cömert olması sebebiyle onun malına bereket verdi. Kısa zamanda Medine’nin sayılı tüccarlarından ve zenginlerinden biri oldu. Rabbinin kendisine hiç yoktan verdiği malları O’nun rızasını kazanmak ümidiyle fakir ve muhtaçlar için harcadı. Onun saymakla bitiremeyeceğimiz cömertliklerinden biri de Şam ticaret seferinden henüz dönmüş olan yedi yüz develik malı, develeriyle birlikte fakir fukaraya dağıtmasıydı.
Abdurrahman bin Avf zengin olduktan sonra Medine’ye geldiği ve hiçbir şeyi olmadığı o günleri asla unutmadı. Kendisine kucak açan Medineli kardeşlerine her zaman teşekkür ve vefa duyguları besledi. O, parası ve malı olmasına rağmen fakir bir insan gibi yaşamayı tercih etti. Oysa Peygamber Efendimiz ona:
-“Allah Teâlâ, senin cennete gireceğini müjdeliyor!” demişti.
Abdurrahman bin Avf eğer isteseydi, en pahalı elbiseleri giyer en güzel develere biner en güzel yiyecekleri yerdi. Ama bunların hiç birini tercih etmedi. Onun istediği tek şey Rabbinin ondan memnun olmasıydı. Yarın kıyamet gününde kendisine:
- “ Ey Abdurrahman! Malını ve zamanını nerede tükettin?!” diye sorulduğunda
- “ Senin rızanı kazanmak için, senin istediğin yerlerde, Rabbim! cevabını verebilmek istiyordu.
Aradan yıllar geçti ama Abdurrahman bin Avf’ın bu derin duygulu yaşayışı hiç değişmedi. Kendisinin oruç tuttuğu günlerden biriydi. Oğlu Ebû Seleme, onu iftar yapmak için evine davet etti. Babasının evine misafir olması sebebiyle güzel iftarlıklar hazırladı. Oğlu, babasını sofraya davet ettiğinde onun öylece sessiz kalıp yemeklere el uzatmadığını görünce:
- Babacığım, bir kusurumuz mu oldu? Niçin yemiyorsunuz? dedi. Abdurrahman bin Avf başını kaldırıp, yaşlı gözlerle:
- Evlâdım! Mus’ab bin Umeyr ve Allah Rasûlü’nün amcası Hamza’nın durumu gözlerimin önünde canlandı. Mus’ab Uhud’ta şehit düştü. O, benden çok daha faziletli bir insandı. Ama kendisini kefenleyeceğimiz zaman vücudunu örtecek kadar bir elbisesi bile yoktu. Hamza da şehit olduğunda bundan farklı değildi. Şimdi kendi durumumu ve sofradaki yiyecekleri düşünüyorum da Acaba, Rabbim bana âhirette vereceğini umduğum nimetleri bu dünyadayken mi veriyor? Ahirete bir şey kalmıyor mu, diye endişe ediyorum, dedi.
Oğlu, Ebû Seleme çok arzu etse de Abdurrahman bin Avf yemeğe başlayamadı. Hıçkırık ve gözyaşları içinde sofranın kıyısında öylece kaldı…
Altın kalpli yavrularım!
Şimdi hep birlikte Peygamber Efendimiz’i adım adım takip eden Sahabe-i Kirâm efendilerimizin yaptıklarından dersler çıkaralım.
* Sahabe Efendilerimiz, çektikleri çile, meşakkat ve sıkıntılardan hiç şikayet etmediler. Rablerine daima hamdettiler. Ellerinde olmayana yakınmak yerine sahip olduklarına şükredip hiç olmayanlarla paylaştılar. Fakirlik ve sıkıntının da bolluk ve refahın da Allah’tan geldiğini düşündüler. Bizler de yolumuzu aydınlatan o “yıldızlar” gibi daima şükreden ve cömert bir kul olalım. Çünkü cömertlik; Allah’ın bize ikram ettiğini, kendisinde bulunmayan kimselere ikram etmemizdir.
*Abdurrahman bin Avf, Efendimizin “Allâh Teâlâ, kulunu helâl rızık peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” sözüne uymak için rızkını hep kendi alın teriyle kazanmayı tercih etti. Allah Teâlâ az da olsa helal kazanca çok bereket vereceğinden biz de çalışalım ve Rabbimizden helâl rızık isteyelim.
*Abdurrahman bin Avf, zengin olduktan sonra da bir zamanlar hiçbir şeyi olmayan fakir bir insan olduğunu aklından çıkarmadı. Fakir insanlarla bir fakir gibi yaşadı. Biz de bugün dünyadaki 4 milyar fakir insan gibi ne yiyeceğini ve nerede uyuyacağını düşünecek kadar yardıma muhtaç olabilirdik. Öyleyse kendimizi onların yerine koyalım ve buna şükredelim ve cömert olalım.
*Abdurrahman bin Avf ve diğer Sahabe-i Kirâm efendilerimiz, Allah ve Peygamber muhabbetini bütün sevgilerinin önüne geçirdiler. Her işlerinde acaba yapacağım bu işten Allah ve Rasûlü hoşnut olur mu? diye düşünerek hareket ettiler. Biz de acaba, hangi işi yaparsam Rabbimizin hoşuna gider ve Peygamber Efendimiz memnun olur? diye kendimize soralım ve ona göre davranalım.
Allah Teâlâ kalplerinizi kendisinin ve Resûlü’nün sevgisiyle doldursun! Allah’a emanet olunuz, sevgili yavrularım…
 
< Önceki   Sonraki >
Bizim Bahçe Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2008 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim