Câhil Kimdir?

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

CÂHİL KİMDİR?

Muhterem Kardeşlerimiz!

Sohbetimizin mevzuu; “Gerçek ilim nedir ve gerçek tahsil nedir? Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâba ve ümmete, bizlere ne öğretti, nasıl öğretti ve ne hâsıl etti? Bir câhiliye devrinden nasıl bir asr-ı saâdet medeniyeti meydana geldi?” Bu mevzu üzerine…

Okunan âyet-i kerîmeler… İlk âyet; üsve-i hasene, yani örnek şahsiyet, örnek karakter.

Cenâb-ı Hak, 124 bin veyahut da 200 küsur bin peygamber gönderildiği rivâyeti var, her peygamber kendi toplumuna geldi. Yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hâricinde, O “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet).

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Sen’i âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Bütün asırlara, bütün insanlığa, bütün Allâh’ın -celle celâlühû- ne kadar mahlûkâtı varsa hepsine rahmet olarak gönderildi.

Cenâb-ı Hak bizi meccânen insan olarak halketti; hiçbir sermâyemiz olmadan, bir hiç sermaye ile. En büyük peygambere ümmet kıldı. Kıyâmete kadar devam edecek mûcizevî kitap, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına gönderdiği mektup, Kur’ân-ı Kerîm’e muhatap kıldı.

Kâinat da, bu cihan da insan dünyaya gelmeden, insan için hazırlandı, bir imtihan dershânesi… Zerreden kürreye her şey ilâhî azametin bir tecellîsi hâlinde…

Kalp tekâmül edecek, merhaleler katedecek, kalp ilâhî vitrinler seyredecek, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşacak, takvâ sahibi olacak, Cenâb-ı Hak’la dost olacak. Cenâb-ı Hak, Dâru’s-Selâm’a/Cennet’e davet ediyor.

Okunan âyetler, üsve-i hasene; örnek şahsiyet, örnek karakter…

Kimlere örnek şahsiyet, kimlere örnek karakter?

Birincisi; birinci madde, -3 madde var âyet-i kerîmede-:

“Allâh’a kavuşmayı umanlar.” (Bkz. el-Ahzâb, 21) Yani Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaya iştiyak hâlinde olanlar. Yani:

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28])

Kalp, merhaleler neticesinde bu hâle gelenler.

İkincisi:

“Âhirete kavuşmayı umanlar.” (Bkz. el-Ahzâb, 21)

Yani âhireti bir takvâ ile bekleyebilmek. Takvâ ile hazırlanabilmek, âhireti unutmamak.

Üçüncüsü:

“Allâh’ı çok çok zikredenler.” (Bkz. el-Ahzâb, 21)

Yani âyet-i kerîmede buyruluyor:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz, Allah sizinle beraberdir…” (Bkz. el-Hadîd, 4)

Kalbi bu kıvama gelenler için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir örnektir. Esas tahsil de bu olmuş oluyor.

Ondan sonra okunan âyet:

“Allah -celle celâlühû- ve melekler salât eder. Siz de salât edin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (Bkz. el-Ahzâb, 56)

Bu âyet-i kerîme de Cenâb-ı Hakk’ın indindeki Rasûlullah Efendimiz’in seviyesini gösteriyor. Cenâb-ı Hak salât ediyor, âlemlere rahmet olarak ihsan etti, ikram etti, lûtfetti. Ne kadar Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i seviyor… Melekler salât ediyor, melekler duâ ediyor. Bizler de Efendimiz’in her hâliyle hâllenmenin gayretinde olacağız. “Tam bir teslimiyetle selâm verin.” buyruluyor.

Ondan sonra Hucurât Sûresi okundu, ilk başındaki âyetler okundu. Orada Cenâb-ı Hak:

“…Allah ve Rasûl’ünün önüne geçmeyin…” (el-Hucurât, 1) buyuruyor.

Yani her hâlimizi Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ile mîzân etme durumundayız. Ondan sonra, Allah Rasûlü’nün hâli ve Sünnet-i Seniyye üzerinde çok îtinâlı ve teyakkuz hâlinde olmamız…

Bu âyet indikten sonra Allah Rasûlü’nün huzûrunda ashâb-ı kirâm seslerini çok kısarak, kendileri duyacak kadar konuştu. Yani burada Cenâb-ı Hak Rasûlullah Efendimiz’e karşı bir edebe davet ediyor. Ve bu edebe dikkat edenlerin de bir takvâ imtihanında olduklarını, bu îtinâ hâlinde olanların, teyakkuz hâlinde olanların. Nâdanların ise Efendimiz’e karşı onların câhil olduğu bildiriliyor.

Efendim, mevzuumuza gelelim: “Gerçek ilim ve tahsil nedir?”

İlk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Yaratılış, لِيَعْبُدُونِ (“…Bana [Allâhʼa] kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) Allâh’a kul olabilmek.

Hedef; لِيَعْرِفُونِ (Beni [Allâhʼı] bilsinler diye…) Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek. Yani mârifetullah’tan bir nasip alacak, kalpte ilâhî azamet, kudret akışları, ilâhî azamet tecellîlerine karşı mesafe alacak, ilâhî nakışlara karşı… Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanıyacak ve huzur bulacak, Cenâb-ı Hak’la beraberliği temin edecek. Gönül Rasûlullah Efendimiz’le beraber olacak.

Bir misal olarak; insan kendini sever. Kendisini karşısında gördüğü zaman ona muhabbeti artar, onunla dost olur. Yâkup -aleyhisselâm- 12 evlâdından kendisini, şahsiyetini, karakterini Yusuf’ta gördü, Yusuf’a meyli arttı, Yusuf’la dost oldu -aleyhisselâm-. Cenâb-ı Hak da hangi kulda cemâlî sıfatları tecellî ederse, cemâlî esmâ tecellî ederse, Cenâb-ı Hak o kulla dost oluyor.

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Siz takva sahibi olursanız, Allah size öğretir…” [el-Bakara, 282]) buyruluyor. Cenâb-ı Hak, o takvâya erişenlere Cenâb-ı Hak öğretiyor. Hayır ve şer, ilâhî sırlar, hikmet, o kalpte tecellî ediyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“…Ben ancak bir muallim olarak gönderildim…” buyuruyor. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Bizler de O müstesnâ rehberin terbiye ve irşâdına muhtacız. Ve bütün insanlık Peygamber Efendimiz’in rahle-i tedrîsine, O’nun tâlim ettiği hakîkatlere muhtaç. İşte asr-ı saâdet… Oraya geleceğiz.

O’nun Cenâb-ı Hak’tan aldığı gerçek ilim nedir o zaman? Efendimiz, ashâbına ve ümmetine ne öğretti ve nasıl öğretti? Nasıl bir câhiliyeden bir asr-ı saâdet ümmeti meydana geldi? Ne hâsıl oldu? Nasıl bir neticeye ulaşıldı?

Cenâb-ı Hak buyuruyor İnsan Sûresi’nde:

“İnsanın üzerinden henüz kendisinden bahsedilen bir şey olmadığı uzun bir zaman geçmedi mi?” (el-İnsân, 1)

Yani Cenâb-ı Hak insana bir mâzisini hatırlatıyor. Cenâb-ı Hakk’ın birçok yarattıkları vardı, fakat insan yoktu. İnsan bir “hiç”ti. İnsan denilen bir şey yoktu. Cenâb-ı Hak onu büyük bir lûtuf olarak, bütün mahlûkâtın içinde “eşref-i mahlûkat” vasfına ulaşacak husûsiyette halketti. Yani “ahsen-i takvîm” olacak, “zübde-i âlem” olacak, mükerrem olacak, esmâ-i ilâhiyyenin, cemâlî esmânın tecellîleri o kulda tecellî edecek, o kul Cenâb-ı Hak’la dost olacak.

Dâru’s-Selâm’a Cenâb-ı Hak o kulu davet ediyor. Cennet muhteşem. İnsan da mükerrem olacak, o muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek.

Cenâb-ı Hak en çok Kur’ân’da Rahmân ve Rahîm esmâsını bildiriyor. Efendimiz’e “raûf ve rahîm” esmâsı. Diğer peygamberlere bu sıfatı bildirmiyor. Bu raûf, rahîm; demek ki yalnız Peygamber Efendimiz bu merhametin, şefkatin zirvesi.

Yani ilmin gayesi, yaratılışın gayesi de aynı: Bir “rahmet insanı” olabilmek, rahmet tevzî eden bir insan olabilmek ve bir rahmet insanı yetiştirebilmek.

İşte:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Bir hiçten Cenâb-ı Hak lûtfetti.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Kendini oku. Kendini bilen, Cenâb-ı Hakk’ı bilmeye başlar.

Kul, Kur’ân-ı Kerîm ile derinleşecek. Efendimiz’in tâlimâtıyla mesafeler katedecek kalben. Kâinat sayfalarını çevirecek. Hassas, rakik, ince bir kalbe sahip olacak.

İlim, insanı “rahmet insanı” hâline getirecek. Bu büyük bir imtihan dershânesi olan dünyaya Cenâb-ı Hak ile dost olabilmek için, bir başka ifadeyle “rahmet insanı” olacak. Lâkin bu yolda imtihan gereği onun nefsî yapısında çözmesi gereken düğümler var nefsî yapısında. Temizlenmesi gereken pürüzler var. Takvâ ile giderilmesi gereken fücur var, fücur temâyülleri var. Bunlar temizlenecek.

İnsanın ham yapısında, Cenâb-ı Hak:

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا buyuruyor.

“…Muhakkak ki o (insan, nâdan insan, ham insan, tekâmül etmemiş insan) çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) buyruluyor.

Gâfil insanın kendisine yaptığı zulmü başka bir kimse yapamaz. Çünkü kendi ebedî hayatını, sonsuz hayatını mahvediyor. Kendisini bir âhiret azâbına dûçâr ediyor. Sonunu bir Cehennem ateşine götürecek, kendisini azâba dûçâr ediyor, nefsinin putperesti olmak, nefsine mağlup olmak sûretiyle. En büyük zâlim, demek ki insanın nefs problemini halledemeyen… (فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا (Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9]) insan olmuş oluyor.

Yani menfaatine düşkün olan insan, sonu ateş olan, böyle bir hamâkate ve gaflete dûçâr oluyor, cehâleti sebebiyle.

Gerçek cehâlet o zaman, gerçek cehâlet nedir? Burada kastedilen cehâlet, dünyevî bilgileri bilmek değil. Zira meşhur zâlimler de dünyevî bilgileri iyi biliyorlardı. Şeytanların rehberliğinde hayatlarını devam ettiriyorlardı. İşte asıl cehâlet, o bilgileri insana ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ı bilmemek, O’nun dostluğundan gâfil kalmaktır.

Yani bir insan dünyevî bütün ilimleri elde etmiş olsa, bu ilimler onu mârifetullâh’a götürmek noktasında bir basamak teşkil etmiyorsa, bu kişi en büyük zulmü kendisine yapmış olduğundan, zâlimdir. Âhiret saadetinden gâfil kalması dolayısıyla câhildir.

Nitekim eşyanın bilgisini zihne depolamaktan ibaret kalan ilim, gerçek ilim değildir. İstediği kadar kitap okusun, eğer bilgi zihne depolanmakla kalmışsa, o ilim gerçek ilim değildir. Yaşanmayan ilim, âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere Cuma Sûresi; Benî İsrâil âlimlerinin durumunu bildiriyor Cenâb-ı Hak; “kitap yüklü merkepler gibidir” buyuruyor. (Bkz. el-Cuma, 5) Yani kitabı taşıyan fakat kitaptan haberi olmayan, kitap tatbikâta geçmiyor. Yani mânâsız bir sıklet olmuş oluyor.

Dünyevî bilgiler basamak olacak. Böylece kalp, eserden müessire, sanattan sanatkâra, sebepten müsebbibe ulaşacak, Hakk’a yakınlıkta mesafe katedecek. İlim, kişiyi hakka, hakîkate, fazîlete, takvâya, sâlih amellere sevk etmiyorsa, o ilim, maalesef değersizdir, hattâ zararlıdır.

Zira şeytanda da ilim vardı. Hattâ bir rivâyette, meleklerin hocasıydı. Fakat “ben” dedi. “Ben” dedi, kahroldu gitti. “Ben üstünüm” dedi.

Kârun’da ilim vardı. Daha evvel sâlih bir kuldu. Malına istinâd etti. İstinâd ettiği malla yerin dibine gömüldü.

Bel’am bin Bâurâ vardı. Mânevî dereceleri yükselmişti. Nefsine meyletti, o ilmi fayda vermedi, Cenâb-ı Hak bir kelp misali şaşkınlığa dûçâr olduğunu bildiriyor. (Bkz. el-A‘râf, 176)

Yani bunlar ne oluyor? Bu kadar ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları karşısında, “صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ” (“Sağırlar, dilsizler, körler…” [el-Bakara, 18, 171]) yani canlı cenazeler gibi oluyorlar.

Cenâb-ı Hakk’a vâsıl etmeyen, tefekkürde incelik ve derinlik kazandırmayan, yani Rabbinin aşk ve muhabbetini tattırmayan mâlumat, ancak kuru bir bilgi kalabalığından ibarettir. Böyle bir ilim, kişiyi gerçek huzur ve saâdete ulaştıramaz. İlmin kıymeti, kişiye sağladığı kalbî olgunluk ve ahlâkî mükemmellik ölçüsündedir…