Bugün Toplum Bir Sahra Hastanesidir, Yetiştirdiğiniz İnsan Kadar Galip Olursunuz

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

BUGÜN TOPLUM BİR SAHRA HASTAHANESİDİR

YETİŞTİRDİĞİNİZ İNSAN KADAR GALİP OLURSUNUZ

Bugün anne-baba feryâd ediyor. Bana mektuplar geliyor bir sürü. Ben evlâdımı nasıl kurtaracağım diyor. Peki baştan ne verdin ki ne bekliyorsun? Ona ne eğitim verdin? Neyi öğrettin baştan? Hangi kültürü verdin?..

Bugün sizin değeriniz çok artıyor. Bugün liberal sistemin getirdiği birtakım menfîlikler var. Tâ Ağrı Dağıʼnın altındaki bir köy de bunu seyrediyor, aynı televizyon var. Aynı internet var. Aynı modalar geliyor, oradaki her memleketin girişlerine, fakir kısımlarına, varoşlara tesir ediyor. Bir dînî kültür yoksa “ben de kendimi kabul ettireyim topluma” diyor. Birçok menbâ suları, istikâmet verilmediği için yanlış yerlere -af edersiniz- lâğımlara akıp gidiyor, kayboluyor. Ve toplum bir mezbele hâline geliyor. Bir sahrâ hastahânesi hâline geliyor.

Onun için bu eğitim çok mühim.

Yine oraya geleceğim, bize Nurettin Topçu Hocamız;

“‒Oğlum (dedi), bu memleket, millî eğitimden yıkıldı (dedi). Maâriften yıkıldı (dedi). Hepiniz de millî eğitimci (olacaksınız), oraya intisâb edeceksiniz (dedi). Eğitim vereceksiniz, insan yetiştireceksiniz (dedi). Yetiştirdiğiniz insan varsa gâlipsiniz, yoksa mağlûpsunuz.” dedi.

Velhâsıl, tarih bir milletin hâfızasıdır, millî tecrübeler mecmuasıdır. Milletlerin kaydettiği inişler ve çıkışlar, onun istikbâlini aydınlatan en mühim ışık kaynaklarıdır.

Bu çerçevede biz kendi kültürümüze döneceğiz, Kurʼân kültürü. Kurʼân lisanının kültürü. Yani bir edep, iffet vs. bir ahlâk kültürü. Târihî hâdiselerden ibret alacağız, ders alacağız ve bu çerçevede şahsî, ferdî hayatımızı tekâmül ettireceğiz. Güzel bir kul olabilmenin gayreti içinde yaşayacağız. İslâmʼın güleryüzünü tebessüm ettireceğiz. Tefekkürümüzle, ibadetimizle, olgun ve güzel bir kul olmaya gayret edeceğiz. İçtimâîleşmek sûretiyle kendimizi toplumdan ve devrin akışından mesʼul göreceğiz kendimizi. Ve arkamızdan sâlih ve sâliha bir nesil yetiştirmenin gayreti içinde olacağız.

Şunu unutmamalı ki bizden İslâm, ince ruhlu, zarif bir müʼmin olmamızı istiyor. Bu nasıl gelişecek? Cenâb-ı Hakʼla beraberlikle.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

O bizimle beraber. Biz ne kadar Oʼnunla beraberiz?

Bizi insan olarak dünyaya getirdi.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin (adıyla oku).” (el-Alak, 1)

Her hayvan gördüğümüz zaman düşünmeliyiz. Biz o hayvan olabilirdik, bir fâre olarak gelebilirdik, yılan olarak gelebilirdik, akrep olarak gelebilirdik, koyun olarak gelebilirdik, insanlar bizi kesebilirdi.

Dâimâ Cenâb-ı Hakkʼın bize verdiği nîmetleri düşüneceğiz. Kalp devamlı Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak. Hamd, şükür ve zikir hâlinde olacak. Cenâb-ı Hakkʼı unutmayacak. O zaman iş kolaylaşır.

Fakat gaflet, Cenâb-ı Hakkʼı unutturur.

Besmele çekerek bir gıybet edemezsin. Gıybete başlayan yoktur besmele çekerek. Besmele çekip bir çelme takan yoktur. Besmele çekip bir kalbe diken batıran olmaz.

Demek ki Allah unutulduğu zaman, gaflet bürüdüğü zaman yanlışlıklar başlıyor. Onun için Cenâb-ı Hakʼla beraber, onun için hep Cenâb-ı Hak iki yüz küsur yerde hep zikir geçiyor. Sen Oʼnu unutmayacaksın, O da seni unutmayacak. Sen Oʼna şükredeceksin, nîmetlerini hatırlayacaksın, teşekkür edeceksin, gayretini artıracaksın, O da ziyadeleştirecek.

“…Eğer nankörlük ederseniz azâbım şedîddir.” (İbrahim, 7) buyruluyor.

İkinci şart; Cenâb-ı Hak üsve-i hasene, örnek şahsiyet -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe bizi ümmet kıldı. Kadir Gecesiʼnde bahsettiğimiz gibi büyük lûtuflar var ümmet-i Muhammedʼe.

Efendimizi de “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (âlemlere rahmet) olarak gönderiyor. Demek ki bizim de âlemlere rahmet olmamız lâzım. Yüreğimizden bir rahmet taşırmamız lâzım. Seven, sevilendeki bütün hususiyetler, o sevene sirâyet hâlindedir. “Ben seviyorum.” Ondaki husûsiyetler sirâyet hâline gelir o zaman.

İşte ashâb-ı kirâm sevdi Efendimizʼi, Efendimizʼin husûsiyetleri ashâb-ı kirâma bir sirâyet hâlinde oldu. Onun için en büyük fedakârlık bile gözünde hiçti. Tutup onu bir Necâşiʼnin önünde bir mektubunu okuması, cellâtların şeyinde, onu istiyordu. Gideyim diyor, “Yâ Rasûlâllah, emret!” diyor, “Cellâtların huzurunda, Herakliyusʼta, Pers kralında, Mukavkısʼta vs. Senʼin mektubunu, Senʼin tebliğini ben okuyayım!..” diyordu.

O cellâtların yanında nasıl okuyacak? Onu hiç düşünmüyordu. Belki orada son nefesini verecekti orada. Fakat “Yeter ki Sen râzı ol yâ Rasûlâllah!” diyordu.

Demek ki muhabbetin kantarı fedakârlıktır. Ben ne kadar beraberim? Ne kadar fedakârlığım var benim?..

İki emânet bırakıyorum: Kitabʼım ve Sünnetʼim.

Ve bu Kitap ve Sünnetʼi ne kadar yaşıyorum? Ne kadar benim yaşamam, talebelerime bir trans hâline geliyor? Talebem benden mezun olduğu zaman benim izlerim o talebemin üzerinde var mı? O benim kartvizitim olur. O benim, kandillerde, bayramlarda bir tebrik gönderiyor mu bana? “Hocam seni özledim.” diyor mu bana? Bu benim kartvizitimdir. Aynadır bize.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼi hep, ashâb-ı kirâm özledi.

Bir misal vereyim sayısız misalden. Sevban vardı. Bir köleydi bu Sevban. Efendimizʼin sohbetine gelir, evine gider. Sohbetinde kendinden geçerdi. Bir gün geldi, çok mahzundu, mağmumdu, hüzünlüydü.

Dedi ki Efendimiz:

“–Ne derdin var (dedi), Sevban? (dedi.) Nedir derdin? (dedi.) Bu gamın niye?” dedi.

“–Yâ Rasulâllah! (dedi.) Sizin sohbete geliyorum, hâlden hâle geçiyorum (dedi). Eve gidiyorum, hasret kalıyorum (dedi). Düşünüyorum (dedi), ya ben Sizʼden evvel vefat edeceğim, ya Siz benden evvel. Ben bu nîrâna, bu ayrılığa nasıl dayanacağım? Bunu düşündükçe gamdan gama giriyorum. İşte benim gamım budur.” dedi.

Efendimiz bir sükût etti. Arkadan:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ (buyurdu). Sevban! (dedi) kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 96)

Şimdi, Sevbanʼda baktığımız zaman ne var? Efendimizʼin husûsiyetleri ona sirâyet hâlinde.

Yine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- diyor:

Bir yerden geçerken baktım diyor, köle diyor, önünde bir köpek diyor. Seyrettim diyor. Ekmeğinden kesiyor köpeğe veriyor, köpek yutuyor tekrar veriyor. Merak ettim, yanına yaklaştım diyor.

“–Sen kimsin? Ne bu köpek nedir?” dedim diyor.

Dedi ki:

“–Ben (dedi) bir köleyim (dedi). Bu gördüğünüz üç ekmek de benim günlük nafakam (dedi). Bu köpek de buranın hayvanı değil, yabancı bir hayvan (dedi). Geldi buraya, bana Allah gönderdi bunu. Beni yaratan Allah, onu da yaratan Allah. Onu bana gönderdi. Ben de ona misafirperverlik yapıyorum.” dedi.

“–Peki (dedi) senin her attığın ekmeği yiyor bu, hiç kalmıyor, sen ne yapacaksın bugün?”

“–Ben de bugün (dedi) aç kalacağım (dedi). Allâhʼın bu kuluna vereceğim.” dedi.

Bu bir köle… Bu köle hangi üniversitede doktora yaptı? Biz hangi kültüre muhtacız?..

Yine Abdullah bin Ömer, Ömer -radıyallâhu anh-ʼın oğlu. Bir tenezzühe gidiyorlar, bir kır gezisine. Sofra hazırlanıyor. Bir çoban geçiyor oradan:

“–Çoban! (diyor), gel (diyor), bize misafir ol.” diyor.

Çoban:

“–Ben oruçluyum.” diyor.

“–Â, mâşâallah çoban! (diyor.) Bu yaz günü (diyor), sıcak (diyor), hayvan güdüyorsun (diyor, elli derece) bu yüksek derece şeyin altında bir de oruç tutuyorsun, nâfile oruç tutuyorsun.” diyor.

“–Evet.” diyor.

Çobanın derinliğini anlamak istiyor. Çobanın ufku nereye kadar?

“–Çoban! (diyor.) Şuradan bize bir koyun sat (diyor), bunu kesip kebap yapalım (diyor), sana da iftarlık bırakalım (diyor).

Çoban:

“–Benim değil ki bu!” diyor.

Daha çok derinliği(ni anlamak için):

“–Çoban! (diyor), nereden bilecek (sahibin)?” diyor.

Bir şer kapı açıyor çobanın derinliğini öğrenmek için.

“–Bunun sahibi nereden bilecek, kayboldu dersin geçip gider.” dedi.

Abdullah ibn-i Ömer diyor ki:

“Çobanın (diyor) birden bire rengi değişti (diyor). Başını semâya kaldırdı (diyor):

«–Peki (dedi) Allah nerede o zaman?» dedi (diyor). «Allah görmüyor mu?» dedi.”

İşte bu çoban hangi kültürün insanı?

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, müʼminden derinlik istiyor. Tefekkür istiyor. Ufuk olacak müʼminde.

Şâir ne güzel söylüyor:

Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

Cenâb-ı Hak bize öyle bir laboratuvarda, dershanede bize talebelik imtihanı, şeyi veriyor ki neye baksak… Kendimize bak, nasıl meydana geldik? Bir bak kâinâta ikiz var mı? İki tane aynı portakal ağacı var mı? İki tane (aynı) limon ağacı var mı? İki tane ömrü aynı, şeyi aynı koyun var mı? İkiz insan var mı iç dünyasıyla beraber? Nasıl bir sanatın içindeyiz? Sebepten müsebbibe, eserden müessire, sanattan sanatkâra… Bu ne olacak? Zemininde bir kültür olacak.

وَيُزَكِّيهِمْ (“…Onları (kötülüklerden) arındıran…” [Âl-i İmrân, 164])

İç âlem temizlenecek. Nefsânî arzular bertaraf edilecek. Kul o zaman, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üsve-i hasene/örnek şahsiyet, kul da oradan bir hisse alacak. Cenâb-ı Hak bizden bunu istiyor.

“Sizi (diyor) ılımlı bir ümmet olarak (diyor), hayırhah ümmet olarak sizi yarattık (diyor). Sizler yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz (diyor). Peygamber de size şâhit olsun.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 143)

Yani siz Allâhʼın dînini temsil edersiniz her şeyde, ibadet, muâmelât, ahlâk, hukuk vs. ukûbat. Bizden istenilen bu.

Kur’ân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakkʼın lâfızdaki mûcizesi. Kâinat, fiildeki mûcizesi. İnsan, Allah Rasûlü, insandaki bir mûcizesi. Üç tane büyük mûcizenin karşısındayız her an. Kâinat mûcizesi. Kâinat dershâne. Kâinat (kitabın)ın sayfalarını çevirmek.

Sâdi-i Şîrâzî buyuruyor ki:

“Âkiller için (diyor) ağaçlardaki tek bir yaprak bile mârifetullâha bir divandır (buyuruyor). Ahmaklar için de bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.” buyuruyor.

Yine ayrı bir Hak dostu:

“Bu âlem (diyor), âkiller için seyr-i bedâyî, ilâhî azameti seyirdir. Ahmaklar için de yemekle şehvet.” buyuruyor.

Yine bir zât diyor:

“Allah o kadar zâhirdir ki zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”

Neye baksan Oʼnu görürsün. Şu renge bak, Oʼnu görürsün. Bunu gösteren nedir? Atmosfer. Atmosferi görüyor musun? Atmosferin üzerine çık, bunu görmezsin yeşili. Her şeyde Cenâb-ı Hakkʼı (tefekkür edebilmek)… İşte onun için talebelik, Kadir Gecesiʼnde:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Yani kalp, tekâmül edecek, ilâhî vitrinler seyredecek. O ilâhî vitrinlerde Cenâb-ı Hakʼla buluşacak. İbadetlerle, tâatlerle, ahlâkî vasıflarla, merhamet, şefkatiyle Allâhʼı arayacak müʼmin.

Mûsâ -aleyhisselâm- soruyor:

“–Yâ Rabbi! Senʼi ben nerede arayayım?” buyuruyor.

“–Sen Benʼi yâ Mûsâ (diyor, kalbi) kırıkların, yalnızların, gariplerin yanında ara!” buyuruyor.

Bugün toplum da o hâle geldi hanımlar! Mânevî garipler hâline geldi.

Niçin dünyaya geldi? Kim getirdi dünyaya? Kendisi tarihini kendisi mi tespit etti? Ana-babasını kendisi mi tespit etti? Kimin mülkünde yaşıyor? Kimin verdiği rızıklarla geçiniyor? Nereye gidiyor, bu akışı nereye hayatın? Tamamen perdeli…

Nasıl gözünün önüne iki parmağını koyarsan bir şey göremezsin, gafletin de getirdiği netice bu…