Bugün Kardeşlik İmtihanından Geçiyoruz

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

BUGÜN KARDEŞLİK İMTİHANINDAN GEÇİYORUZ

Kıyâmet günü bize hayatımız yeni baştan gösterilecek, hayat senaryomuz… Doldurduğumuz hayat kaseti açılacak. Cenâb-ı Hak âyette, Fussilet Sûresiʼnde:

“Gözler konuşacak.” buyuruyor. (Bkz. Fussilet, 20) Gözler neler gördü? Allah bu gözü niye bize verdi? Biz bu gözlerle neler seyrettik?

“Kulaklar konuşacak.” buyruluyor. Kulaklar da bir dil hâline gelecek ve biz bu kulaklar, nelere muhâtap oldu?

“Bedenler konuşacak.” buyruluyor. Allâhʼın verdiği bu güç-kuvveti biz nerede harcadık?

Rûhuʼl-Beyân sahibi İsmail Hakkı Hazretleri diyor ki bir nasihatinde, öğütünde:

“Bak diyor, Allah sana bir diyor, kulak verdi; içinde incecik bir kemik var diyor, o kemikle duyuyorsun diyor. Yağdan mürekkeb bir göz verdi; o gözle görüyorsun diyor. Ağzının içine bir et parçası verdi; bununla konuşuyorsun, hissiyâtını döküyorsun diyor. Güneş senin için, Ay senin için, toprak terkibinden senin için sayısız sebze, meyveler çıkıyor diyor. Sanki diyor, Allah -celle celâlühû- sırf senin için bunları yarattı diyor. Dünyaʼyı senin için hazırladı diyor. Peki sen o zaman bir şükrâne olarak, teşekkür olarak ne yapıyorsun Rabbine diyor.”

Velhâsıl Cenâb-ı Hak hayatımızın her safhasında bir kardeşliğimizi yaşama…

Bu bayramlar kardeşlik günleri. Yani “önce ben değil, önce sen kardeşim.” İşte ashâb-ı kirâm o şekildeydi. Misaller vereceğim.

Velhâsıl elimizdeki her türlü imkânı cömertçe harcayabilmek. Yetim, yoksul, kimsesiz… Böyle gönüllere merhem olacağız.

Bugün Sûriyeli epey bir kardeşlerimiz var, vatan toprağımızda. Allah râzı olsun, memleketimiz onlara gönüllerini açtı. Fakat şimdi bizlere de ağır bir vazife düşüyor. Mekkeliler Medînelilere karşı ne yaptı? Medîneliler Mekkelilere nasıl gönüllerini açtı? “İşte tarlam.” dedi. “İşte bahçem.” dedi. “İşte evim.” dedi. “Gel paylaşalım kardeşim.” dedi.

Buraya göç gelenler… Düşünelim; biz orada olabilirdik, onlar da burada bulunabilirdi. Her şeylerini bırakıp geldiler buraya. Demek ki biz burada bir kardeşlik imtihanından geçiyoruz bugün.

Dâimâ şunu düşüneceğiz:

Biz orada olabilirdik, onlar burada bulunabilirdi. Bizler göçmen şekilde gelebilirdik.

Onun için bu bayram, hakîkaten bir mahzun gönüllere girelim -inşâallah-. Ve mahzun gönülleri sevindirelim -inşâallah-.

Mûsâ -aleyhisselâm- soruyor:

“‒Yâ Rabbi! Senʼi ben nerede arayayım?” diyor. “Senʼi ben nerede bulurum?” diyor.

Cenâb-ı Hak:

“‒Mûsâ!” diyor. “Sen Benʼi kalbi kırıkların, gönlü kırıkların, mahzunların gönlünde bulursun Benʼi.” buyuruyor.

Bu bayramda bugün ayrı bir bayramımızda bizim bir çeşni olmalı. O mazlumların yanında, onların yanıbaşında olmamız zarurî bizim.

Mevlânâ Hazretleri diyor ki:

“Öyle bir gönle gir ki (diyor), senin için (diyor), o (diyor), gönül (diyor), aldığın duâ, senin için bir Hacc-ı Ekber olsun.” diyor.

Bütün ibadetlerde huşû zarurî. Bayramı da huşû içinde geçirmemiz zarurî.

Cenâb-ı Hak Hac Sûresiʼnde:

(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâhʼa ulaşır (buyuruyor). Allâhʼa ulaşan ancak sizin takvânızdır…” (el-Hac, 37)

Yani kurban (ibadetinde), mühim olan ihlâstır.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak yine Hac Sûresiʼnde;

“…Sizi hidâyete erdirdiğinden dolayı (Cenâb-ı Hak bize hidâyet veriyor), Allâhʼı büyük tanıyın…” (el-Hac, 37) buyuruyor. Yani Allâhʼı(n adını) yüceltin buyruluyor. Allâhʼa şükredin, teşekkür edin buyruluyor, sizi hidâyete kavuşturduğu için.

“…Bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi (Allah). Muhsinleri müjdele.” (el-Hac, 37) buyuruyor.

“…(Ey Peygamber!) Sen muhsinleri müjdele.” (el-Hac, 37) İhsan sahiplerini, teşekkür sahiplerini, kendisinin ilâhî kameranın altında bulunduğunun idrâki içinde olanları. Sen onları müjdele buyuruyor.

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de bize ihlâs, fedakârlık ve din kardeşlerine yapılacak hizmetin hangi hassâsiyetle, hangi ölçülerle yapılacağını, şu şekilde ifade ediyor -bir mecâzî bir ifâdeyle-:

“Keçinin (diyor), gölgesini kurban etme sakın!” diyor.

“Keçinin gölgesini kurban etme sakın!” buyuruyor. Yani “Kurban ibadetinin özünü unutup sadece kurbanın bir şekliyle meşgul olma!” buyuruyor.

Aynı bunun gibi; “Namazın hakîkatine er.” diyor. Yani namazın diyor, şeklî tarafında takılıp kalma diyor. Onun diyor, rûhânî tarafına bak. Cenâb-ı Hak sana; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Bedeninin kıblesi Kâbe olacak, kalbinin kıblesi Cenâb-ı Hak olacak. Namaz, Cenâb-ı Hakʼla bir mülâkat. Sermâyesi hiçlik olan insan için en büyük bir ikram. Kâinâtın Hâlıkı seninle beraber olmak istiyor.

Namaz nedir? Namaz, müʼminin maddî ve mânevî ihtiyaçlarını Cenâb-ı Hakkʼa arz etmesidir.

Fâtiha nedir? Niye Cenâb-ı Hak bize, her rekâtta bize Fâtihaʼyı tekrarlatıyor?

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

(“Bizi doğru yola ilet.” [el-Fâtiha, 6]) diyorum.

صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

(“Kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu…” [el-Fâtiha, 7]) diyorum.

Allah dostları gibi olmayı, onlarla beraber olmayı istiyoruz.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ

“…Yanlışlıklar, dalâlette olanlarla değil.” (el-Fâtiha, 7)

Cenâb-ı Hak bize hamdi telkin ediyor. Kıyâmeti telkin ediyor. Allah nasıl bize yardım eder? Nasıl kulluk yaparsak, o şekilde yardım eder.

“Orucun hakîkatine er.” diyor. “Onu (diyor), kuru bir perhiz zannetme (diyor). Keçinin gölgesini kurban etme.” diyor.

Sana ikram edilmiş olan bu nîmetlerin kadrini düşün. Hep bunlar sana Cenâb-ı Hakkʼın lûtfu her biri. Suyu en bol veriyor, buğdayı en bol veriyor, havadaki oksijeni en bol veriyor.

Sen, karşılığında ne istiyor Cenâb-ı Hak burada? Bir huşû istiyor. Sırf midene değil, her tarafına oruç tutturacaksın. Bilhassa kalbine oruç tutturacaksın ki Cenâb-ı Hakkʼın nîmetlerinin kadrini düşüneceksin. Kalbine oruç tutturacaksın; yetimler, garipler, yalnızların -zor durumdaki-, onların yüreklerine erişeceksin.

Yarım gün aç kalıyorsun, susuz kalıyorsun, bütün güç-kuvvetten düşüyorsun. Demek ki Cenâb-ı Hak diğer kullarını sana zimmetli kıldı. Onlar sana dünyada muhtaç, sen de onlara âhirette muhtaçsın. Onların duâlarına muhtaçsın.

“Keçinin gölgesini kurban etme. Kuru bir perhiz zannetme orucu.” diyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Hayat şartları sizden daha aşağıda olanlara bakın (buyuruyor). Daha iyi olanlara bakmayın (diyor). Bu (diyor), Allâhʼın, üzerinizdeki nîmetlerini güzel görmeniz için daha uygun bir davranıştır.” buyuruyor. (Müslim, Zühd, 9)

“Kim dînî hususta kendisinden üstün olana bakıp da ona tâbî olur, dünyası hususunda kendisinden aşağıda olanlara bakıp Allâhʼın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak mükâfatlandırır…” buyruluyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Yine Mevlânâ:

“Keçinin gölgesini kurban etme (diyor). Haccın (hac mevsimine geldik) onun hakîkatine er (diyor). O (diyor), mukaddes yolculuğu (diyor), herhangi bir seyahat zannetme (diyor). O hacda refes yok, fısk yok, cidâl yok.” buyuruyor.

Yani ilk cidâl, Allahʼla şeytan arasında başladı. Orada şeytanı taşlıyorsun. Yani dâimâ amel-i sâlihlerle şeytanı taşlamak, lâubâlî harekette bulunmamak. Ot koparmak yok. Av avlamak yok. Avcıya avı göstermek yok. Bir zarâfet iklimine girebilmesi. O zarafet iklime girerek Cennetʼe lâyık hâle gelecek.

Yine, “Keçinin gölgesini kurban etme (diyor). Zekât, infak, sadaka… Bunların hakîkatine er.” diyor.

Cenâb-ı Hak; “لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ” “…Sâil ve mahrumun hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19) buyuruyor. Hâlini arz eden ve hâlini arz edemeyenin hakkı vardır, buyuruyor.

Yine diğer bir âyette:

(Sen diyor, zekâtını, sadakanı, hayır-hasenâtını [Bakara, 273]) kendisini Allâhʼa adayanlara ver…” buyruluyor. Onlara daha ziyâde ver. Çünkü onların bir kısmını diyor, onlar “التَّعَفُّفِ”, iffet sahibidir diyor. İffet sahibi olduğu için sen onları zengin, varlıklı zannedersin, diyor.

Orada bir kalbî hassasiyet Cenâb-ı Hak istiyor bizden; “…Sen onları sîmâlarından tanırsın…” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 273)

Yani bir müʼminin kalbi, bir röntgen hâline gelecek. Kardeşini anlayacak, tanıyacak, ona paylaşacak.

“Kurbanın hakîkatine er (diyor). Onu (diyor) kasaplık günleri zannetme (diyor). Et bayramı zannetme.” diyor.

Velhâsıl kurban, malı, canı, evlâdı, velhâsıl Allâhʼın verdiği bütün nîmetleri Oʼnun dostluğuna vâsıta kılabilmektir.

Kurban kesmekten asıl maksat; Allâhʼa teslîmiyet, takvâ ile kulluk edebilme hususunda gönüllerin âgâh olmasıdır.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Müʼminler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücuda benzerler…” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66) Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, nasıl diğer uzuvlara da bu sebeple sirâyet ederse, bir müʼminin yüreği de o şekilde olacak.

Yine buyurur:

“Müʼminin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Tam yine Sûriyelilerin işine geldik. Sûriyeʼye geldik, Afrikaʼya geldik.

“Müʼminin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Seriyy-i Sakatî Hazretleri, hadîs-i şerîf okutuyor hadis dersinde. Bu hadîs-i şerîfi okutuyor:

“Müʼminin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

O sırada bir talebesi giriyor:

“‒Üstad!” diyor, “‒Sizin mahalle yandı!” diyor.

“‒Ne oldu?” diyor.

“‒Yalnız sizin ev kurtuldu.” diyor. “Diğer hepsi yandı.” diyor.

“‒Elhamdü lillah.” diyor.

Otuz sene (sonra) bir dostuna:

“‒Ben (diyor), o hâlin tevbesi içindeyim (diyor). O gün (diyor), evi yananları düşünemedim, kendim kurtuldum diye sevindim.”

Tam bu da bugüne uyan bir hâdise.

Demek ki bu kurban bayramında ruhlarımızın biraz daha böyle canlanması, bir kardeşliği yaşayabilmek ki, o kardeşlik kıyamet günü, eğer bugün bu kardeşliği yaşayabilirsek, kıyâmet çok büyük bir infilâk. Yeryüzünün, semânın alt-üst olduğu bir durum. O zamanda Efendimiz buyuruyor; yedi kişiden biri de, zor zamanlarda kardeşliği yaşayan kimselerdir. Onlar, o gün üzülmeyeceklerdir, mahzun olmayacaklardır. Onlar Arşʼın altında kalacaklardır, o büyük infilâkta. (Bkz. Buhârî, Ezân, 36)

Efendimiz, bir kurban kestiriyor:

“‒Âişe!” diyor. “Bunları dağıt.” diyor.

Akşam gelince:

“‒Ne yaptın yâ Âişe?” diyor.

“‒Yâ Rasûlâllah!” diyor. “Yalnız kürek kısmını bize bıraktım, diğer hepsini dağıttım.”

“‒Demek ki Âişe (diyor), yalnız kürek kısmı bizim olmadı, diğer bütün dağıttıkların bizim oldu.”

Yine, bir kelle, (koyun) başı, bir komşudan bir komşuya (onlar bizden daha muhtaçtır düşüncesiyle) gidiyor. Yedi ev dolaşıyor. Yine aynı yere geliyor. Ashâb-ı kirâmdaki diğergâmlık.

İnsan Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak, 8-11. âyetlerinde, Ali -radıyallâhu anh- ile Fâtıma -radıyallâhu anhâ- annemiz arasında bir misâli bize bildiriyor:

Ali -radıyallâhu anh- Efendimiz, bir hurma bahçesi suluyor. Bir miktar arpa alıyor. Fâtıma Vâlidemiz o arpayı değirmende öğütüyor, el değirmeninde. Elleri Fâtıma Vâlidemizʼin, nasır içinde kalırmış. Tam yiyecekler o ekmeği, yoksul geliyor:

“‒Lillâh!” diyor. Veriyorlar. “Allah için.” diyor. Tamamını veriyorlar.

Yine yapıyor Fâtıma Vâlidemiz; bu sefer yetim geliyor. O da:

“‒Lillâh!” diyor. Ona da tamamını veriyorlar.

Üçüncü; köle geliyor, köleye de veriyorlar.

Cenâb-ı Hak, verirken de durumlarını bildiriyor. Verirken diyorlar ki:

“Sizden bir teşekkür istemiyoruz. Bize bir minnet altında kalmayın diyorlar. Çünkü diyorlar biz; عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا : o kıyamet günü, o sert, musîbetli, belâlı günden korkarız, diyorlar. Cenâb-ı Hak da onları o günün şerrinden koruyor. Kalplerine bir sevinç veriyor. (Bkz. el-İnsân, 9-11)

Buna benzer, Allah dostlarında, ashâb-ı kirâmda misaller çok.

Yine bir Mudar Kabîlesi geldi. Onlar da fakir, garip vs. sefillik içindeydi. Efendimizʼin rengi sapsarı oldu onları görünce. Çünkü Efendimizʼin merhameti sonsuzdu. Cenâb-ı Hak “raûf ve rahîm” buyuruyor Tevbe Sûresiʼnin sonunda; çok merhametli ve çok şefkatli. (Bkz. et-Tevbe, 128) Rengi sapsarı oldu.

“‒Bilâl!” diyor. “Ezan oku.” diyor.

Bilâl -radıyallâhu anh- ezan okuyor.

“‒Herkes ne varsa getirsin.” buyuruyor.

Kimin ne varsa getiriyor. Kimi bir torbaya koyuyor, şeye koyuyor, oraya götürüyor.

Efendimizʼin rengi değişiyor, pembeleşiyor, tebessüm başlıyor.

Cenâb-ı Hak bizlere de -inşâallah- dâimâ o, yaptığımız cömertliklerle, infaklarla, onların bir tebessümüyle bizlerin de tebessüm hâlinde olmamızı Cenâb-ı Hak nasîb eylesin.

Cenâb-ı Hak “قَوْلًا مَيْسُورًا” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Hiçbir şey veremiyorsun, hiçbir imkânın yok, yine hayır demeyeceksin. Onun gönlüne sevinç veren, tesellî eden birkaç kelime söyleyeceksin.

Yani Cenâb-ı Hak bizden diğergâm ve hassas, zarif bir müʼmin yüreği istiyor.

Yine bir açlık oldu. Efendimiz kurban etlerini üç günden fazla saklamayın. Verin, dağıtın buyurdu. Sonra bollaştı, bollaşınca, bekletebilirsiniz (buyurdu). O zaman kuruturlardı. Şimdiki yapılan kavurma gibi o zaman kurutup şey yaparlardı.

Tabi bugün de, demin bahsettiğim gibi, bunun tabi biz Afrikaʼda da çok misallerini gördük. Orada meselâ, vakıf oraya kurbanlar götürdüğü zaman, tabi her sene götürdüğü gibi, bu sene de götürüyor;

“‒Sizler (dediler), Fâtihlerin torunlarısınız (dediler).”

Allah Rasûlü:

لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) buyurduğu Fâtihʼin torunlarısınız, Abdülhamidʼin torunlarısınız, dediler. Dâimâ siz merhamet ettiniz bize dediler…