Bayram Müjdesi

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

BAYRAM MÜJDESİ

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin azîz, latîf, pâk, rûh-i tayyibelerine; ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümlemizin geçmişlerinin rûh-i şerîflerine; dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine; şerirlerin şerlerinden muhafazasına; hayatımızın bir Ramazan hâline gelmesi, son nefesimizin de bir bayram sabahı olması niyaz ve duâsıyla bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Ramazân-ı Şerîfʼimiz mübârek olsun. Bayram-ı şerîfimiz de mübârek olsun!..

Okunan âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bir bayram müjdesinden bahsediyor bize. Bu bayram müjdesi, son nefes bayramı. Sonsuzluğa olan yolculuğun ilk merhalesi. Sonsuzluğa olan yolculuğumuzun ilk merhalesi, son nefes.

Cenâb-ı Hak son nefesimizi bir Hak dostu olarak vermemizi arzu ediyor. Son nefeste, eğer bunu verebilirsek meleklerin bir müjdesini bildiriyor bize.

Elhamdülillah, bir Ramazan-ı Şerîfʼi Cenâb-ı Hak idrâk ettirdi. Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemʼden kurtuluş vesilesi olan Ramazan-ı Şerîf geçirdik. Büyük bir lûtuf bu. Cenâb-ı Hakkʼın affının tuğyan ettiği bir ay geçirdik. En nihâyet bunun bir sevinci olarak bu takvâ ile yaşanan bir sevinç olarak Cenâb-ı Hak bayram ihsân eyledi.

Efendimiz buyuruyor:

“İki tane sevinç vardır (buyuruyor). Bunun bir sevinci, orucu açtığı zaman olan sevinçtir…”

Yani huşû ile tutulan bir oruç. Yani bir riyâzatla tutulan bir oruç. Yani helâller asgarîde, oburluk vs. katʼiyyen yok. Ve bu şekilde bir tâlim oruç. Bir rûhî disiplin.

İkinci bir; oruçla bir servette riyâzat yaşadık. İsraf etmedik, pintilik etmedik, cömert olduk.

Üçüncüsü; bedende bir riyâzat yaşadık. Mümkün mertebe bedenimizi de hizmette kullandık. Böyle bir oruç açmada Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir sevinç olduğunu bildiriyor. Yani ilâhî bir mükâfat. Nasıl bir mükâfat? Cehennemʼe kalkan olan bir oruç.

Diğer, ikinci bir sevinci ise, bu hâl devam edecek. Takvâ hâli devam edecek. Takvâ hâlinin sonunda; “Rabbine kavuştuğu anki ferahlık.”

Yani son nefesteki bir bayram hâli. Takvâ üzere yaşanan bir hayatın neticesinde kavuşulan nîmet.

Bu af ve mağfiret mevsimine vedâ etmiş durumdayız. Bitti. Fakat bizim bu Ramazân-ı Şerîfʼe devam etmemiz arzu ediliyor. Hâlimizle, kālimizle, ahlâkî vasıflarımızla, mânevî yapımızla, bir Ramazan hâlini ihmâl etmememiz arzu ediliyor.

Bu takvâ mektebi olan Ramazân-ı Şerîfʼin sonunda müʼminlere lûtfedilen bayram, onun rûhânî bir şehâdetnâmesi mâhiyetinde.

Ramazan bayramı, yaşadığımız, belki son günü, dördüncü günü olan Ramazan bayramı, takvâ ile yaşamanın getirdiği bir sevinç günü. Bayramın mâhiyeti, bir sevinç günüdür. Bu bayramı Cenâb-ı Hak tayin ediyor bize. Cenâb-ı Hak lûtfediyor.

Demek ki bir takvâ ile yaşadığımız, bir bayramın neticesinde aldığımız bir sevinç gününü kutlamış oluyoruz.

Mânâsız bir bayram, olamaz. Takvânın getirdiği, bir takvâ hayatı yaşanacak. Hep takvâ hayatının neticesinde bayramlar gelecek.

Kurban bayramı, bir dostluğun neticesi bir bayram.

Son nefes, Hakkʼa dost olmanın neticesinde gelen bir bayram.

Daha ileride bir şefaat bayramı var.

Hesapların sağdan verilme bayramı var, ecirlerin.

Velhâsıl, daha önümüzde -inşâallah- Cenâb-ı Hak bir takvâ hayatı nasîb eder, daha önümüzde çok -inşâallah- bayramlar göreceğiz.

Bir Cennet bayramı var. Daha ötede, mârifetullâhʼa nâil olanlar için bir Cemâlullah bayramı var. Hep şu fânî ömür, bu bayramlara hazırlık.

Geçirdiğimiz bu Ramazân-ı Şerîf dolayısıyla mübârek bayram, sevinçliyiz. Teheccüd namazlarını îfâ ettik. Oruç, tilâvet, istiğfar gibi tâatlerde bulunduk. Ondan dolayı sevinçliyiz -elhamdülillah-. Dillerimiz duâlarla ıslandı, gözlerimiz haşyetle yaşardı. Kalplerimiz huşû ile münkesir hâle geldi, hassâsiyet kazandı. Derin bir sürur içindeydik.

Mevlânâʼnın buyurduğu gibi; “gökten inen rızıklarla merzuk” olduk. Bunun neticesinde tekbirler vardı, devamlı da tekbir getirdik.

Cenâb-ı Hak bayramlarda şükür ifadesi, Zâtʼını senâ ve tâzîm için tekbir getirmemizi emretmiştir; tekbirler getirdik.

Yani bayram bir muvaffakıyetten sonra bir sevinç günüdür.

Yine dâimâ bir sevinçliyiz. Müʼmin dâimâ bir hidâyetin sevinci ile bir bayram hâlinde yaşayacak. Cenâb-ı Hakkʼa bir kul olabilmenin sevinci içindeyiz. Zaten imtihanımız, kul olabilmek. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe Cenâb-ı Hak Mîraçʼta sordu:

“‒Ey Habîbim! Senʼi neyle taltif edeyim?” Yani Dünya servetiyle mi, okyanusların altın olmasıyla mı, çok uzun bir ömürle mi?

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒Yok (dedi) yâ Rabbi! Beni Sana kul olmakla taltif et.”

Demek ki Cenâb-ı Hakkʼa kul olabilmenin sevinci içinde olacağız ve bu kul olabilmeyi yaşamanın gayreti içinde olacağız. Mârifetullah, yani Cenâb-ı Hakkʼı kalpte tanıyabilmenin sevinci içinde olacağız. Cenâb-ı Hakkʼa duyduğumuz muhabbetle sevinçli olacağız. Kalbimiz merhaleler katedecek, gözümüzün gördüğü her şeyde kalbimiz Cenâb-ı Hakʼla buluşacak.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak, 1]) âyeti tecellî edecek. Kalp, gönül, derûnî manzaralar seyredecek. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Kâinat sayfalarını çevirecek. Bu bakımdan, dâimâ müʼmin, mârifetullahʼta bir mesafe alacak, onun sevinci içinde yaşayacak.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin eşsiz gönül dünyasından bizlere ulaştırılan Kelâmullah ile sevinçli olacağız. O da takvâ sahiplerine bir rehber.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…Takvâ sahipleri için bir rehber.” [el-Bakara, 2]) buyruluyor.

Yine âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak buyuruyor, Ra‘d Sûresi 36. âyette:

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Sana indirilen (Kurʼânʼla) sevinirler…”

Demek ki Kurʼânʼla sevineceğiz. Kurʼân bize dâimâ bir bayram yaşatacak, Cenâb-ı Hakkʼın tâlimatları…

Ashâb-ı kirâm buyuruyor ki:

“Biz (diyor) bir âyet indiği zaman, gökten bir sofra indiğini zannederdik (diyor). Allâhʼın murâdı nedir bu âyette? Bu âyetle biz nasıl istikâmetlenelim?..”

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Sana indirilen (Kurʼânʼla) sevinirler.” (er-Ra‘d, 36)

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

(“Rahmân Kurʼânʼı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” [er-Rahmân, 1-4])

En büyük nîmet.

Müʼmin dâimâ sevinçli olacak. Kendisine ikram edilen sayısız nîmetler karşısında sevinçli olacak: “Cenâb-ı Hak bana bu nîmetleri ikram etti. En büyük nîmet, hidâyet, İslâm ve Kurʼân nîmeti…”

“…Sayamazsınız…” (İbrahim, 34) buyruluyor.

Kâinât, insana âmâde. Güneş âmâde, toprak âmâde, her şey âmâde.

Cenâb-ı Hak ikram ediyor. Kim kime ikram eder? Dost, dosta ikram eder. Misafire ikram edilir. Cenâb-ı Hak da kuluyla dost oluyor. İkram ediyor.

Tabi biz de dostluğun hangi merhalesindeyiz? Cenâb-ı Hakkʼın lûtfunu düşüneceğiz. Dostluğumuzu artırmanın gayreti içinde olacağız.

İnsan olarak yaratılmanın sevinci içinde olacağız. Bir kedi, bir köpek, bir yılan gördüğümüz zaman, bir fare gördüğümüz zaman; “‒O şekilde dünyaya gelebilirdik. Cenâb-ı Hak bizi ahsen-i takvîm üzere yarattı, en güzel istîdatlar üzerine Cenâb-ı Hak bizi yarattı…” (diye düşünüp) onun bir sevincinde olacağız.

Bunların hepsinin hakkını verebilme.

Cenâb-ı Hak:

“…Verdiğimiz nîmetlerden elbette sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

En büyük bir peygambere ümmet olmanın sevinci içinde yaşayacağız. 124 bin küsur peygamber… Hepsinin içinde “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) olan peygambere ümmet olduk.

Hep Cenâb-ı Hak bunları duymamızı istiyor. Duymamız ve bir sevinç yaşamamız.

Rahmân, rahîm, kerîm, latîf, vedûd olan Cenâb-ı Hakkʼa kul olabilmenin, bu kadar Cenâb-ı Hakkʼın sıfatları, ikram eden bir Rabbimizʼin bir kulu olmak dolayısıyla bir sevinç içinde olacağız.

Nihâyet yine Kur’ân-ı Kerîmʼe muhatap olmanın bir sevinci ile… Çünkü Cenâb-ı Hak bizi muhatap olarak alıyor Kur’ân-ı Kerîmʼe.

Tabi bu sevinçler hep, müʼminin sevinci hep rûhânî sevinçler olacak. Şer‘-i şerîfʼin muhtevâsı içinde bu sevinçleri yaşayacak. İslâm, bu sevinçler için de İslâm ahlâkı ve İslâm ahkâmı hiçbir zaman zedelenmeyecek.

Kul dâimâ Peygamber Efendimizʼin ahlâkî yapısından, gönül dokusundan hisseler alacak. Onunla sevinecek.

Allah Rasûlüʼne olan muhabbetimiz ne kadar?

Oʼnun bütün husûsiyetleri bizde bir sirâyet hâlinde mi?

İnsan, sevdiği kimsenin bütün husûsiyetlerini sever. O sevdiği husûsiyetleri tatbik eder. İbadet yapımızda, ahlâkî yapımızda, muâmelât yapımızda, Efendimizʼin bu husûsiyetleri bizde ne kadar var? Dâimâ bunları tatbik ederek sevinçli olarak yaşayacağız. Ne mutlu bizlere ki diyeceğiz, Cenâb-ı Hak böyle en büyük peygambere bizi ümmet kıldı. Ve bunun bedelini ödeyebilme…

Sevincin merkezi kalptir. Ölçüsü de ahlâkî davranışlarımızdır. Allah Rasûlüʼnün gönül ikliminden bir nasip alabilmektir.

Sevinç, sadece belirli günlere münhasır değildir. Müslüman, devamlı, ömür boyu sevinçli olacak bu nîmetleri tefekkür ederek. Ve bu nîmetlerin hakkını vermeye gayret ederek. Hâssaten Ramazan günleri, bayram günleri bu sevinci artıracak.

Bu sevinci artırması için, bayram bir tatil değildir. İctimâîleşme günüdür. Bayram, îman kardeşliğinin toplum plânında yaşandığı mübarek vakitlerdir. Yine bayramlar, rızâ-yı ilâhîyi tahsil etme günleridir.

Yine bayram, bir sabrın mükâfatıdır. Yine bayram, yanık yüreklere Cennet serinliği veren ilâhî bir ziyafettir. Yine bayram, müʼminlerin takvâ imtihanından muvaffakıyetle ilâhî huzura çıktıkları o mesut vuslat gününden bir tecellîyi daha bu dünyada iken yaşanan bir andır.

Peki bayram kimler için?

Hak dostları buyuruyor:

“Bayram, güzel ve yeni elbiseler giyenler için değil, ilâhî azaptan emin olanlar içindir.”

Yani ölümü güzelleştirenler içindir bayram.

Yine diyor, bir Hak dostu:

“Bayram (diyor) güzel binitlere binenler için değil, hatâ ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelenler içindir bayram.”

Asıl bayramın garip gönüllerden yükselen hayır duâsıyla bu yüce dosta, Cenâb-ı Hakkʼa çıkabilmek ve dost ile bayram kılabilmek olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla Ramazan bayramını âhiretteki ilâhî vuslat bayramının daha bu dünyadaki temsilî bir başlangıcı olarak düşünmemiz lâzım.

Gerçek bayram, Cenâb-ı Hakkʼın bizden râzı olmasıdır. Acaba Rabbimiz bizden râzı mı? İbadetimize râzı mı? Muâmelâtımıza râzı mı? Nezâketimiz, zarâfetimiz, inceliğimiz, hassâsiyetimiz (hususunda) bizden râzı mı?

Yine bayram, mübârek ayda işlediğimiz sâlih amellerin kabulünün sevincidir. Sevinen, sevindirir. Sevinen insan sevincini paylaştırır. Bunun için bayramlar tebrik edilir, bir paylaşmadır. Sevinen, sevinmenin mükâfâtı olarak ikram eder. Bayram, eş, dost, akraba, garipler, yalnızlar ve kimsesizlerle bu zamanı paylaşma zaman ve mekânıdır.

Nihâyet bayram, Cenâb-ı Hakkʼı hoşnud etme günleridir.

Rivayete göre Mûsâ -aleyhisselâm- bir gün:

“–Yâ Rabbi! Senʼi nerede arayayım, nerede bulayım?” diye sordu, bir niyazda bulundu, ilticâ etti. Cenâb-ı Hak da:

“–Benʼi kalbi kırıkların yanında ara.” buyurdu.

Bu sebeple bayramları bir tatil günleri olarak değerlendirmemek lâzım. Gerçek bayramlar, Cenâb-ı Hakkʼı zikir, şükür ve ictimâî ibadet günleridir.

Bilhassa bu sürur günlerinde muhtaçların, gariplerin gönlünü hoşnut etmeliyiz. Onların bize zimmetli olduğunu idrâk etmeliyiz.

“‒Cenâb-ı Hak (onu) niye öyle, niye beni böyle yarattı? Niye bende bu imkânlar var, niye onda bu imkânlar yok? Demek ki biz onları Allah rızâsı için hoşnut edeceğiz, Allâhʼın rızâsını kazanacağız…”

Rızâ için, Hak rızâsı için sevindireni Allah da sevindirir.

Sevincin, bayramın devamlı ve kalıcı olmasını isteyen kimse, yetimlerin gözyaşlarını silmelidir. Yoksul, mahrum, bîçârelerin yüzünü tebessüm ettirmelidir. Mahrumlara İslâmʼın tebessümünü aksettirmelidir. Ve mahrumların kederlerini gidermeli, onların dert ortağı olmalıdır.

Gâfillere ise yumuşak bir lisan ile (îkazda bulunup) gönüllerini onlara bir dergâh hâline getirebilmek. Onlar da bize zimmetlidir, diyebilmek.

Zaman zaman Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sorardı:

“Bugün bir yetim başı okşadınız mı? Bugün bir hastayı ziyaret ettiniz mi? Bugün bir cenâze teşyiinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Hep bunlar bayramlar, ayrı ayrı bayramlar.

Müslüman -diğer bir pencereden baktığımız zaman- müslüman, gönlünden kin, haset ve nefreti arındırdığı zaman sevinmelidir, bayram yapmalıdır.

Cenâb-ı Hak:

“…(Müʼmin kardeşlerinizle) aranızı düzeltin (buyuruyor) eğer müslümansanız.” (el-Enfâl, 1) buyuruyor. Haklı, haksız, buyurmuyor.

Demek ki bir müʼmin, bir din kardeşiyle arayı düzelttiği zaman, o gün o müʼminin bir bayram günüdür.

Bir mahrumun, bir muzdaribin gönlünü hoş ettiği, onun problemini çözdüğü zaman, o gün bir bayram günüdür.

İnsanlara eziyet etmekten, dedikodu etmekten, tecessüsten kendini koruduğu zaman, bir bayramdır. Hep bunlar, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmanın vesîlesidir.

İrtibatı kestiği kimseye ulaştığı zaman, sıla-i rahim yaptığı zaman sevinmelidir. Kendisine bir kötülük yapanı, onu affettiği zaman sevinmelidir. O gün onun rûhunun bayramı olmalıdır.

Hallâc-ı Mansur taşlanırken

“–Yâ Rabbi! (Dedi.) Benden evvel, beni taşlayanları affet yâ Rabbi (dedi). Onlar bilmiyorlar (dedi). Bilmedikleri için beni taşlıyorlar (buyurdu). Benden evvel onları affet yâ Rabbi!” dedi.

Efendimiz buyuruyor…

A‘râf Sûresiʼnde Efendimizʼe hitap:

(Rasûlüm!) Sen af yolunu tut. İyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” (el-A‘râf, 199)

Efendimiz buyuruyor:

“Müʼminin hâli ne kadar hayret vericidir…”

Darlıkta ve genişlikte hep huzurludur, sevinçlidir. Darlıkta da huzurludur, rahatlıkta da huzurludur, genişlikte de huzurludur. Buyuruyor Efendimiz, çok câlib-i dikkat bir hadîs-i şerîf:

“Müʼminin durumu gerçekten gıpta edilmeye ve hayranlığa değer…”

Tabi bu hangi müʼmin? Kalbî merhaleler kateden müʼmin.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

İç âlemi temizlenmiş, nefsânî arzuları bertaraf eden bir müʼmin için.

“Müʼminin durumu gerçekten gıpta edilmeye (imrenilmeye) ve hayranlığa değer (buyuruyor Efendimiz). Çünkü her hâli kendisi için bir hayır vesîlesidir. Böylesi bir haslet sadece müʼminde vardır. (Yalnız müʼminde vardır bu haslet. Takvâ sahibi bir müʼminde vardır.) Müʼmin, sevinecek olsa şükreder. Onun için hayır olur bu…

Hayır-hasenat yaptı, şükreder. Kur’ân-ı Kerîm okudu şükreder. Namaz kılıyor, şükreder. Cemaate devam ediyor, şükreder. Bir yoksulun, bir garibin gönlünü alır, şükreder. Bir dertlinin dert ortağı olur, şükreder. Hep bunlar müʼminin bir sevincidir.

İkincisi, çok çok zor. Büyük zâtlar için bu:

“…Başına bir belâ gelecek olsa da sabreder. Bu da onun için hayırdır.” (Bkz. Müslim, Zühd, 64)

Onu tefekkür eder. Onun için ârifler, Hak dostları, iptilâlarla sevinir, iptilâları bile sevinçle karşılarlar. Çünkü belâ ve musîbetler, hastalıklar; günahların silinmesine, derecelerin terfiine vesîle olur.

Hattâ Fuzûlî, aşkın bahşişini şöyle ifade eder:

Yâ Rab! Belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni

Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni

Bu, bizler için değil, bu çok yüksek perdeden, yüksek bir kalbî merhaleden söylenen bir şey.

Hep peygamberlere baktığımız zaman, o ıztıraplar, dünyevî ıztıraplar hiçbir tesir etmiyor. Çünkü kalp çok merhale kazanmış.

Efendimiz, müslümanların selâmeti için, müslümanların ambargolardan kurtulması için Tâifʼe gitti, akrabaları vardı. İslâm orada intişar etsin, müslümanlar huzur bulsun diye. Orada Efendimizʼi taşladılar. Ayağa kaldırıyorlardı taşlıyorlardı. Efendimiz güçten-kuvvetten kesilip çöküyordu yere, zorla kaldırıyorlardı.

Zeyd diyordu ki:

“‒Ey Tâif halkı, ne yapıyorsunuz?” diyordu. “Farkında mısınız, bir peygamberi taşladığınızın farkında mısınız?”

Yine onlar taşlamaya devam ediyorlardı. Melekler geldi, dediler:

“–Bu Tâifʼi altüst edelim, altını üstüne getirelim. İki dağı birbirine çarpalım, altı üstüne gelsin bu Tâifʼin!”

Efendimiz buyurdu ki:

“–Yâ Rabbi! (Dedi elini açtı:) Benden râzı ol yâ Rabbi! (Dedi.) Sen benden râzı olursan (dedi) bu ıztıraplar bana hiç tesir etmez.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35; Buhârî, Bed’ül-halk, 7)

Tabi, bu büyük bir râdıyye, Allahʼtan râzı olan… Demek büyük kalbî merhalelerde, gelen belâlar, iptilâlar, hastalıklar, bunlardan da kul râzı olacak. Bunun mükâfâtını düşünecek. Cenâb-ı Hakkʼa bir dost olmanın bir merhalesi olduğunun idrâki içinde olacak.

Onun için yine Efendimiz buyuruyor hadîs-i şerîfte:

“Sizden biri huzur ve rahatlıkta ne kadar sevinirse musibetler karşısında da o kadar sevinsin.”

Bâzı şeyler vardır, zâhiri de bâtını da hayırdır. Bâzı şeyler vardır zâhiri de bâtını da şerdir. Bâzı şeyler vardır zâhiri hayırdır, bâtını şerdir.

Meselâ Kârun büyük bir mülke sahip oldu, sevindi ve şımardı. Sonunda yerin dibine gömüldü. O serveti kendisinin kâtili oldu.

Âyet-i kerîmede:

“Nihâyet Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik…” (el-Kasas, 81) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Bâzı şeyler vardır ki zâhiri zordur, bâtını hayırdır. Meselâ bir âmâ belki, kıyamet günü diyecek ki;

“‒Yâ Rabbi! Dünya bir fasıldı geldi geçti. Gözüm birçok şerlerden kalbimi korudu. Zâhiri zordu ama bâtını hayır oldu…”

Bir kimse belki varlık sahiplerini orada israf etmeleri, cimrilik etmeleri sebebiyle öbür tarafta şey görecek:

“‒Yâ Rabbi! İyi ki ben fakr u zarûret içindeydim ve Sana devamlı bir sabır ve şükür hâlindeydim. Onların âkıbetine dûçâr olmadım.” (diye) sevinecek.

Yâkub -aleyhisselâm- oğlu Yusufʼu kaybetti. Ve çok şiddetli bir şekilde üzüldü. Elem ve ıztırâba dûçâr oldu. Bütün yeryüzü karardı.

“‒Yâ Rabbi! (Dedi.) Bana sabr-ı cemîl düşüyor.” dedi.

Cenâb-ı Hakkʼa ilticâ etti. Seneler sonra Yusufʼa kavuştu. Hiçbir îtirazı olmadı. Râdıyye: Cenâb-ı Hakʼtan râzı oldu.

Velhâsıl, kâmil bir müʼmin, dâimâ her şeyle sevinecek. Allâhʼın verdiği bu îman, İslâm nîmetiyle dâimâ sevinecek.

Kâmil bir müʼmin, yalnız kendi evini aydınlatan bir kandil gibi değil, bütün yeryüzünde dünyası kararmışların başını cömertlik ziyâsıyla okşayan, ruhları üşümüş garipleri müşfik sıcaklığıyla saran, bir şefkat ve merhamet güneşi hâlinde olacak ve insanlığın fazîlet semâsında parlayacak.

Zira gerçek bayram saadetinin seyredildiği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık kalplerdir. Cenâb-ı Hak; “Benʼi onların yanında arayın.” buyuruyor.

Yunus Emre de ne güzel hitap ediyor:

Ben gelmedim dâvî için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim

Gönül, Çalabʼın tahtı (Rabbin tahtı, Çalabʼın tahtı.)

Çalab gönüle baktı (Rabbim gönle nazar etti.)

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise…

Yıkmak değil, diken batırmak değil, onu ihyâ etmek… O ihyâ ile sevinebilmek…