Bayram; Fedâkârlıktan Sonra İkram Edilmektedir

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

BAYRAM, FEDAKÂRLIKTAN SONRA İKRAM EDİLMEKTEDİR

Efendim şimdi, kısaca bayramlardan anlatmak arzu ediyorum.

Bayram… Nedir bayram bir defa? Bayram; bir umûmun sevincidir. Bayram, tatlı bir sevinçtir. Derin ıztırapların yaşandığı, iniş-çıkışlarla dolu bir hayatın içindeki bayramlar, İslâm kardeşliğinin gönülden idrâk edildiği, rahmet ve sürur günleridir. Huzur ve sevinç günleridir.

Fakat bayramlar, bir fedakârlıktan sonra gelir. Senenin ortasında gelişigüzel bir bayram yoktur. Hattâ mânâsız sevinenler için “deliye her gün bayram” diye bir darb-ı mesel de vardır.

Demek ki, bayram nedir? Niye bayram yapıyoruz? Bunun idrâki içinde bulunabilmek…

Bir Ramazan ayı geçirdik. Niçin arkadan bir bayram veriliyor? Demek ki bir takvâ hayatının, bir riyâzat hâlinde gelen, helâllerin riyâzat hâlinde olduğu bir ayın neticesinde bir bayram veriliyor.

İbadetlerde yoğunlaşılıyor, muâmelâtta yoğunlaşılıyor, güzel ahlâkta yoğunlaşılıyor. Riyâzî bir hayat yaşanıyor. Helâller bile asgarîde kullanılıyor. Dâimâ bir infak hâlinde olmuş oluyor. Arkasından da Cenâb-ı Hak bir bayram ikram ediyor. Hattâ o gün oruç tutmak da yasaklanıyor. Bir sevinç günü olmuş oluyor.

Tabi bu, bir ibret. Bu takvâ hayatının devam etmesi. Nasıl ticâret ehli muayyen zamanlarda ticârete yoğunlaşır, bereketli zamanlarda. Bir bahçıvan bahar mevsimi gelmeden yoğunlaşır ki, arâzisi münbit hâle gelsin. Bir sporcu kamplara çekilir müsâbakaya girmek için. Kendisini ihtilâttan, toplumdan men eder. Bütün gücünü o sporda kullanacağı uzvuna verir. Cenâb-ı Hak (da istiyor ki), bu Ramazanʼda bizim rûhânî hayatımız inkişâf edecek ve bu rûhânî hayatla devam edeceğiz.

Bir mektep Ramazân-ı Şerîf. Onun bir şehâdetnâmesi olarak bir Ramazan bayramı Cenâb-ı Hak ikram ediyor.

Kurban bayramı da, ikinci bayram Kurban bayramı. İsmi kurban zâten. İsmi kurban, fedakârlık. Niye Cenâb-ı Hak bir koç indirdi? Niye kurban kesiyoruz? Nedir bu bayramın hakîkati? Cenâb-ı Hak bu koçu niye indirdi? Niye koyunu yarattı Cenâb-ı Hak?

Demek ki, görüyoruz ki, bunlarla bir fedakârlık yaşanacak. Bu fedakârlık neticesinde Cenâb-ı Hakkʼın ayrı ayrı mükâfatları…

Dolayısıyla bu günlerde kardeşlik de artacak. Kur’ânî ifâdeyle “بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ : üst üste konulan kerpiçler gibi” (Bkz. es-Saff, 4) olacak müʼminler.

Diğer taraftan, bu kardeşlik yaşanacak. Mazlumların sessiz “âh”ları sükûnete erdirilecek. Yalnızların yanıbaşında olunacak. Onların mahzun gönüllerine bir bayram tebessümü ettirilecek.

İşte o zaman garip gönüllerden yükselen hayır duâlarla “En Yüce Dost”un huzuruna çıkabilme… Yani “Dost” ile bayram yapabilmek, yani Cenâb-ı Hak ile.

Ramazan bayramı, takvâ ile yaşanan bir ayın sonunda ikram ediliyor bizlere.

Kurban ise mal ve candan fedakârlık mânâsı taşıdığından, Allâhʼa yaklaşmanın en mühim vâsıtalarından dostluk şuurunu hatırlatıyor. Nereden geldi bu kurban? Hangi sebeple geldi? Bunu düşündürmesi lâzım.

Kurban; merhamet, fedakârlık, tevekkül, teslîmiyet eğitiminin yapıldığı bir mevsim, bir dostluk tâlimi.

İbrahim -aleyhisselâm-ʼdan bir hatıra bize bu koyun (kurban). Onun için Mevlânâ diyor ki:

“Bu bir kasaplık günü değil, diyor. Bir et, kebap yapma zamanı da değil, diyor. Sen kurbanın hakîkatine er, diyor. Keçinin gölgesine aldanma, diyor. Keçinin gölgesini kurban etme!” diyor.

İbrahim -aleyhisselâm-… Kurban ona geldi. Putperest bir kavme karşı hiç yılmadan tevhîdi büyük fedakârlıkla tebliğ etti. İkincisi, canını, malını, evlâdını Hak yolunda cömertçe bezletti, cömertçe harcadı. Ve “Halîlullah/Allah dostu” oldu.

Cenâb-ı Hak, İbrahim -aleyhisselâm-ʼı Halîl, yani dost seçtiğinde melekler:

“‒Yâ Rabbi! İbrahimʼin canı var, canı çok kıymetli. Malı var, mal kıymetlidir insanda. Evlât var, evlât kıymetli. Peki bu üç tane, gönlünde dünyaya âit bir şey taşırken, bu nasıl dost olabilir?” demişlerdi.

Allah Teâlâ da onlara üç yerde onun îtirazsız, yani İbrahim -aleyhisselâm-ʼın îtirazsız teslîmiyetini meleklere gösterdi:

İbrahim -aleyhisselâm- tevhîdi korumak, tevhîdi müdâfaa için Nemrut tarafından ateşe atılmaya mahkum edildi. Atılacağı zaman melekler geldi:

“‒İbrahim!” dediler. “Bize ihtiyacın var mı?” dediler.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Yok.” dedi. “Ateşe yakma gücünü veren Allahʼtır. Yaktıran Allahʼtır, söndürecek yine Allahʼtır. Allah ne güzel vekildir.” dedi.

Ve bir mancınığın içine Nemrut oturtturdu. İbrahim -aleyhisselâm-ʼın yüzü kırışmadı. Cenâb-ı Hakkʼa büyük, o dostluğun getirdiği teslîmiyet içindeydi. Mancınıkla atıldı ateşin ortasına, dağ gibi ateşin ortasına.

Cenâb-ı Hak ateşe:

“‒Ateş! Serin ve selâmet ol İbrahimʼe.” dedi. Birdenbire ateş, gülistana döndü.

Yani İbrahim -aleyhisselâm- canını verdi can buldu. Canını verdi dostluğa kavuştu.

“‒Yâ Rabbi, İbrahimʼin malı var.” Mal dâimâ bir sığınak, barınak. Onu da Cenâb-ı Hak… Cebrâil geldi:

“‒Bu koyunları bana satar mısın?” dedi.

“‒Benim değil.” dedi.

“‒Kimin?” dedi.

“‒Rabbimin.” dedi. “Fakat sen üç sefer zikret, bunun ücreti senin zikretmendir. Hepsini sana vereyim.” dedi.

Cebrâil, insan kılığında geldi. Üç sefer zikredince:

“‒Al git.” dedi. “Hepsi senin.” dedi.

“‒Ben meleğim.” dedi. “Ben nasıl alıp götüreyim?” dedi.

“‒Sen meleksen, ben de Halîlʼim, Cenâb-ı Hakkʼın dostuyum, verdiğim sözden dönmem.” dedi.

İlk vakıf bu şekilde kuruldu. Bu koyunları İbrahim -aleyhisselâm- vakfetti. İlk vakıf bu şekilde kurulmuş oldu.

En son bir oğlu kaldı; İsmâil -aleyhisselâm-. Onu da çok seviyordu. Belki dokuz-on yaşlarındaydı. Çok sevimliydi ve çok güzeldi.

Daha evvel İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Yâ Rabbi! Bir erkek çocuğum olursa Sana kurban ederim.” dedi.

Yine Cenâb-ı Hak tevriye günü, arefe günü, bayramın birinci günü:

“–İbrahim, dedi, böyle böyle söz vermiştin.” dedi.

İbrahim -aleyhisselâm- Hacer Vâlidemizʼe gitti, (İsmâil -aleyhisselâm-ʼın) annesine.

“–Oğlunu süsle.” dedi. “Guslettir.” dedi.

“–Ne yapacaksın?” deyince:

“–Bir Dost’uma götüreceğim.” dedi. “Bir de, bıçak da ver.” dedi.

“–Ne yapacaksın?” dedi:

“–Dostʼuma kurban keseceğim.” dedi.

Tabi Hacer Vâlidemiz de zannetti ki herhangi bir hayvan kesecek…

Öyle baba-oğul giderlerken şeytan geldi, iblis:

“–Ey İbrahim!” dedi. “İhtiyar!” dedi. “Bak.” dedi. “Seni şeytan kandırdı.” dedi. “Hiç oğlunu keser mi insan?” dedi.

İsmâil -aleyhisselâm-ʼa:

“–Bak çocuk!” dedi. “Baban seni kesmeye götürüyor.” dedi.

İkisi de taşladılar. İşte şeytan taşlama oradan geldi.

Tabi Cenâb-ı Hak bize her zaman şeytan taşlamayı bildiriyor:

“اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ” diyoruz. Neyle taşlayacağız; amel-i sâlihlerle taşlayacağız. Eğer amel-i seyyielerle iştigâl edersek, şeytan bizi taşlamış oluyor.

Velhâsıl, bu, şey yerine kadar gittiler beraber baba-oğul; bu, kurban kesme yerine.

Âyet-i kerîmede:

“Nihâyet her ikisi de (Allâhʼın emrine) boyun eğip İbrahim onu (kurban etmek için) yüz üstü yere yatırınca, Biz ona şöyle seslendik (Cenâb-ı Hak bildiriyor): «–Ey İbrahim! Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz Biz iyilik yapanları (amel-i sâlih yapanları) böyle mükâfatlandırırız. (Kurban geliyor, koyun geliyor.) Şüphesiz bu apaçık çok bir imtihandı.” (es-Sâffât, 103-106)

Şimdi; maldan verdi, bir imtihan. Candan verdi, bir imtihan. Evlâttan verdi, kendisinin devam eden bir parçası…

“Bu açık bir imtihandır. Biz, (İbrahimʼe) büyük bir kurban vererek onu (İsmâilʼi kurban olmaktan) kurtardık. (Cenâb-ı Hak buyuruyor:) Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.” (es-Sâffât, 106-108)

Bakın tahiyyâtʼı okuyoruz, selâm vermeden evvel. İbrahim -aleyhisselâm-ʼa da salevat gönderiyoruz. Cenâb-ı Hak dost olmanın mükâfâtını ne güzel bize tebliğ etmiş oluyor.

(Biz) İbrahimʼe selâm olsun (dedik.)(es-Sâffât, 109)

Cenâb-ı Hak, İbrahim -aleyhisselâm-ʼın yaptığı bu dostluktan dolayı; “Selâm olsun! Biz, amel-i sâlih işleyenleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, müʼmin kullarımızdandır.” (es-Sâffât, 109-111) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden de dostluk istiyor. Kurban bayramının bize bu dostluğu hatırlatması lâzım.

Onun için Mevlânâ diyor ki:

“Sen keçinin gölgesini kurban etme” diyor. “Kurbanın hakîkatine var.” diyor. “Kurban, bir dostluğun neticesinde gelmiştir.” diyor.

Velhâsıl, bu, bayram yaşanacak. Demek ki bir kurban edilirken bunlar hatırlanacak. Cenâb-ı Hak niye kurban kesmemizi bize (emrediyor). Nasıl bir tefekküre varacağız?

Bunun için düşüneceğiz. Bütün amellerin hem zâhiri olduğu gibi hem de bâtını vardır, iç yapısı vardır. Onun için zâhirle bâtının bir âhenk içinde olması tavsiye edilmektedir. Yani bütün ibadetler ve muâmelâtın kalp ve beden âhengi içinde yapılması şarttır.

Zira Cenâb-ı Hak buyuruyor:

(Kurbanların) ne etleri ne de kanları Allâhʼa ulaşır. Allâhʼa ulaşan ancak sizin takvânızdır…” (el-Hac, 37) Allâhʼa olan yakınlığınızdır. Mühim olan kurbanda, ihlâstır.

Yine âyet-i kerîmede, Hac Sûresiʼnde:

“…Sizi hidâyete erdirdiğinden dolayı Allâhʼı çok azametli tanıyın…” (el-Hac, 37) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

“O sizi hidâyete erdirdi. (Ve ondan sonra) bu hayvanları böyle sizin istifadenize verdi. (Ondan sonra Peygamber Efendimizʼe:) Müʼminleri müjdele.” (el-Hac, 37) buyuruyor. “…Bu güzel davrananları müjdele.” (el-Hac, 37) buyuruyor.

Yani kurban ibadetinin özünü unutup sadece şekliyle meşgul olmamak îcâb eder.

İşte bunun gibi, yine buyruluyor:

“Namazın hakîkatine er. İşin hendesî, yani beden eğitimi hareketlerinde kalma.” buyruluyor.

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Cenâb-ı Hakʼla bir mülâkat. Orada bir Fâtihaʼyı okuyorsun. Fâtihaʼyı hayatımıza geçirmemiz lâzım.

Namaz, müʼminin maddî ve mânevî ihtiyaçlarını Cenâb-ı Hakkʼa arz etmesidir. Benlikten kurtulacak, Oʼndan isteyecektir.

Yine buyruluyor:

“Orucun hakîkatine er.” buyruluyor. “Oruçta kuru bir perhiz içinde, kuru bir açlık içinde kalma.” buyruluyor.

Yani sana ikram edilmiş nîmetlerin kadrini düşün. Senden daha aşağı durumda bulunanları aslâ unutma!

Efendimiz buyuruyor ki:

“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız…” (Müslim, Zühd, 9) Cenâb-ı Hakkʼa şükredebilmek için…

Cenâb-ı Hak varlık verir, ayrı bir imtihandır. Yokluk, ayrı bir imtihandır. İhtirastan, hasetten de kurtulmamız için, kendimizden aşağısına bakmamız zarûrî.

Yine Efendimiz:

“Kim, dîni hususunda kendisinden üstün olana bakıp da (yani takvâ sahibine) ona tâbî olur, dünyası hususunda kendisinden aşağı olana (maddî bakımdan) bakıp da Allâhʼın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazar…” (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Demek ki hayatın her şeyinde kul, ihtiras -bir şey değişmiyor zâten-, haset olmayacak. Demek ki hâline devamlı kul şükredecek. “Yâ Rabbi, benden çok daha aşağıdaları var.” Hattâ kendisinden madden aşağıda olanlara ikram edecek.

Yine buyuruyor Mevlânâ:

“Haccın hakîkatine er.” diyor. “Bu mukaddes yolculuğu bir seyahat, bir gezinti sanma.” diyor.

Bak diyor, burada refes yok, fısk yok, cidâl yok. (Bkz. el-Bakara, 197) Yani şehevî arzular yok. Fısk u fücur, münâkaşa yasaklanmış. Lâubâlî hareketler de yok. Yani bu şeyi, hayatın boyunca devam ettir, buradan aldığın o terbiyeyi, hacdan aldığın terbiyeyi.

Çünkü ilk cidâl, Allah ile şeytan arasında başladı. (Allah Teâlâ:)

“–Âdemʼe secde et!” dedi.

(Şeytan:)

“–Ben ondan üstünüm!” dedi.

Cenâb-ı Hak “Sen mi üstünsün, o mu üstün?” diye sormadı ki “Secde et!” dedi.

Hacda şeytan taşlanır. Tabi bununla müʼmin kimsenin, hayatının her safhasında, o amel-i sâlihlerle şeytanı taşlaması telkin edilmektedir.

Yine Mevlânâ buyuruyor:

“Zekât, infak ve sadakanın hakîkatine er.” buyuruyor. “Senin malın üzerinde hâlini arz eden ve hâlini arz edemeyenin hakları var, onların haklarını taşıyorsun.”

Yine buyuruyor:

“İffetleri dolayısıyla zengin zannedilip kenarda bırakılanları, sen onları bul.” diyor. “Sen onları sîmâlarından tanırsın.” buyuruyor. “Çünkü onlar diyor, yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler.” diyor. “Sen onları git bul.” diyor. “Sen onları sîmâlarından tanırsın.” diyor. (Bkz. el-Bakara, 273)

Kalp bir röntgen hâlinde olacak ki sîmâsından tanıyacak.

“Kurbanın hakîkatine er.” buyuruyor. “Onu kasaplık günleri, et bayramı zannetme!” diyor. Kurban, malı, canı ve evlâdı, velhâsıl Allâhʼın bütün verdiği nîmetleri, Oʼnun dostluğuna vâsıta kılmaktır.

Bir insan, çok sevdiği bir insana, bir dostuna en güzel hediyeyi göndermek ister. Âyet-i kerîmede okunan:

“Mallarıyla, canlarıyla Cennetʼi satın aldılar.” (Bkz. et-Tevbe, 111) buyuruyor. İnsanın sığındığı, maldır; sığındığı, candır. Kurban kesmenin asıl maksadı; Allâhʼa teslimiyetle, takvâ ile kulluk edebilme hususunda gönüllerin huzurlu olmasıdır.

Bir Ramazan bayramı yaşanacak. Bir takvâ hayatı yaşanacak. Bir Kurban bayramı hayatı yaşanacak. Bir fedakârlık yaşanacak. Bunun arkasından bir son nefes bayramı gelecek.

Yusuf -aleyhisselâm-ʼın duâsı:

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ

(“…Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” [Yûsuf, 101])

Elhamdülillah, Cenâb-ı Hak bizi müslüman olarak dünyaya getirdi. Fakat müslüman olarak ölmemize bizim, Cenâb-ı Hak garanti vermiyor.

“Siz Allâhʼın dînine yardım ederseniz (yaşarsanız, yaşatırsanız) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyuruyor.

Bu son nefes bayramına hazırlanabilmek. O da, son nefes bir sefere mahsus. Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ “…Ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak da… Bu can vermek en zor ân. Bir koyun keserken görüyoruz. Nasıl bir koyun can veriyor? Aynı şekilde biz de bir can vereceğiz. Cenâb-ı Hak sadece buyuruyor ki, bir müjde veriyor:

“Rabbimiz Allahʼtır deyip…” (Fussilet, 30) Yani Allah rızâsını hayat boyunca arayanlar, Allah rızâsı istikâmetinde gidenler…

ثُمَّ اسْتَقَامُوا : -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin rûhânî izinde yürüyenler…

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ : “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“…Onlara melekler iner; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu, üç yerde olacak. Bir; son nefeste olacak. İnsanın en zor ânı.

İkincisi; kabirde olacak, kabre girdiği zaman. O da bir gariplik, bir gurbet yolculuğu. Bütün alâkaların kopuyor, tek bir yolculuğa çıkıyorsun. Yine o zaman “…Melekler gelecek; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Üçüncüsü; kıyâmet.

صَيْحَةً وَاحِدَةً (“…Korkunç bir ses…” [Yâsîn, 53])

Büyük bir gürültüyle kalkılacak kabirlerden. Çok korkunç bir hâdise. Yerler ayrı yer, gök ayrı yer olacak.

Yine orada “…Melekler gelecek; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Âhiret (kıyâmet) çok uzun bir zaman kimine göre. Birtakım ahvâl bildiriliyor. Orada da bir bayram:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Onlar üzülmeyeceklerdir, korkmayacaklardır.” (Bkz. Yûnus, 62) Kimler? Bu dünyadayken Cenâb-ı Hakʼla dost olanlar. Kur’ânʼla hayatını istikâmetlendirenler.

Tabi ondan sonra, yine kâfi değil. Şefaat var. Efendimizʼin şefaatine nâil olma, şefaat-i uzmâ. O şefaate nâil olabilme. O şefaatin içine girebilmek. Yine müʼminlerden Cehennemʼe gidecekler olacak. Yine onlar da Efendimizʼin şefaatiyle çıkacaklar. Bir bayram da o.

Son nefes bayramı, kıyâmet bayramı, şefaat bayramı…

Velhâsıl önümüzde -inşâallah- Cenâb-ı Hak, bir takvâ üzere bir ömrümüz olur, fedakârlık üzere bir hayatımız olur. Cenâb-ı Hak son nefesten itibaren bu bayramları devam ettirir -inşâallah- cümlemize.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..