Batıni Haramlar Nelerdir? -2-

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

BÂTINÎ FARZLAR NELERDİR? (2)

Bir Allah dostu, Yusuf Esbat Hazretleri buyuruyor ki:

“Sabahleyin evinden dışarı çıktığın zaman kime rastlarsan, onu kendinden üstün gör (buyuruyor). Çünkü onda (diyor), senin bilmediğin çok güzel vasıflar olabilir. Onun için sen onu kendinden üstün bil. Tevâzû odur ki, kim sana hak bir şey söylerse onu kabul edesin, senden aşağıdakileri kendinden üstün bilesin.”

Muhyiddin-i Arabî Hazretleri sâhile iner, daha genç zamanında. Bakar; orada bir köle, bir zenci, yanında bir kadın var; o kadını hem hoplatıyor, hem de şarap içiyor. Şarap testisini başına dikiyor, yanındaki kadınla da cilveleşiyor.

Muhyiddin-i Arabî diyor ki:

“‒Evet (diyor), din, mütevâzı olmamızı, en aşağı kendin olacaksın diyor ama, ben herhâlde (diyor), bu köleden (diyor) daha üstünümdür (diyor). Ben (diyor) ne içki içiyorum, ne de bir kadın hoplatıyorum (diyor), ne de bir zinam var.” diyor.

Bu sırada denizden bir feryat geliyor:

“‒Eyvah, boğuluyoruz, kurtarın!” diye.

“O (diyor), köle (diyor), kadını bıraktı (diyor). Gitti (diyor), o (diyor) kayıktaki (diyor) dört kişiyi tek tek kurtarıp çıkardı sahile (diyor). Sonra döndü (diyor). Sanki bana (diyor), farkında değil o hikmet (diyor), bana şöyle bir baktı (diyor). Sanki bana içime o his geldi; bak sen burada durdun, beni küçük gördün, bir kişiyi bile kurtaramadın…”

Velhâsıl… Ne güzel:

“Sabahleyin evinden çıktığın zaman kime rastlarsan kendinden üstün göresin.”

Onda bir vasıf var ki benim bilmediğim, o benden üstündür. Dâimâ bir müʼmin bu durumda olacak.

Bir şâirin güzel bir sözü var:

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât

Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür.

Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür.

Yine Kasas Sûresiʼnde Kârunʼa Cenâb-ı Hak, o Kârun geçen âyetlerde:

“İşte âhiret yurdu! (Buyuruyor.) Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (el-Kasas, 83)

Diğer bir vasıf. Farz olan bir vasfımız bizim, diğer bir vasıf; “el-Emîn” ve “es-Sâdık” olabilme…

Şuarâ Sûresi:

“Şüphesiz ben, size gönderilen emin bir peygamberim.” (eş-Şuarâ, 107, 125, 143, 162, 178) buyuruyor.

Sahâbî soruyor:

“‒Ey Allâhʼın Rasûlü! Müslümanların en faziletlisi kimdir?”

“‒Dilinden, elinden müslümanların emniyette bulunduğu kimsedir.” buyuruyor. (Buhârî, Îmân 4, 5, Rikāk 26; Müslim, Îmân 64, 65)

Demek ki öyle bir hâlimiz olacak ki, dilimizden, gönlümüzden ümmet-i Muhammed bizden emin olacak. “‒Bu insandan zarar gelmez, bu insandan yalnız fayda gelir.” denilecek.

Efendimizʼe:

“Kalk, bürünen peygamber! Tebliğ et!” (Bkz. el-Müddessir, 1-2) âyeti indiği zaman, Efendimiz, akrabalarını Safâ Tepesiʼnde topladı. Daha;

“‒İslâm, müslüman olun!” demeden evvel, kendisinin “el-Emîn”, “es-Sâdık” olduğunu tasdik ettirdi:

“‒Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi. Onlar da dediler ki:

“‒İçimizde en doğru insan sensin.” dediler. “‒Senʼin her dediğin doğrudur.” dediler.

Ondan sonra dîni tebliğ etmeye başladı.

Demek ki emr-i biʼl-mârûf ve nehy-i aniʼl-münkerʼde en mühim şey, kendimizin karakter ve şahsiyetini tasdik ettirmemizdir. Yani toplumdan bir hüsn-i hâl kağıdı almamızdır. Çok mühim.

İki cenaze geçti. Efendimiz birincisine “vecebet” dedi. İkincisine de aynı şekilde buyurdu. “Vecebet, vecebet” buyurdu. Sahâbî dedi ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Birinciye «vecebet» buyurdunuz; «vâcib oldu». İkinciye de aynısını tekrarladınız.”

“‒Birinciye (dedi) siz hepiniz tasdik ettiniz, ona hüsn-i zanda bulundunuz. Ona hüsn-i hâl kağıdı verdiniz. O Cennetlik oldu.

İkincide siz geri durdunuz, bir tasdik emâresi gelmedi sizden. O da Cehennemlik oldu.” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)

Onun için, Efendimiz buyuruyor ki:

“(Elinden, dilinden) ümmet-i Muhammedʼin faydalandığı kişidir.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, VI, 117; İbn-i Hacer, Metâlib, I, 264)

İşte bu, münâfığın alâmetleri mâlum…

Mevlânâ Hazretleri -çok bahsettiğimiz bir şey bu-:

“Bana diyor Şems-i Tebrizî diyor…”

Mevlânâ Hazretleri, Selçuklu Üniversitesiʼnin dersiâmı, yani bütün derslerin en zirve hocası. O hâline “hamdım” diyor. Ondan sonra kalbî merhalelerde “piştim” ve “yandım” diyor.

Şems diye bir yarı meczup bir derviş geliyor. “Bu derviş bana bir şey öğretti.” diyor. Fakat o öğrettiği şeyin içinde her şey var. “Eğer (diyor) bir muzdarip varsa (diyor), üşüyen bir kimse varsa (diyor), senin ısınmaya hakkın yok (diyor). Ben de (diyor)dünyada muzdaripler varken (diyor), üşüyenler varken (diyor), ben ısınamıyorum artık (diyor). Dâimâ üşüyorum.” diyor.

En güzel farzın yaşanması…

“Kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyuruyor Efendimiz. (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Bugün neyin derdi en mühim? Evet Sûriyeʼdeki kardeşlerimiz bizi çok dertlendiriyor, fakat ne kadar dertleneceğiz onu da bilmiyoruz, ölçüsünü de. Fakat bugün en mühim dert ne olacak bir müslümanda? Îmânını kaybeden… Birçok menba suları yanlış mecralara gittiği için, yanlış yerlere, kötü yerlere akıyor, kaybolup gidiyor. Selde sürüklenen kütükler gibi, gayr-i irâdî bir mecrâya doğru akıyor.

Bir müslüman da devrin gidişinden mesʼûldür. “Ben ne yapmam lâzım? Nasıl bir insan yetiştirmem lâzım? Kendim nasıl olmam lâzım?”

Bu nereden başlayacak? Çocuk yuvalarından başlayacak, kreşlerden başlayacak, Kurʼân Kurslarından başlayacak, İmam-Hatiplerden başlayacak.

Şahsiyetli, karakterli bir mürebbî olacağız. Bu da farz.

Cenâb-ı Hak:

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74]) buyuruyor. Önder olacağız. Takvâda önder olacağız.

İhlâs… Bu da kalbe bağlı. Hep bunlar bâtınî hâdiseler, bâtınî farzlar.

Efendimiz buyuruyor:

“Dîninde ihlâslı ol. Öyle yaparsan az amel bile olsa sana kâfî gelir.” (Hâkim, IV, 341)

Ben ihlâslıyım. Peki ölçün nedir ihlâsta? Bütün hayatın Kurʼân ve Sünnetʼin muhtevâsı içinde mi? O zaman ihlâslısın sen. Kalbî durumun nasıl? Vicdânî durumun nasıl? Derinliğin nasıl? Allâhʼa karşı samimiyetin nasıl? Rasûlullahʼa karşı samimiyetin nasıl?

İki kişi namaz kılıyor, iki rekât namaz; aynı zamanda, aynı mekânda; yer ile gök arasındaki fark kadar iki namaz arasında fark vardır, buyruluyor.

İşte İnsan Sûresiʼndeki Ali Efendimizʼle Fâtıma Vâlidemizʼin durumu:

Kendileri muhtaç oldukları hâlde, yoksula, yetime, esire yedirirler, kendileri muhtaç olduğu hâlde… (Bkz. el-İnsân, 8)

Bir ekmek yapıyorlar, yoksul geliyor. Bir ekmek yapıyorlar tekrar, yetim geliyor. Bir ekmek yapıyorlar, esir geliyor. Verirken de âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hak kalbî durumlarını, bâtınî durumlarını bildiriyor:

“Biz sizden bir teşekkür beklemiyoruz.” diyorlar. (Bkz. el-İnsân, 9)

Niye?

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ (“…Sadakaları (Allah) alır…” [et-Tevbe, 104])

Çünkü o fânîye mi verecek, Cenâb-ı Hakkʼa mı verecek? Fânînin şahsında Cenâb-ı Hakkʼa verecek. Fânî karşısında da fânîden de bir iltifat istemiyor ki bir şey olmasın, bir kıvam bozulmasın.

Sebep? Gerekçe?

“Biz (diyorlar) عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا : sert, belâlı, sıkıcı günden korkarız (diyorlar). Allah da onların yüreklerine ferahlık verir. O günün şerrinden kıyametin şerrinden onları korur.” (el-İnsân, 10-11) buyruluyor.

Demek ki ne istiyor burada Cenâb-ı Hak? İhlâs istiyor. İhlâs, neyi gerektiriyor? Fedâkârlığı gerektiriyor. Fedakârlık olmadan olmaz. Canım dünyada da Cennetʼte olsun, âhirette de Cennetʼte olsun, olmaz bu!..

Fâtıma Vâlidemiz bir yardımcı istedi.

“‒Kızım, yok! (Dedi.) Bedrin (dedi) şehidlerinin yetimleri varken (dedi), ashâb-ı suffe açken sana bir tek kişi veremem (dedi) sana yardım edecek (dedi). Sana bir vird vereyim (dedi), onu çekersin, Allah sana yardımcı olur.” dedi. (Bkz. Ebû Dâvûd, Harac, 19-20/2988. Buhârî, Humus, 6; Ahmed, I, 106)

“‒Kızım Fâtıma! (Buyurdu.) Çok amel-i sâlih sahibi ol. Namazlarını çok huşû ile kıl. Babanın kıyamet günü peygamber olduğuna güvenme!” buyurdu. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)

Bize bir ayna.

Diğer bir husus, bâtınî farzlardan; edep ve hayâ…

İslâm, edepten ibaret buyruluyor. İlk başta Allâhʼa edep. Sana bütün nîmetleri veren Cenâb-ı Hakkʼa edep. Allah Rasûlüʼne edep. Müʼminlere edep. İnsanlığa edep.

Mevlânâ diyor:

“Aklım (diyor) kalbime sordu (diyor); «Din nedir?» diye. Aklım da kalbimin kulağına dedi ki; «Din edepten ibârettir.»”

Mevlânâ da buyuruyor ki;

“Gözünü aç (diyor). Allâhʼın kelâmına baştan başa bir bak, bir oku (diyor). Âyet, âyet bütün Kurʼân edep tâliminden ibârettir.” buyuruyor.

En mühim; âyet:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

Demek ki en zor, kalbin bu şuura gelmesi. Meselâ bize bir ilâhî kameranın altında bulundursalar, şey, afedersiniz, bir kameranın altında olsak biz, o kamerayı sabahtan akşama kadar kamerayı arkamızdan gezdirseler, bir gelişigüzel oturamayız. Yani en meşrû hissiyatımızı bile davranışlarımızı bile yapmakta dikkat ederiz ki; “aman bunu gören bir fânî beni ayıplar” diye. İşte;

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

Devamlı bir ilâhî kameranın altındayız. Kirâmen Kâtibîn devamlı kameraları çalıştırıyor. Cenâb-ı Hak da görüyor.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Şah damarından daha yakın olduğunu” Cenâb-ı Hak bildiriyor. (Bkz. Kāf, 16)

“…Allah kişiyle kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) buyruluyor. Yani esasında ne kadar bir çemberin içindeyiz biz.

Yine bir şâirin güzel bir şiiri var:

Hiç yetim olmaz yetîm-i ümm ü eb,

Bil yetim oldur ki düştü bî-edeb…

Yani yetim, anne-babadan mahrum kalan kimse değildir. Yetim, anne-babadan mahrum kalan kimse değildir. Asıl yetim, edepten mahrum olan kimsedir.

Sabır… Bu da farz. Çünkü Cenâb-ı Hak sabredenlerle beraber olduğunu bildiriyor. (Bkz. el-Bakara, 153; el-Enfâl, 46) Sabredenleri Cenâb-ı Hak seviyor.

Peki sabır nedir o zaman? Değişen şartlar altında muvâzeneyi, dengeyi bozmamak…

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezi. Îmânın yarısı. Ferah ve saâdetin anahtarı…

Dünyevî tarafı acı sabrın. Dünyevî tarafı zor. Fakat âhiret tarafı çok güzel, çok parlak. Sabrın acılarını sîneye çekenler, ebediyet devleti olan Cennetʼe ve Allâhʼın rızâsına kavuşurlar.

Her şeyde sabır: İbadette sabır, hizmette sabır; üşengeçlik yok.

Varlıkta sabır: Riyâzat hâlinde yaşayacaksın, infak edeceksin.

Yoklukta sabır, hastalıkta sabır.

Zorun zoru; sıhhatte sabır. Çünkü insan, çok zaman sıhhatten azgınlaşır.

Müʼminin sabır, hayatının her tarafını kaplaması lâzım. Muvâzeneyi/dengeyi bozmaması lâzım.

Efendimiz buyuruyor:

“(Sabır üçtür:)

Bir; musibetlere karşı sabır.

İki; kullukta sabır.

Üç; günah işlememekte sabır…” (Bkz. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 42; Deylemî, II, 416)

Velhâsıl, zâhir ve bâtının mezcolması zarûrî. Bu şekilde bir kıvam olacak. Şimdi, bu işin müsbet tarafı. Bir de, gelelim şimdi menfî tarafına. Zâhirî günahlar var…