Aşure Günü Neler Yaşandı ve Ne Yapmalıyız?


DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

Aşure Günü Neler Yaşandı ve Ne Yapmalıyız?

Efendim, bu ay (kamerî) yılı, 1441, hicretten beri, bu zamana kadar geçen zaman.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- zamanına kadar üç tane tarih devam ediyordu:

Fil vak’ası; Ebrehe’nin olan hâdise. Ficar harbi ve zelzele. Üçünden misalle (tarih) veriyorlardı. Fakat tabi karışıklık oluyordu. Onun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- icmâ yaptı, topladı. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın arzusuyla -hicret Rabîulevvel ayında oldu- 2 ay 8 gün geriye alınarak, 1 Muharrem, hicretin birinci günü olduğu kabul edildi. Yani bu şekilde bir hicret yılı başlamış oldu.

Tabi Cenâb-ı Hak -elhamdülillâh- iki tane takvim semâda gezdiriyor. Bir; Ay takvimi. Buna biz “Kamerî/Ay (takvimi)” diyoruz. Bu, 354 gün 8 saat, 48 dakika, bir de saniyesi var. Yani Ay’ın Dünya etrafında dönmesi.

Bir de Güneş takvimi var. Bu, 365 gün, 5 saat, 48 dakika. Bu da Dünya’nın Güneş etrafından dönmesiyle meydana geliyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bu iki takvimi hediye etmiş oluyor.

Cenâb-ı Hak:

“Güneş ve Ay bir hesapladır.” (er-Rahmân, 5) buyuruyor.

İki ilâhî âyet, iki ilâhî azamet tecellîsi, kudret akışı… Ne takdim var, te’hir var. Yaratıldığı andan beri devam ediyor. Yani bir, Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesini gösteren bir şâhika olmuş oluyor.

Cenâb-ı Hak Kehf Sûresi’nde, 25. âyette; bu iki takvime de, o zaman Güneş takvimi bilinmiyordu -bir Kur’ân mucizesi-:

“Onlar (yani Ashâb-ı Kehf) mağaralarında 300 yıl ve buna ilâveten 9 yıl kalmıştır.”

Yani bu 10 günlük fark da 9 seneye tekābül ediyor. Cenâb-ı Hak Güneş yılıyla Ay yılı arasındaki farkı da bildirmiş oluyor. Bu da o zaman böyle bir hesap bilinmiyordu. Bu da bir Kur’ân-ı Kerîm mûcizesi olmuş oluyor.

Cenâb-ı Hak yine Fecr Sûresi’nde:

وَلَيَالٍ عَشْرٍ buyuruyor. “On geceye andolsun.” (el-Fecr, 2) buyuruyor. Tabi bu on gece, mübârek bir gece. Cenâb-ı Hak bazı geceleri bazı gündüzleri, diğer gece-gündüzden farklı olarak bir lûtuf olarak Cenâb-ı Hak bildiriyor.

وَلَيَالٍ عَشْرٍ “On geceye andolsun.” (el-Fecr, 2) buyuruyor.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-:

“Bu on geceye Cenâb-ı Hakk’ın yemin etmesi, bu Muharrem’in ilk on gecesidir.” buyuruyor.

Demek ki bu on gece çok mübârek bir gece. En çok yapılacak;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfar edenler.” (Âl-i İmrân, 17])

Seherlerde istiğfarla geçirmek.

“Kelime-i tevhîd ile (Rasûlullah Efendimiz) îmânınızı tecdîd edin.” buyuruyor. (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657) Bir îman tecdîdidir.

Salevât-ı şerîfedir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le selâmlaşma ve muhabbetimizi arz etme vakitleridir.

Yine bir tefekkür-i mevttir. Havanın bir loş karanlığında kabir iklimine girebilmenin bir ön hazırlığı mahiyetindedir.

Yine nasıl ki vücudumuzda maddî merkezler var: Kalp, akciğer, karaciğer… Bunun gibi letâif denilen, bir de mânevî merkezler var. Bu merkezleri harekete geçirilmesi, kulun Cenâb-ı Hakk’a daha çok yakınlaşmasına vesîle olması. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Biliniz ki kalpler ancak Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekle huzur bulur.” (Bkz. er-Ra‘d, 28)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Ramazan ayı dışında orucun en faziletlisi, Muharrem ayında tutulan oruçtur…” (Müslim, Sıyâm 202, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl, 6)

Yani bugünlerde tutulan oruç, en fazîletli oruç olmuş oluyor.

Yine Efendimiz buyuruyor, Müslim hadîs-i şerîfi:

“…Farzlar dışında en faziletli namaz da gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm 202, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl, 6) Teheccüd namazı.

Teheccüd namazına da her zaman ehemmiyet vermemiz lazım. Fakat bu on gecede de daha çok ehemmiyet vermemiz îcâb ediyor.

Yine bu 10 Muharrem, bir aşure günü. Bu da mâlum:

Nuh -aleyhisselâm-’ın gemisinin karaya oturduğu bir gün. Daha birçok tecellîlerin olduğu bir gün.

Bu günde Efendimiz oruç tutuyorlardı. Yahudiler dediler ki, “biz de oruç tutuyoruz.” Onun için, Yahudilere benzememek… “Bir gün evveli, bir gün sonrasıyla tutun” buyurarak, o şekilde ibadette bile benzememek. (Bkz. Ahmed, I, 241; Bezzâr, no. 1052; Heysemî, III, 188)

Meselâ yine Yahudilerde sahur yoktur onların oruçlarında. Efendimiz; muhakkak sahura kalkın, hiç yoksa bir bardak su için, buyuruyor. (Bkz. Müslim, Sıyâm, 46; Ebû Dâvûd, Savm, 16; Nesâî, Sıyâm, 27; Tirmizî, Savm, 17)

Yine Yahudilerde iyice karanlık bastığı zaman iftarı açarlar. Efendimiz buyuruyor; “iftarda acele edin.” (Bkz. Tirmizî, Savm, 13)

Yani burada bize olan tebliğ:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) Dalâlettiklere, hiçbir zaman onlara benzememek.

Yine bu 10 Muharrem, Âdem -aleyhisselâm-’ın tevbesi bu gün kabul edildi. Demek ki bu gece bir mağfiret gecesi. Tevbe-istiğfar gecesi.

Nuh -aleyhisselâm- tufandan kurtuldu. Demek ki sabır ve sebat tefekkür edilecek Nuh -aleyhisselâm-’ı düşünerek.

İbrahim -aleyhisselâm-’ın Nemrud’un ateşine atıldığı bir gün olmuş oluyor. Demek ki Hakk’a dostluk yolunda karşılaştığımız ilâhî imtihanlardaki hâlimizi muhasebe etme günü.

Yine Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Firavun’un zulmünden kurtulduğu bir gün. Firavun’un boğulduğu bir gün oluyor.

Yusuf -aleyhisselâm-’ın zindandan kurtulduğu bir gün oluyor.

Demek ki büyük çilelerin ardından…

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6])

Büyük çilelerin, büyük çilelerin; kolaylıklar, huzur, onların ardından geldiği. Dünya da bir nefsin arzularından muhafazadır. Onun da neticesi -inşâallah- Cennet’tir.

Yine Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hastalıklardan, iptilâdan kurtulduğu bir gündür. Demek ki ilâhî imtihanlar karşısında sabır, rızâ, şükür hâlimizi gözden geçirme durumudur.

Yine ayrıca bugün, diğer taraftan İslâm tarihinin gördüğü en acı felâketten biridir:

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz torunu Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-’ın hunharca katledildiği bir gündür. Yani diğer bir ifadeyle, İslâm’ın bağrına hançerin vurulduğu bir gündür. O menfur cinayete hangi mezhepten olursa olsun, bir müslümanın yüreği feryat hâlindedir.

Demek ki bu hususta Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَفَرَّقُوا

(“…Parçalanıp bölünmeyin…” [Âl-i İmrân, 103]) buyuruyor. Demek ki müslümanlar arasında bir birlik olacak, ayrılık olmayacak. Kuru çekişmelere gidilmeyecek. Aziz şehidlerimizin mübârek ruhları incitilmeyecek.

Dolayısıyla “Mü’minler kardeştir…” (el-Hucurât, 10) hükmü etrafında bir beraber olma günüdür.

Yine bu 10 Muharrem günü, fazla erzak almanın bereketi bildiriliyor. Buyruluyor Taberânî’de:

“Kim aşure günü nafaka hususunda ailesine geniş davranırsa, Allah Teâlâ da bütün sene boyunca onun rızkına genişlik verir.” buyruluyor. (Taberânî, Evsat, IX, 121, Kebîr, X, 77; Beyhakî, Şuab, III, 366)

Câbir -radıyallâhu anh- bu rivâyetle alâkalı olarak;

“Biz bunu denedik ve bulduk.”

İbn-i Uyeyne de;

“Biz bunu elli ve altmış sene tecrübe ettik.” demiştir. (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 306)

Yani bugün, 10 Muharrem’de evimize biraz daha fazla erzak almak, eğer mümkünse, imkânımız varsa, imkânsızlara ikram edebilmek…

Cenâb-ı Hak, ailesine cömert davranan kuluna böyle büyük mükâfatlarda bulunursa, kim bilir fakir-garip kullarına cömert davranan kişilere de ikramda-ihsanlarda ne şekilde Cenâb-ı Hak ihsân eyler!..

Yine esas hicret, Cenâb-ı Hakk’a olan hicrettir. İbrahim -aleyhisselâm-:

“Ben Rabbime gidiyorum. O Bana hidâyet edecek.” (es-Sâffât, 99) buyuruyor.

Demek ki esas hicret, Cenâb-ı Hakk’a olan yolculuktur. Biz bu dünyaya bu yolculuk için geldik. Bir mekteb-i âlemdeyiz, bir imtihanın içindeyiz. İbrahim -aleyhisselâm-:

“Ben Rabbime gidiyorum. O Bana hidâyet edicidir.” (Bkz. es-Sâffât, 99) buyuruyor.

Demek ki esas hicret, Cenâb-ı Hakk’a kavuşabilmek… Bu da neyle olacak; takvâ ile olacak. Cenâb-ı Hak:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Siz takvâ sahibi olursanız, Allah size öğretir…” (el-Bakara, 282) Size yardım eder, buyruluyor.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- 1441 yılımızı -inşâallah- Cenâb-ı Hak bir takvâ üzere geçirmeyi, Cenâb-ı Hak nasîb eyler -inşâallah-.

Mü’minûn Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ buyruluyor.

“Mü’minler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

Bu, dünyanın zorluğuna bir alâmet. Dünyada med-cezirlerin olduğuna alâmet. Demek ki kul, bu med-cezirlere takılmayacak.

ظَلُومًا جَهُولًا (el-Ahzâb, 72)

İnsanın en mühim engeli; “…İnsan (diyor Cenâb-ı Hak) çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Zâlim nedir? En büyük zulmü kendine yapıyor. Cenâb-ı Hak peygamber gönderiyor, kitap gönderiyor; kâinat, zerreden küreye binbir azamet, hikmet tecellîleriyle dolu; kul bunları göremiyor, câhil olarak kalıyor, zâlim olarak kalıyor, kendine zulmediyor, bir ebediyet mahkûmu oluyor.

Câhil oluyor. Cenâb-ı Hak onu hidâyete davet ediyor. Peygamberiyle, kitaplarıyla, kâinattaki zerreden küreye her şeyiyle. Câhil oluyor. İsterse bin tane kitap okusun, Cenâb-ı Hakk’ın:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Cenâb-ı Hakk’ın azametini okuyamıyor. Kulluğunun farkında değil.

Demek ki Cenâb-ı Hak:

“…İnsan çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) buyuruyor.

Bunun için peygamberlerin en mühim vazifelerinden biri de; “وَيُزَكِّيهِمْ” insanları irşad olmuş oluyor. (Bkz. el-Bakara, 129; Âl-i İmrân, 164; el-Cumua, 2)

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felâh bulmuştur.” (el-Müʼminûn, 1)

Demek ki burada ne ile felâh bulacak? İlk; îmanda fedakârlık. Bilhassa îmânın zor zamanında fedakârlık. Bir tâviz vermeden bir akâid meydana gelmesi. Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresi’nin başında, 2. âyette:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece «îman ettik» demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?!” buyruluyor.

Demek ki hayatın bütün safhalarında sabır ve şükür üzerinde bulunabilmek. Cenâb-ı Hak burada âyet-i kerîmede, Kur’ân-ı Kerîm’de, sihirbazları bildiriyor. Nasıl bunlar bir îman mücâdelesinde, kalplerini korudular:

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ dediler.

Firavun’un o zulmüne karşı:

“…Yâ Rabbi, (biz îmandan bir taviz vermeyelim dediler) bizim canımızı müslüman olarak al.” dediler. (Bkz. el-A‘râf, 126)

Ashâb-ı Uhdûd’u bildiriyor. O hendeklerde yanmaya râzı oldu ki îmânından bir tâviz vermesin.

Habîb-i Neccâr’ı bildiriyor, Yâsîn’in 2. sayfasında. Taşlanmaya râzı oldu, îmânından bir tâviz vermedi.

Ashâb-ı Kehf’i bildiriyor. O mağaraya nasıl sığındılar, Dakyanus’un şerrinden korunmak için…

Mekkeli Muhâcirleri, Medîneli Ensâr’ı Cenâb-ı Hak bildiriyor. Bizler de îmânında onlara tâbî olanlar gibi olmamızı Cenâb-ı Hak arzu ediyor. (Bkz. et-Tevbe, 100) Yani daima ölçüyü toplumdan değil, Muhâcir ve Ensâr’dan almamızı… Onlar Rasûlullah Efendimiz’in terbiyesinde yetişti, nasıl bir fazîletler medeniyeti inşâ ettiler…

Akâidden hiçbir tâviz vermediler. Allah da onlara yardım etti.

İkinci: Amelde ve amelde zor zamanlarda fedakârlık. Bu da sabır ve fedakârlık. Bunu da Siyer-i Nebî’de görüyoruz. Zor zamanlarda nasıl ashâb-ı kirâm nasıl bir ibadet, tâat hâlinde bulundular. Hattâ bazen, o zor sefer Tebük Seferi’ndeki gibi, münâfıklar;

“–Çok sıcak dediler, bu sıcakta sefer mi yapılır?” dediler.

Cenâb-ı Hak âyette:

“–Cehennem daha sıcaktır.” buyurdu. (Bkz. et-Tevbe, 81)

Nefsin zor zamanları: Tabi burada nefis imtihan içinde. Yusuf -aleyhisselâm- Züleyha’da olduğu gibi. Demek ki burada da ancak kalp tezkiye olacak. Yani “lâ ilâhe” kalpten menfîler çıkacak; “illâllah” kalp, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîgâh-ı ilâhîsi olacak. O zaman Cenâb-ı Hakk’ın yardımı gelecek. Kalp, o zor zamanlarda îmânını muhafaza etmiş olacak.

Demek ki;

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

Esas tahsil de bu. Biz bu tahsile geldik. Yani mârifet tahsili.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

“Kendini bilen, hiçliğini bilen, Cenâb-ı Hakk’ı bilir.” buyruluyor. O şekilde Cenâb-ı Hak’la bir dostluk başlıyor. Âhiret için varız. Esas ilim de bu, esas tahsil de bu. İlim, nedir ilim? Kulun daima Rabbini yâd etmesi. Hiçbir zaman Rabbini unutmaması. Cenâb-ı Hak bunu arzu ediyor. Onun için bu kâinat, binbir, mikrodan makroya kadar, bir azamet tecellîleri ile dolu.

İnsan neye kalben nazar etse, orada Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azametini görmemesi imkânsız. Kendine baksın, atmosfere baksın, toprak terkiplerine baksın, mahlûkâta baksın…

Demek ki ilim, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lûtfunu ve sayısız nîmetlerini hatırlamaktır. Her gördüğün şeyde kalp… Suyu içerken şu bardaktan, şu suyu hatırlayacaksın: Nasıl H2O, 2 hidrojen 1 oksijen; biri yanıcı, biri yakıcı, nasıl bir serinlik ve bütün mahlûkat onunla hayatını devam ettiriyor…

Nasıl semâya kaç bin sefer çıktı, kaç bin sefer indi? Kirlendi, temizlendi, rahmet olarak indi…

Velhâsıl neye baksak, yediğimiz gıdaya bakalım:

Cenâb-ı Hak mevsime göre, coğrafî şartlara göre devamlı gıdalar Cenâb-ı Hak ihsân ediyor.

Kul, Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Böylece kul; hamd, şükür ve abd-i âcizlik içinde yaşayacak. Böylece mârifetullah’tan nasip alacak, kalben Cenâb-ı Hakk’ı tanıyacak.

Velhâsıl kırıntı bilgilerin girdabında boğulmayacak. Hakk’ı tanıyacak, Hakk’a yakınlıkta mesafe alacak, dostluğu ikmâl edecek.

Kul, bu dünyaya “arz-ı endâm” için gönderilmedi. Yani dünyevî makam, mevkî vs. bunların taşkınlıkları için gönderilmedi. Niçin? “Arz-ı hâl” etmeye geldi. Yani bu dünyada âcizliğinin idrâki içinde mahviyete bürünecek. Gördüğü her manzara karşısında; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Kul olduğunu unutmayacak. Kalp bu kıvama gelecek.

İşte en mühim, zor olan, kalbin terbiyesi. Kalbin tahsili olmuş oluyor. Onun için âyette buyruluyor:

“…(Rasûlüm!) Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9)

Kul, bu şekilde Rabbine yaklaşacak, Rabbini tanıyacak, Rabbinden râzı olacak, Rabbi de ondan râzı olacak. “Cennet’ime gir.” buyrulacak. (Bkz. el-Fecr, 28-30)