“Anne-Babana Karşı Öf Bile Deme”


DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

“Anne-Babana Karşı Öf Bile Deme”

Evlâtların anne-babaya karşı vazifeleri hakkında Rabbimiz ne buyuruyor? Cenâb-ı Hak bize ne buyuruyor? Lokmân Sûresi’nin 14. âyetinde:

“Biz insana ana ve babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. Önce Bana (diyor Cenâb-ı Hak) sonra anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Zira dönüş, ancak Banadır.” diyor Cenâb-ı Hak. Yani onların hesabı Cenâb-ı Hakk’a verilecektir.

Yine âyet-i kerîmenin devamında:

“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeye (körü körüne, yani bir günaha sevk ediyorlarsa) ortak koşmaya zorluyorsa, o zaman onlara itaat etme (anne-babana. İtaat, Allâh’a olacak.) Onlarla dünyada iyi geçin (buyruluyor). Bana yönelenlerin yolunu tut (diyor. Sâlihlerin, sâdıkların yolunu tut). Sonra dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber veririm (kıyamette).” (Lokmân, 15)

Yine İsrâ Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi (kulluk, Cenâb-ı Hakk’a olacak, kula kulluk olmaz) ana-babanıza iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti…” (el-İsrâ, 23) buyuruyor. Burası çok mühim âyette:

“…Onlardan biri veya (her ikisi) senin yanında yaşlanırlarsa kendilerine «اُفٍّ» sakın ha, «üf» deme!..” (el-İsrâ, 23) buyuruyor.

Onlara güzel davran. Çünkü ne oluyor, anne-baba yaşlandıkça;

نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ

(“…Biz onun gelişmesini tersine çeviririz…” [Yâsîn, 68])

Yaratılış tersine dönmeye başlıyor, güç-kuvvet azalıyor, zihnî melekeler azalıyor. Bir çocuğuna insan, yaramazlık yapsa kulağını çeker, nasihat eder. Fakat babaya o olmaz, anneye olmaz.

قَوْلًا كَرِيمًا buyuruyor. “…İkramkâr olarak onlarla konuş.” (el-İsrâ, 23) diyor. İltifatlı konuş onlarla diyor, onlar yaşlandığı zaman.

“Onları esirgeyerek, alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger…” (el-İsrâ, 24) diyor onların; yaşlanmış, âciz anne-babaların üzerine.

“…«Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi Sen de onlara (öyle) rahmet et!» diye onlara duâ et.” (el-İsrâ, 24) buyruluyor.

Demek ki evlâdın anne-babaya olan muâmelesi çok mühim. Onu ziyaret edecek, hâl-hatırını soracak, ihtiyaçlarını görecek. Maalesef bugün de nefsânî bir hayata dönüş, onu anne-babanın hizmetinden uzaklaştırdı.

Efendimiz’e bir kişi geldi:

“–Kendisine iyi davranmam (gereken) kimdir?” diye sordu.

Efendimiz:

“–Annendir.” buyurdu. Dört sefer tekrarlandı. Üç sefer “annen” buyurdu. Sonra da “baban” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1)

Diğer bir rivâyette de -Müslim’in rivâyetinde-, Allah Rasûlü’ne:

“–Kendisine iyi davranılması gereken kimdir?” diye soruldu. Efendimiz mukâbeleten:

“–Annen, annen, (üç sefer), ondan sonra baban, ondan sonra yakın ve uzak akrabaların.” (Müslim, Birr, 2)

Demek ki yakın ve uzak akrabaların da senin üzerinde hakkı var. Onlar da sana zimmetli.

Ailede en mühim vazife anneye aittir. Çünkü anne, devamlı beraberdir. Anne yüreği ve kucağı, çocuğun terbiyesinin yapıldığı muhteşem bir dershanedir. Onun için annelerin bu vasfı sebebiyle “اَلأُمُّ مَدْرَسَةٌ” deniliyor annelere. Yani “anne bir mekteptir”. Zira küçük yaştaki çocuğa söylenen her kelime, onun şahsiyetini inşâ eden bir tuğla mesâbesindedir. Şefkatin menbaı olan annelerden güzel bir terbiye alan evlâtlar, hayat boyunca daha az hata yaparlar. Başarısızlık ve felâketlere rağmen hayata karşı ümit ve îtimadlarını sonuna kadar muhafaza edebilen kimseler de daha çok sâliha bir anne tarafından yetiştirilen kimselerdir.

Ebû Hanîfe, Bağdat kadılığını reddettiği için zindana atıldı. Halife haber gönderdi:

“–Gelsin, tahtına otursun. Onu zindandan çıkarayım.”

“–Yok dedi, ben ona bir fetva vermekten dedi, o yanıltır dedi, onun için ben zindanda kalmayı tercih ederim. Fakat annemin bana üzülmesine üzülürüm dedi. Çünkü benim mayamı annem verdi.” buyurdu.

İmam Mâlik Hazretleri:

“Babam diyor, bana bir hadis ezberletirdi, bir hediye verirdi. Öyle bir hâle geldim ki babam hediye vermese bile ben hadis ezberlemeye devam ettim. O bana bir rûhâniyet ve huzur hâli vermeye başladı.”

Abdurrahman Câmî Hazretleri buyuruyor:

“Ben nasıl anamı sevmem ki o beni bir müddet cisminde, bir müddet kollarında, hayat boyu beni kalbinde taşıyor.” buyuruyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri:

“Beni ziyaret edenler kabrimi, anamın kabrini baştan ziyaret etsinler. Ben onun mahsulüyüm.”

Çanakkale’ye giden o yiğit evlâtlar… Analar onları kınalayarak gönderdi. Demek ki burada anne, anne, anne…

Efendimiz üç sefer “anne” diyor, ondan sonra “baba” diyor. Tabi baba da helâl kazanacak. Helâl kazanacak, helâl yedirecek.

Meselâ anne-baba diyor ki:

“Efendim diyor, ben diyor evlâdımı İmam Hatip Lisesi’ne gönderdim diyor. Üzerimdeki vazifeyi yaptım.” diyor. Yahut “Kur’ân kursuna gönderdim.” diyor.

Bunu deyip kenara çekilmesi, kendisini geri plâna atması, bu aslâ doğru bir hareket değildir. Ana-baba hem evlâdını İmam Hatip’e gönderecek, hem Kur’ân kursuna; evlâdının kimlerle arkadaşlık yaptığına dikkat edecek, kontrol edecek.

Zira buyruluyor:

“Kişi, dostunun dîni üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” buyuruyor Efendimiz. (Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833)

Gönül boşluk kabul etmez. Biz evlâdımızın gönlünü dolduramazsak, Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun, yabancılar dolduruyor. İşte görüyorsunuz, yediden yetmişe hepsinin elinde internet. Televizyonda istediği yere gidiyor, kendi dünyasına göre orada gezip dolaşıyor.

Bilhassa evlâdımızı -örgün eğitim diyorlar- bu örgün eğitimin dışında yaygın eğitimlere yönlendirilmesi, onlara çok ehemmiyet verilmesi de zarurîdir.

Anne-babanın bilhassa dikkat edeceği hususlar, kısaca:

Birincisi: Çocuğa rûhâniyet telkin edecek güzel bir isim konulmalıdır. Zira isim müsemmâyı çeker. Efendimiz devam ederlerken yolda, köylerin isimlerini sorardı. Köylerin, eğer kötü bir isimse değiştirirdi. Putperestlikten gelen isimleri değiştirirdi.

Onun için, isim müsemmâyı çeker. Daima yavrunun güzel bir sıfatla anılması.

İkincisi: Feyizli bir ortamda inkişâf ettirme için, yedirilen lokmaların helâlliğine dikkat etmek lâzım. Bu da çok mühim.

Bilhassa Bahâüddîn Nakşibend bunun üzerinde çok dururdu.

Hattâ Efendimiz buyuruyor:

“Haram lokmayla gelir. «Lebbeyk» der, ona «lâ-lebbeyk» denir, «redsin» denir.” (Bkz. Heysemî, III, 209-210)

Üçüncüsü: Çocuklarda taklit meyli hâkim olduğu için onlara örnek olacak davranış güzelliği sergilemek lâzım. Zira örnek olmak kadar tesir edici bir şey yoktur. Hak dostlarının irşâdı, bu hakîkat dolayısıyla, sözden ziyâde hâl ile örnek olmalarıdır.

Onun için Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Susarak diyor, tebliğ edin.” diyor. Yani hâlinizle-kālinizle tebliğ edin, buyuruyor. Zira her yapılan iyilik veyahut her yapılan kötülük, bunun bir benzerini meydana getirir. Meselâ anne-babanın devamlı münâkaşa ve kavga ettiği ortamlarda büyüyen çocuklar, huysuzluğa alışır ve hırçınlaşır.

Diğer bir husus:

Çocukların davranışlarını kontrol edip, göz ardı, yani göz önünde yapmadıkları kabahatleri gizli ve tenha yerde işlemelerine meydan vermemelidir. Onu takip etmek zarurîdir.

Efendimiz’e Enes’i annesi getirdi.

“–Yâ Rasûlâllah! Bu yetimi dedi, Siz’e hizmet etmesi için Siz’e veriyorum, Siz’e hibe ediyorum.” dedi.

Enes on yaşındaydı, Efendimiz elli küsur yaşındaydı. Elli küsur yaşındaki büyük bir peygambere, ufacık, on yaşındaki çocuk nasıl hizmet eder? Efendimiz kabullendi. Efendimiz onu daima bir yere gönderince arkadan; kimlerle, hangi arkadaşlarla, nasıl gittiğini takip ederdi.

Öyle bir hâl oldu ki, Enes öyle bir râm oldu ki Efendimiz’e, buyuruyor:

“Bana diyor, Efendimiz diyor, hiçbir zaman diyor, «Niye böyle yaptın Enes?» demedi. O muhabbetle onu ben anlardım, hemen Rasûlullah Efendimiz’in arzusunu yerine getirirdim.” diyor.

Bana bir; “niye böyle yaptın Enes?!” bile demedi buyuruyor.

“O’nu diyor, vefatından sonra diyor, -Enes 20 yaşındaydı, Efendimiz 63 yaşında vefat ettiği zaman- rüya görüp de Efendimiz’i görmediğim rüyâ olmadı.” diyor.

Hattâ bir gün, -Enes tabi büyük bir hoca oluyor, üstad oluyor- talebesi diyor ki:

“–Hocam diyor, üstad diyor, sanki diyor, konuşurken diyor, Allah Rasûlü’ne bakıyorsun diyor. Sanki diyor, onu ifade eder gibi ağzından kelimeler bir nur saçarak dökülüyor.” diyor.

“–Öyle bir hasret içindeyim ki diyor, kıyamet günü O’nun yanına gideceğim, «–Yâ Rasûlâllah! Küçük hizmetçin geldi, ne olursun beni yanından ayırma.» diyeceğim.” buyuruyor. (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Demek ki nedir bu? Muhabbetle terbiye edilmek…

Diğer bir husus: Çocukların davranışlarını kontrol edip göz önünde yapmadıkları kabahatleri gizli ve tenha yerde işlemelerine meydan vermemek. Bu durumda karakterleri zaafa uğrar, iki yüzlü olurlar. Bilhassa gurur, kibir vs. üstünlük taslayan… Ona da mânî olmak lâzım. Çünkü o gurur, kibir, onu yarın bir… Malın getirdiği gurur-kibir, bilginin getirdiği kibir-gurur, fârik vasıfların getirdiği kibir-gurur, onu sonra felâkete götürür. Onun Kur’ân-ı Kerîm’de misalleri de çok.

Sık sık ceza verip arsız hâle de getirmemek lâzım.

Emir-yasakları onların kavrayacağı bir şekilde anlatmak lâzım.

Bilhassa âdâb-ı muâşeret kâidelerini onlara iyi telkin etmek lâzım.

Meşru hudutlar dâhilinde yaşamalarına imkân tanımak lâzım.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın çok güzel bir ifadesi var eğitimciler için:

“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, şiddet göstermeksizin kuvvetli; zayıflık belirtmeksizin yumuşak olunmalıdır.”

Zira fazla serbestlik nefsâniyeti azdırır, tembelliğe sebep olur. Fazla baskı da çocuğun ezik ve silik karakter sahibi olmasına sebebiyet verir.

Daimâ kendilerine Allâh’ın nîmetleri hatırlatılacak. O’na hamd ve şükür hâlinde ibadete alıştırılacak. Hizmete alıştırılacak.

Velhâsıl asil bir nesil yetiştirmek, insanlık muktezâsı, ulvî bir duygudur.

Diğer bakımdan, İslâmî dergileri onun ismine abone etmek lâzım ki, onun ismine abone olduğu zaman, kendisi bakar, okuma durumunda kalır.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ailene namazı emret. Kendin de ona sabırla devam et…” (Tâhâ, 132)

Bilhassa onlara namazı sevdirmek, namaza alıştırmak.

Yine bu da çok mühim:

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Üç şeyi geciktirme, buyuruyor. Üç şeyi geciktirme:

  1. Vakti giren namazı geciktirme.”

Sonra şu telefona bakayım, şuraya bakayım derken, on rekâtlık namaz otuz rekât hâline gelir, bir ağırlık, tembellik gelir, huzuru kaybeder. Onun için namazı, vakti giren namazı ihmâl etme, geciktirme.

“2. Hazırlanan cenazeyi geciktirme.”

Bunun Efendimiz çok üzerinde duruyor. Bunu, vefat ettiği yere en yakın zamanda oraya defnetmeli. “Aman onu memleketine göndereyim, buzhaneye koyayım vs…” Bu doğru değil!

Meselâ biliyorsunuz ölü/mevtâ, kaynar suyla yıkanmaz, soğuk suyla yıkanmaz. “Canlı gibi sağa-sola çevirin” buyuruyor Efendimiz. Tutup da onu buzhaneye koy, tâ bir günlük yola götür yahut beklet, bunlar ölüye zarar vermektir.

“3. Dengini bulduğun bekâr hanımı evlendir.” buyuruyor.

Bu da çok mühim. Ona sen kefil olacaksın. Kendi evlâdından mes’ûl olduğun gibi, diğer taraftan yetim çocuklardan da mes’ûl olacaksın. Onun için Osmanlı’da meselâ bu yetim çocuklar için, yetim kızlar için bilhassa, çeyizini hazırlama, evlendirme gibi vakıflar kurulmuş. Ve daima nasıl evlâdımızdan mes’ûlüz, çevremizde olan yetimlerden de mes’ûl olduğumuzu unutmamak lâzım.

Cenâb-ı Hak Nûr Sûresi’nde buyuruyor:

“Evlenme imkânı bulunmayanlar ise Allâh’ın lûtfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar…” (en-Nûr, 33)

“Ve onlar (diğer bir âyette) onlar: Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl.” (el-Furkân, 74) Yani:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا

Yani Cenâb-ı Hak duâda bir “hanımlar”ı buyuruyor, “ezvâc” buyuruyor, “zevceler”…

Demek ki kızlar üzerinde çok daha çok ihtimam göstermemiz lâzım ki onlar aileyi, çocukları vs. ailenin huzurunu onlar temin edecek. “قُرَّةَ اَعْيُنٍ” “Göz nûru” olacak. (Bkz. el-Furkân, 74)

Fakat bu nasıl göz nûru olacak? Onu ne kadar terbiye vermişsen o kadar göz nûru olur. Ne kadar onu Kur’ân ikliminde yetiştirmişsen, Sünnet ikliminde yetiştirmişsen o kadar olur. Yok, “aman istikbâli olsun, aman kimseye el açmasın, kocasına muhtaç olmasın” dersen, Allah o zaman ne yapıyor? Saâdeti alıyor. Boşanmalar artıyor. Bu da çok mühim.

Yani üç şeyi Hazret-i Ali, geciktirmeyin diyor:

“Vakti giren namazı geciktirme.

Hazırlanan cenazeyi geciktirme.

Dengini bulduğun zaman (küfüv) bulduğun zaman evlendirmeyi geciktirme.”

Lâkin damat ve gelin alırken de mal-mülk vs. mevkî; fânî, dünyevî, izâfî kıymetlerden ziyâde, îman, güzel ahlâka kıymet verilecek.

Efendimiz:

“Dört şeyle alınır. Fakat siz, müttakî/takva sahibi olanı tercih edin.” buyuruyor. (Buhârî, Nikâh, VI, 123; Müslim, Radâ, 53)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Her kim iki kız çocuğunu bulûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağım.” buyuruyor. (Müslim, Birr 149; Ayrıca bkz. Tirmizî, Birr 13)

Çünkü ne yapıyor? Toplumu düzenleyecek o.

Yine bir; üç kızı olan, yine ayrı Efendimiz’in (beyânı) var. Hattâ şöyle bir hâdise oldu:

Efendimiz, Fâtıma Vâlidemiz’in evindeydi. Hasan ve Hüseyin kendisinden su istemişti. Efendimiz, Hazret-i Hasan’a baştan suyu verdi.

Fâtıma Vâlidemiz, Efendimiz’e:

“–Herhâlde dedi Hasan’ı daha çok seviyorsun baba.” dedi.

“–Yok dedi, ilk önce Hasan su istedi.” dedi. Şunu ilâve etti:

“–İkram ve ihsanda çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer birini üstün tutacak olursanız, kızlarınızı üstün tutun.” (Bkz. İbn-i Hanbel, I, 101; İbn-i Hacer, el-Metalibu’l-Âliye, IV, 69; Heysemî, IV, 153)

Daima güçlü toplumlar, güçlü ailelerden meydana gelir. Güçlü aileler de daha ziyade mânevî eğitim görmüş, yani nefs engelini aşmış, faziletli annelerin eseridir. Bunun en güzel numûnesi, ashâb-ı kirâm hanımlarıdır. Onlar, yavrularının gönüllerini Rasûlullah Efendimiz’in muhabbetiyle yoğurmuşlardır.

Hattâ çok şeydir: Meselâ bir Fâtih’in annesi Humâ Hatun, uzun bir ninnisi var onun, Fâtih’e ninni söylüyor. Ninniden, bugünün diliyle:

Ninni yavrum Mehmedim (diyor).

Bu sözü boş demedim.

Çabuk büyü çabuk koş

İslâm ateşiyle coş

Ninni yavrum Mehmedim

Bu sözü boş yere demedim

Övülmüş beldeyi al (İstanbul’u al, övülmüş beldeyi al.)

Peygamber’e selâm sal.

İki türlü miras var. Biri mal mirası, ikincisi manevî miras. Esas miras, mânevî mirastır. O evlâtlarımıza o karakter ve şahsiyet üzerine o mirası bırakabilmektir.

İşte Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz maddî bir miras bırakmadı. Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

“Efendimiz’in vefat ettiği gündü diyor. Perdeyi araladı, şöyle baktı diyor, güzel bir ashâb-ı kirâm cemaati gördü diyor, o gün vefat etti, o kadar bir tebessüm etti ki.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak hepimize -inşâallah- arkamızda evlâtlarımıza bir karakter ve şahsiyet mirası bırakmayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin -inşâallah-.