Anadolu Dervişinin Gönül Dünyası

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Eylül, Sayı: 175

HİCRET İLE TEBLİĞ

Bütün insanlığa son Hak din ile gönderilen ve Son Peygamber olan -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in en çok ihtimam gösterdiği meşguliyeti, İslâm’ı tebliğ edecek bir nesil yetiştirmek idi. Mekke’de Dâru’l-Erkam, Medine’de Ashâb-ı Suffa bu faaliyetin mekânları oldu. Rasûlullah Efendimiz, yetişen sahâbîlerini tebliğ için beldelere gönderiyordu:

Çevredeki bütün imparatorlara ve valilere İslâm’a davet mektupları gönderdi. Böyle bir mektup hazırlandığında; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Kim götürecek?” diye sorardı. Derhâl birçok genç kalkar;

“–Yâ Rasûlâllah! Bu şerefi bana bahşet!” derlerdi.

“Şu çölleri nasıl aşacağım, kralların göz işaretine bakan cellâtların karşısında bu mektubu nasıl okuyacağım?!.” diye asla düşünmezlerdi.

Peygamberimiz’in vefatından sonra da, sahâbe-i kiram, Efendimiz’den aldığı hidâyet nûrunu gönüllere ulaştırabilmek gayesiyle tâ Çin’e, Semerkant’a, Kayrevan’a gitti.

İslâm’ı yaşayarak ve yaşatarak tebliğ için hicret etme usûlünü, bilhassa mutasavvıflar ve dervişler şevkle devam ettirdiler.

HORASAN DERVİŞLERİ

Horasan’da yaşayan Ahmed Yesevî Hazretleri, dervişlerini dünyanın dört bir tarafına İslâm’ı tebliğ vazifesiyle gönderdi.

Anadolu’ya gelen Hacı Bektâş-ı Velî, Sarı Saltuk ve Geyikli Baba vb. birçok Horasan dervişi, halkı irşâd ettiler.

Aynı yoldan yetişen Ahîler, çarşılar ve pazarlar içinde; onların hanımları olan Bâcıyân ise aileler içinde Anadolu’yu mâneviyatla yoğurdular.

Şeyh Edebâlî; ahîlik yolundan yetişmiş, âlim bir sûfî idi ve Osmanlı’nın mânevî kurucusu oldu.

Hazret-i Mevlânâ da; babasıyla beraber bugünkü Afganistan’da bulunan Belh şehrinden, Anadolu’ya geldi. Karaman, Kayseri ve Konya şehirlerinde gönülleri irşâd etti.

Mevlânâ Hazretleri, aynı zamanda halk için bir merhamet ve hidâyet kandiliydi.

Meselâ;

Hamama gittiğinde cüzam hastalarının olduğunu görürdü. Herkesin uzak durduğu bu hastaların yanına gider, onlarla aynı havuza girer, gönül alırdı.

Bir gün zikir halkasına bir sarhoş girmişti. Müridler onu azarlayıp hattâ derdest edip uzaklaştırmak istediler. Fakat müşfik bir gönle sahip olan Hazret-i Mevlânâ müdâhil oldu ve;

“–O içmiş, siz sarhoşluk ediyorsunuz!” diyerek müridlerine mâni oldu ve o bîçâreyi gönül kanatlarının altına aldı. O kişi de tevbe ve hidâyet içinde yeniden doğdu, dergâhın samimî bir mürîdi oldu.

Tapduk Emre Hazretleri de, bir Horasan dervişiydi.

Yûnus Emre Hazretleri; Tapduk dergâhına samimiyetle mürîd oldu. O kapıda senelerce dergâha odun getirme vazifesini deruhte etti. Hiç yüksünmeden yaptığı bu hizmette; «Bu dergâha odunun dahî eğrisi giremez!» inceliği içerisinde, kalem gibi odunlar getirirdi.

Yûnus Emre; bir anlık gafletle bir gün oradaki mânevî tekâmülünü kendince az görerek, daha çok tekâmül edebileceği bir kapı bulmak için dergâhtan ayrıldı. Sonra o aradığı kapının kendi dergâhı olduğunu anladı ve bin pişman olarak tekrar geri geldi ve başını Tapduk Hazretleri’nin eşiğine koydu. O mânevî eşikte muhtelif ihtilâçlarını aşarak nice imtihanlardan geçti ve nihayet üstâdının; «Bizim Yûnus» diye hüsn-i kabul göstermesiyle, yeniden ebedî vuslat yolculuğuna kaldığı yerden devam etti.

Tezkiye-i nefsi şöyle ifade etmişti:

Tapduk’un tapusunda,

Kul olduk kapısında,

Yûnus miskin, çiğ idik;

Piştik elhamdülillâh.

Bu pişmenin, bu olgunlaşmanın neticesinde; pınarlarla, çeşmelerle, değirmen dolaplarıyla ve sarı çiçeklerle dahî konuşan, onların hâl lisânından nice mânâ devşiren bir gönül rikkatine erişti. Yûnus’un nefesleri; ilâhîler oldu, bütün Anadolu’yu dolaştı, herkesi ilâhî aşkın harcıyla yoğurdu.

Anadolu bir yandan yavaş yavaş Türkmen hicretleriyle müslümanlaşırken, bir yandan da Moğol istîlâsı gibi büyük bir musîbet yaşandı.

Abbâsî ve Selçuklu devletlerini tarihe gömen bu musîbet, dervişlerin sînesinde durdu. Ahî Evran gibi ahîler hiçbir zaman teslim olmadılar.

Muhammed Hamîdullâh’ın tespitiyle; Gazan Han zamanında Moğolların da müslüman olmasında, yine sûfîlerin tesiri vardı.

O belâdan sonra paramparça olan Anadolu’da Osmanlı neşv ü nemâ buldu.

Hazret-i Ali’den beri gelen Ribat ve Fütüvvet ruhuyla; kardeş kavgalarına karışmayıp, gözünü Bizans’a diken bir gazâ aşkı, Osmanlı’da birleşti. O çınar; üç kıtaya hâkim bir devlet hâlinde, asırlarca İslâm’ın asâlet, adâlet ve zarâfetini temsil etti.

Osmanlı sultanlarından hemen her birinin, hikmet ve firâsetine danıştığı, sohbetinden feyizyâb olduğu Hak dostları, gönül mürşidleri var oldu. Onlar âdetâ Âl-i Osman’ın yanı sıra mânen devam eden bir «Şeyh Edebâlî silsilesi»ydi. Emîr Buhârîler, Hacı Bayrâm-ı Velîler, Akşemseddinler, Nakşibendîler, Geylânîler, Yahya Efendiler, Aziz Mahmud Hüdâyîler ve Şemseddin Sivâsîler; maddî güç ve kuvveti tutan pençelere, mânevî rehberlik ettiler. Kılıcın kuvveti ile duânın himmeti dâimâ ittifak etti, nice zaferlere imza attı.

Diğer taraftan yine Türklerin yaşadığı Buhârâ ve Semerkant taraflarında, tasavvufun çok büyük sîmâları yetişmeye devam etti. Abdülhâlık Gucdüvânî, Emîr Külâl Hazretleri ve daha niceleri…

Bunlardan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, muazzam bir gönül terbiyesinde rikkat buldu. Senelerce, sokaktaki yaralı hayvancağızlara ve bakıma muhtaç hastalara hizmet etti. Sokakları süpürdü.

Tevâzuun zirvesindeki hâlini şöyle terennüm ederdi:

Âlem buğday, ben saman;

Âlem yahşi, ben yaman…

Bu mânevî terbiye neticesinde öyle bir gönül kıvâmı elde etti ki, o da geniş coğrafyalarda insanlığı irşâd eden bir Hak dostu oldu.

Onun dergâhındaki helâl lokmadan istifâde ve şifâ için âlimler teberrüken yemeğini yemeye gelirlerdi.

Bahâeddin Nakşibend Hazretleri’nin müridleri de Anadolu’ya koştular.

Bir başka kol da İmâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri yoluyla Hindistan ve Irak’ı dolaşarak yine Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar coğrafyasını feyizli irşad yağmurlarıyla bereketlendirdi.

Anadolu, baştanbaşa bu mâneviyat ve rûhâniyet dokusuyla îmâr edildi. Anadolu’nun gönül harcına dâimâ bu ruhla, samimî gözyaşları ve fedâkârâne alın terleri döküldü. Bu topraktan fışkıran toplum da fedâkâr, gayretli, dürüst, tertemiz bir ideal toplum oldu. Yeni fethedilen yerlere bu tertemiz Anadolu insanı iskân edildi. Oradaki nasipliler, bu tertemiz toplumun şahsiyetine hayran olarak İslâm ile müşerref oldu. Murad Han tarafından Kosova’nın ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Bosna’nın fethinden sonra, bu beldelerin İslâm’la müşerref olması da bu şekilde gerçekleşti.

Bugün de kaybetmememiz ve yeniden diriltip kuvvetlendirmemiz gereken bu Anadolu dervişinin hasletleri şunlardı:

Hazret-i Mevlânâ’nın;

مَنْ بَنْدَﮤِ قُرْآنَمْ اَگَرْ جَانْ دَارَمْ

مَنْ خَـاكِ رَهِ مُحَـمَّدْ مُـخْتَارَمْ

“Yaşadığım müddetçe ben Kur’ân’ın kölesiyim! Ben Muhammed Muhtâr -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunun toprağıyım, tozuyum…” şeklinde bütün şümûlü kısaca tarif ettiği;

ARI DURU BİR TASAVVUF…

İslâm’ın; en güzel bir ahlâk ile tertemiz, berrak bir sâfiyetle yaşanması…

Çünkü İslâm; yaşandığı kadar insanın iç ve dış âleminde huzur, sürur, rûhâniyet ve güzellikler sergiler. Öteler ötesine doğru bütün ufuklar açılır.

Bu itibarla;

Anadolu dervişi; tasavvufu, İslâm’ın derûnî tatbikatı olarak anladı ve yaşadı. Şekil ve âdâba riâyet etse de dâimâ öze ve kalbî vaziyete ihtimam gösterdi. Yûnus bu hâli ne güzel söyler:

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,

Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil!

Anadolu’daki tasavvuf rûhunun bir fârikası:

FENÂ FİLLÂH

  • Cenâb-ı Hakk’a muhabbet ve îmânın, bütün varlığı sarması…

Anadolu dervişi; her nereye baksa, Hakk’ın âyetlerini temâşâ edebilecek bir gönül inkişâfına nâil olurdu.

Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri ne güzel söyler:

Gel bu nefsin zulmetinin tozunu sür aradan,

Kande baksan gözlerine görüne ol Yaradan.

“Nefs karanlıklarının tozlarını aradan kaldır ki, nereye bakarsan gözlerine Rabbinin nûru görünsün.”

Anadolu dervişleri; kimi Halvetî, kimi Celvetî, kimi Mevlevî, kimi Nakşî, kimi Kādirî’dirler…

Hepsi de Hak yolundadır. Aralarındaki fark, metot farkıdır. Hepsinin istikameti Mekke-i Mükerreme’dir, Medîne-i Münevvere’dir.

Anadolu dervişinde zirve olan bir başka haslet:

HABÎBULLÂH’A MUHABBET

  • Rasûlullah Efendimiz’e, «ehlibeyt»ine ve ashâbına muazzam bir muhabbet, hürmet ve ittibâ…

Anadolu dervişinin gönlü dâimâ Rasûlullah Efendimiz’i anar, dili O’nu andığında, asla salât ü selâmı unutmaz. Hattâ Efendimiz’in mübârek ismi anıldığı zaman edep ve tâzimle ellerini kalplerine götürürler ve hürmetle salevat getirirler.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’den hâtıra olan sakal-ı şerifler; kandil gecelerinde sarıldıkları kırk ipek bohçadan edeple çıkarılır, büyük bir ihtiramla ve topluca okunan salât ü selâmlarla ziyaret edilir.

Süleyman Çelebi, Bursa Ulu Cami’nin imamıydı. Bir gün Acem diyarından gelen bir vaizin, Hazret-i İsa’yı, Rasûlullah Efendimiz’den üstün göstermeye kalkması üzerine, mütehassis oldu. «Vesîletü’n-Necât» adlı Mevlid-i Şerîfi kaleme aldı. Samimî aşk-ı Peygamberle, öyle bir bereket hâsıl oldu ki, bu mübârek eser, dillerde ve gönüllerde ezber oldu. Asırlarca okundu.

Mevlid’deki şu mısra, Anadolu dervişinin, âlem tasavvurunda Peygamber Efendimiz’in yerini ne güzel ifade eder:

Bir acep nûr kim güneş, pervânesi…

“O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir nurdur ki, Güneş, O’nun etrafında, O’na hizmet için pervâne olmuştur. Yani cemâdât dahî O’na âşıktır, O’nun Allah Rasûlü olduğu şuuruyla, O’na hizmet ve ittibâ içinde olmak ister.”

Yine Allah Rasûlü’nün rûhâniyetinden istimdâd etmek ve O’na muhabbeti zinde tutmak gayesiyle, bilhassa selâtîn camilerinde icâzetli kimseler tarafından cemaate üç kitabı okumak bir örf hâline getirilmişti. Bu üç kitaba -hürmeten- «şerîf» sıfatı verildi. Bunlar;

  • Buhârî-i Şerif,
  • Şifâ-i Şerif ve;
  • Mesnevî-i Şerif idi.

Dâimâ bu eserleri okuyan ve dinleyen halk, Rasûlullah Efendimiz’in muhabbetiyle hemhâl olmaktaydı. Kezâ o yüce muhabbetle ve ilâhî aşk ile kaleme alınan Yûnus Emre Dîvânı ve emsâli gönül eserleri de büyük bir rağbet buldu. Asırlarca sürur ve tesellî kaynağı oldu.

Bu muhabbetin neticesinde; Anadolu dervişi, Allah yolunda çile ve meşakkatlere aldırmadan, fedâkârca hizmet ve gayret eder:

FEDÂKÂRLIK ve ÇİLELERDEN ÇEKİNMEMEK

Mevlânâ Hazretleri bu hâli şöyle ifade etmiştir:

“Muhabbetten acılar tatlılaşır, muhabbet sayesinde bakırlar altın olur.

Muhabbet ile tortular durulur, arınır.

Muhabbet vesilesiyle dermansız dertler şifâ bulur.

Muhabbet ile ölüler dirilir.

Muhabbet sayesinde padişahlar kul olur.

Muhabbetten dolayı zindanlar gül bahçelerine döner.

Muhabbetten ötürü karanlık evler aydınlanır, nurlanır.

Muhabbet vesilesiyle nâr, nûr olur.

Hâsılı; muhabbet ile, kahır rahmet olur.”

Hakikaten; bütün fazîlet ve muvaffakiyetler, bütün nasip ve mazhariyetler, muhabbet ve fedâkârlık sayesinde meydana gelir. Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın dediği gibi;

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?

Hak dostu Es‘ad Erbîlî -kuddise sirruhû- Hazretleri buyurur:

“Aşk gülistanının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım!”

“Dervişlik bostanında ızdıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam rüyamda Gül’ü görürüm!”

Anadolu dervişinin bir başka husûsiyeti:

ŞEFKAT ve MÜSÂMAHA

Anadolu’nun rahmet ve hidâyet ikliminde yetişen Hak dostlarının gönlü; âdetâ bir tamirhânedir ki, en perişan hâldeki insana dahî merhamet kucağını açarlar; «Gel! Geri dön, gel!» derler. Çaresiz mücrimleri de hidâyetlerine vesile olabilmek için dâimâ şefkatle bağırlarına basarlar, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkāta bakış tarzıyla yaşarlar ve asla «ibâdullâh»ı / Allâh’ın kullarını istihkār etmezler / hor görmezler. Bîçâre günahkârlara gönül kapılarını açarlar ve;

«Bu merhamet dolu gönülde tamir gör! Yani iç âlemini tezkiye et! Tevbe dergâhına dön de ilâhî af ile ihyâ olmaya gel!..» derler. Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr’a ait olup Mevlânâ Hazretleri’ne izâfe edilen şu rubâî, bu daveti ne güzel ifade eder:

بَاز آ بَاز آ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَاز آ

گَرْ کَافِرُ و گَبْرُ و بُتْ‌پَرَسْتِی بَاز آ

اِینْ دَرْگَهِ مَا دَرْگَهِ نَوْمِیدِی نِیسْتْ

صَدْ بَارْ اَگَرْ تَوْبَه شِکَسْتِی بَاز آ

“Gel! Dön geri gel! Ne olursan ol, yine dön geri gel! Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da gel! Bizim dergâhımız (olan İslâm), ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!..”

Bu davet, mücrimlere bir imdat etmedir.

Mevlânâ Hazretleri’nin gönül ufkundaki şefkat ve merhameti gösteren şu duâ hâli ne kadar mânidardır:

“Rabbim! Eğer Sen’in merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gerekiyorsa, mücrimler kime gidip sığınsınlar?

Ey ulu Allâh’ım! Eğer Sen yalnız has kullarını kabul ediyorsan, mücrimler kime gidip sığınsınlar?.. (Muhakkak ki Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!..)”

Anadolu dervişinin bir başka hasleti:

FEVKALÂDE BİR EDEP

Edebin ne kadar şümullü bir hakikat olduğunu Hazret-i Mevlânâ şöyle beyan eder:

“«–Îman nedir?» diye aklıma sordum.

Aklım da kalbimin kulağına eğilip;

«–Îmân edepten ibarettir.» diye fısıldadı. O hâlde edebi olmayan kimse, Allâh’ın lutfundan mahrum kalır.”

Bu irfanla yoğrulan Anadolu dervişi, ekseriyâ diz üstü oturur. Kıbleye, anne-baba ve benzeri büyüklere ve Kur’ân’a karşı ayak uzatmaz.

Mushaf ve diğer dînî eserleri, asla belden aşağıda taşımaz ve yere koymaz. Bu sebeple mushaflar için hususî keseler hazırlanır ve duvara asılır. Mushafın üzerine başka kitap koymaz. Kur’ân-ı Kerim pür edep dinlenir.

Tarihte en uzun hüküm süren hânedan altı asrı aşan ömrüyle, Osmanlı’dır. Roma vb. devletler daha uzun görünse de, aslında hanedanları inkıtâa uğramıştır.

Osmanlı’nın bu mazhariyete nâil olmasının mânevî sebebini arayanlar, Kur’ân-ı Kerîm’e karşı gösterilen şu iki edebe işaret etmişlerdir:

Osman Gazi; bir gece istirahati için kendisine gösterilen odada bulunan Kur’ân-ı Kerim sebebiyle, yatmayı edebe mugāyir görmüş ve sabaha kadar Kur’ân tilâvetiyle meşgul olmuştu. Bir ara yakaza hâlinde bir rüya gördü ve sadrından çıkan bir çınarın çok geniş bir coğrafyaya yayıldığını gördü.

Yavuz Sultan Selim Han ise; mukaddes emânetlerin İstanbul’a gelmesini takiben, Hırka-i Saâdet Dairesine 40 hâfız tayin etmiş ve fâsılasız olarak Kur’ân-ı Kerim okunmasını temin etmişti. Rivâyete göre, bu hâfızlardan biri de kendisi idi.

İşte Kur’ân’a gösterilen ihtiram ve edebin mükâfâtı…

Anadolu dervişinin bir başka hasleti:

MÜSTEHAKKINA NEFRET…

Anadolu insanının kalbi, «Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek» şuurunu çok iyi idrâk etmiştir.

İslâm şahsiyeti, asla gayr-i müslimleri taklit şöyle dursun, onlara en küçük bir benzerlik içine girmeye dahî tahammül etmez. Kılık kıyafet, örf-âdet ve yaşayışın tafsilâtına kadar her hususta, kendine mahsus yerli ve millî bir duruşa sahiptir. Onun her şeyi sadece kendine benzer.

GAZÂ RÛHU

Tarih boyunca Haçlılara karşı bütün İslâm âleminin muhafızı olan ve Avrupa içlerine kadar da fetihler gerçekleştiren yenilmez ruh, bu idrakten doğmuştur.

Anadolu dervişinin şahsiyeti; zâlim Haçlı’ya, istîlâcı Moğol’a, hâsılı hiçbir düşman askerine karşı asla bükülmeyen, rükûdan başka eğilmeyen bir mertliğe sahiptir.

İstanbul’u fetheden ve Nebevî müjdeye nâil olan Fatih’in askerleri, surlara doğru koşarken; üzerlerine yağan Rum ateşlerine, yağmur gibi oklara, kaynar yağlara aldırmıyor;

“Şehidlik sırası bizde!” diye seviniyorlardı.

Bu ruh; yakın tarihimizde yaşanan zaferlerimizde, Çanakkale’de, Millî Mücadele’de ve en son olarak 15 Temmuz’da kendini göstermiştir.

Anadolu dervişinin bir başka hasleti:

MÜSTESNÂ CÖMERTLİK

  • Sadaka taşlarıyla tezâhür eden, sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi hassâsiyetinde bir cömertlik…
  • İmâretler, kervansaraylar, geniş ikramlarla tezâhür eden muhteşem mü’minlere ve insanlığa faydalı olma yarışı…
  • Kuvvetli âhiret inancının ve sadaka-i câriye bırakma iştiyâkının semeresi ve neticesi olan Vakıf Medeniyeti…

Bu cömertlik ihtişamının içinde, Anadolu insanının ayrılmaz vasıfları;

SADELİK, KANÂATKÂRLIK ve KARDEŞLİK

Anadolu insanının hayatı sadelik içindeydi. Kanaatkârdı. Lüks, israf, gösteriş ve oburluk bilmezdi.

Servetini, malını-mülkünü ve yiyip içtiğini başkalarına göstererek caka satmaya kalkışmak, çok çirkin bir ayıp telâkkî edilirdi.

Nazardan endişe edilir, «Göz hakkı»na riâyet edilirdi.

Evlerde fırın yoktu. Pişirilecek börek ve benzeri gıdâlar çarşı fırınına götürülürdü. Götüren evlâda; mutlaka, pişiren ustaya ikramda bulunup göz hakkını vermesi tembihlenir, getirilip götürülürken de tepsinin üzeri bir sofra beziyle örtülürdü.

Lokantalarda dışa bakan cam üzerinde ince bir perde olur, yiyeceklerin dışarıdan görünmemesi sağlanırdı.

Çarşı pazara gidilirken, file yerine içi gözükmez zembiller ve sepetler vardı.

Komşu hakkına riâyete de çok ihtimam gösterilirdi. Mahallede bir komşu hastalansa; fakiri, zengini mutlaka herkes hastaya, yemek, çorba, muhallebi vb. bir şeyler götürürdü. Bilhassa yetim ve dullar, mahallenin teminatı altında olurdu. Bîçârelerin çaresi ve kimsesizlerin kimsesi bütün bir mahalle olurdu. Âdetâ ibâdet vecdiyle muhteşem bir kardeşlik yaşanırdı.

GERÇEK BİLENLER

  • Anadolu insanı vasfı, sadece halk ve avâmın husûsiyeti değildi. Bu rûhâniyet içinde yetişen ilim sahiplerinde şu güzel hasletler vardı:

➢Hayata tatbik edilen ilmin heybet ve vakarı.

Hakikaten Osmanlı bakiyyesi âlimlerin toplumda büyük bir nüfuz ve mehâbetleri olurdu. Bu hâl, onların ilmiyle âmil, fazlıyla kâmil şahsiyetler olmasından neş’et ederdi. Menfaatler karşısında başlarındaki sarıklar asla yamulmazdı. Dünya menfaati o sarıkları lekeleyemez ve kirletemezdi.

Kur’ân-ı Kerim’de ağır bir şekilde kınanan;

«ثَمَنًا قَل۪يلًا / Az bir menfaat» karşılığında, Allâh’ın âyetlerini ve ahidlerini satan sözde ilim adamları gibi asla olmadılar.

Takvâları sayesinde sözleri çok tesirli olur, halk üzerinde muhabbetle ve hürmetle karşılık bulan bir nüfuzları olurdu.

➢Ehl-i sünnet hassâsiyeti.

O ruhla yetişen âlimler, sözün maskarası olmaz, şâz, şüpheli ve karışık fetvâların peşinde koşmaz, İslâm’ın ana caddesinde yürür, sağlam görüşleri, yaşayarak tebliğ ederlerdi.

➢Takvâ ciddiyeti.

Anadolu’daki Sünnet-i Seniyye anlayışı; Peygamberimiz’den aktarılan sünnetleri, mendup ve müstehapları asla hafife almadan tatbik etmek ve kerâhetlerin de her türlüsünden uzak durmak mâhiyetinde idi. Bilhassa âlim zâtlar, bu hususta hiç tâviz vermezlerdi.

Sahâbe-i kiram hazretleri de, Peygamber Efendimiz’den gördükleri sâlih amelleri tatbik edeceklerinde;

“–Bu farz mı, vâcib mi, yapmak mecburî mi?” diye sormaz, Efendimiz’e ittibâ etmenin şevkiyle bir ömür, o tatbikatı devam ettirirlerdi.

Günümüzde birtakım çevreler tarafından bid‘at diye gösterilmeye çalışılan, kandil geceleri, mevlidler, musafaha vb. birçok faydalı ve güzel tatbikat, aslında Anadolu dervişinin bu ittibâ hassâsiyetiyle aktarılmış güzîde hasletleridir. Kimilerince zayıf da görülse, bu ruh; çok kuvvetli bir gönül irtibatıyla, selef-i sâlihîne ve tamamıyla Hazret-i Peygamber’e bağlıdır.

  • Halktan asla kopmayan cemiyete hizmet aşkı…

Batıda görülen fildişi kuleye çekilip, halktan uzak bilgiçlik taslama hastalığı, bizim diyârın ilim çevrelerinde asla görülmezdi.

Âlimler beş vakit cemaatte idiler. Vaaz, sohbet ve hasbihâl meclislerinde halkı irşad hâlinde idiler. Halkın her türlü içtimâî merasimlerinde başköşede bulunarak, hem bir feyiz ve bereket kaynağı hem de yanlış âdet ve modaların topluma sızmasına mâni olan bir murâkabe mekanizması vazifesi görürlerdi.

Meselâ;

Düğünlerde, velîme kazanının kapağını bir âlim veya fâzıl zât açardı.

Aile fertleri; bir geçimsizlik yaşasalar, mahkemeye, kadıya gitmeden önce dergâhlara ve sohbetlere koşarlardı. Orada güzel bir telkin dinleyip sükûnet ve sabır bulurlardı.

Ahîlik teşkilâtı, günümüzdeki meslek odalarının mânevî bir otoriteyle birleştirilmiş şekli idi. Mesleğe kazandırılacak her yeni fert, İslâm ahlâkı ile mücehhez hâle getirilirdi. Uymayanlara da müeyyideleri vardı.

İşte Anadolu dervişi bu kalbî safâ ve bu gönül berraklığı içinde dînini yaşar. Onun îmânı; kıyl u kāller, re’yler, iddialar ve cevaplarla değil, gönülden bir duyuş ve vecd ile kuvvetlidir, sağlamdır.

ANADOLU DERVİŞİNİN NAMAZI

Anadolu dervişi; bu berrak kalp huzuruyla, huzûr-i ilâhîye durur ve huşû ile ibâdet eder. Onun namazı, Mevlânâ Hazretleri’nin;

“Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın! Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin!” diye tarif ettiği;

Mehmed Âkif’in; «bir vecd ile bin secde etmek» diye vasfettiği muhteşem bir istiğrak hâlidir.

Anadolu dervişinin haccı da bambaşka idi. Altı aylık devâsâ bir yolculuk olan hacca; komşu ve akrabalarla helâlleşildikten sonra, kervanlar hâlinde çıkılır, yol boyunca mübârek zâtların türbeleri ziyaret edilirdi. Dönüşte de «hacı» olmanın bütün vakar ve takvâsı muhafaza edilirdi.

Onların haccı, Mevlânâ Hazretleri’nin şu tavsiyesi minvalindeydi:

“Hacca gidenler, orada Beytullâh’ın sahibini arasınlar. O’nu bulduktan sonra, Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”

Yani; hacca giden kişi, Cenâb-ı Hak ile buluşursa, yani her an ilâhî kameranın altında olduğu idrâkine varırsa, ömrünün sonuna kadar her amelini aşk, vecd, istiğrak, tefekkür ve şuur ile «sâlih bir amel» hâline getirme gayreti içinde olur.

EĞİTİMDEKİ «ÖRNEK» İHTİYACIMIZ

Zaman zaman eğitim mevzuu açıldığında, ortaya birtakım teklifler sunulur. Falan Avrupa ülkesinin eğitim prensiplerinden, filân filozofun eğitim metotlarından yahut falan batılı mektebin muvaffakiyetlerinden bahsedilir.

Hâlbuki; nasıl her kök, her ağaçtan aşı kabul etmezse, bir medeniyet de rûhen kendisine yabancı olan kültürlerin «katkısından» fayda yerine zarar görür.

Her medeniyet kendi insan tipini yetiştirir.

Bizim medeniyetimiz, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Kur’ân ve Sünnet temelinde inşâ ettiği, İslâm medeniyetidir. Tahsil edilecek ilk ve en mühim kültür; İslâm kültürüdür, Kur’ân ve Sünnet kültürüdür.

Bizim medeniyetimiz;

Ecdâdımızın bu temeller üzerinde yükselttiği Selçuklu ve Osmanlı medeniyetidir.

Bizim medeniyetimiz;

Mânâ ve ruh medeniyetidir. İlim ve irfan medeniyetidir. Vakıf ve merhamet medeniyetidir. İffet ve hayâ medeniyetidir.

Bizim medeniyetimizin yarınları için de, çareleri; şan, şeref ve muvaffakiyetlerle dolu mâzîmizde aramalıyız.

Toplumlar, kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış kara kaplı felsefe kitaplarının üzerine abanmış bilgiçlerin rûhuyla selâmete kavuşamaz. İnsanlığı hakikî saâdet ve selâmete çıkaracak olan, Kur’ân ve Sünnet kültürüyle yoğrulup tasavvufî hikmetlerle kemâle ermiş olan dervişlerin rûhudur.

Tanzîmat’tan bu yana; batılılaşmacı eğitim hamleleri, arzu edilen neticeyi vermemiştir. Başlangıçta gaye, batıya terakkîde yetişmek idi. Bu hâsıl olmamıştır. Fakat, batıya fâik ve üstün olan nice güzel hasletlerimiz bu tahribatlar esnasında kaybedilmiştir. Batılılaşma neticesinde, gayr-i müslimlere benzeme belâsına dûçâr olunmuştur.

Hâlbuki bir mütefekkirin dediği gibi;

“Düşmana asıl mağlûbiyet, ona benzemektir.”

Rabbimiz, bizlere her Fâtiha’da;

(Yâ Rabbî, bizleri) gazaba uğramış ve sapmışların yoluna sevk etme!” (el-Fâtiha, 7) diyerek duâ etmemizi ve müteyakkız olmamızı tâlim buyurmaktadır.

Batılılaşmanın bir fecaat olduğunu en azından bazı idarecilerin idrâk etmesi neticesinde, yavaş yavaş öze dönüş hamleleri başlamıştır. Fakat alınacak mesafe çoktur.

Zamanımızda; elhamdülillâh, dînî eğitim için imkânlar geçmişe göre genişlemiştir. Çok sayıda imam hatip ortaokul ve lisesi, yine çok sayıda ilâhiyat ve İslâmî ilimler fakültesi kurulmuştur.

Eğer bu mekteplerde sadece zâhirî bilgi nakli verilmeye çalışılırsa; şahsiyet, âdab, duruş ve ahlâk noktaları, yine sokakların, televizyon, internet, moda ve reklâmların eline bırakılırsa, maalesef, bu mekteplerden arzu edilen hiçbir netice hâsıl olmaz.

Lâkin Anadolu dervişinin rûhu, mâneviyâtı, tevâzuu, şahsiyeti, edebi, güzel ahlâkı, cömertliği ve mertliği yeni nesillerimize aktarılabilirse, Anadolu, yine Yûnus Emre’ler, Aziz Mahmud Hüdâyî’ler ile inkişâf eder. Yine iç ve dış âlemlerde nice zaferler nasîb olur.

Bunun için, başta muallimlerimizin, idarecilerimizin Anadolu dervişinin ruh dünyasına girmesi îcâb eder.

Yani muallimlerimiz, Taptuk Emre, Üftâde ve Akşemseddin gibi mâneviyat rehberlerinden usûl öğrenmelidir. Sevilen bir eğitimci olup, sevmeli ve sevdirmelidir.

Cenâb-ı Hak; milletimizi, yeniden hüviyet-i asliyesine tebdîl eylesin. Bizlere ve nesillerimize; Peygamber Efendimiz’in rûhânî dokusundan nasibdâr olarak, Kur’ân ve Sünnet ikliminde, istikamet içinde İslâm’ı yaşayıp yaşatmayı ve iki cihan saâdetine nâil olmayı müyesser kılsın.

Âmîn!..