Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Zekât ve Âdâbı
Zekât ve Âdâbı
Yıl: 1998 - Ay: Şubat - Sayı: 144
İnsanoÄŸlu mahlûkât içerisinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakîr gibi fertler arasındaki farklılaÅŸma ve kademeleÅŸme ise, toplum nizâmının te'sîsi ve âhengini te'mîn içindir.

Bu kademeleÅŸmede ehemmiyetli bir yer teÅŸkîl eden zenginlik ve fakîrlik, birbirine zıd iki iktisâdî farklılık arzeder. Zenginlik ve fakîrlik gibi farklı imkânlara sâhib olma, imtihân gâyesiyle takdîr-i ilâhînin ince ve derin hikmetlerini ihtivâ eder. Zenginlik bir izzet, fakîrlik de bir zillet deÄŸil, taksîm-i ilâhîdir; mukadderâtın hikmet ve maslahat tezâhürüdür. Allâh Teâlâ buyurur:

"...Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîÅŸetlerini aralarında biz paylaÅŸtırdık. Birbirlerine iÅŸ gördürmeleri için de kimini (n maîÅŸetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîÅŸetlerinden) daha hayırlıdır." (ez-Zuhruf, 32)

Varlıklı insanların servete râm olma neticesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerinin tomurcuklanmasını engellemek, ictimâî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle baÄŸlamak için "zekât", farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakîr ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti te'mîn etmek için "zekât ve infâk" ibâdeti çok mühimdir.

Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarfettiÄŸi husûsunda, Allâh'ın huzûrunda hesâb verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakîrlere vermeÄŸe me'mûr kılınmakla serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diÄŸerleriyle birlikte bu imtihân da kazanıldığı takdirde rızâ-yı ilâhiyyeye ve cennet nîmetlerine nâil olunur.

Fakîr de, yoksulluktaki sabırsızlık, ÅŸikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyân gibi husûslarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, ÅŸâyet bunların neticesi Allâh'ın rızâsına uygun düÅŸerse, onun dünyâ çilesi, ebedî âhıret seâdeti ile ziynetlenecektir.

*

Zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu kadar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti gösterir. Yalnız bir yerde (Mü'minûn Sûresi'nde) namaz ayrı olarak geçer ki, orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyurulur. Bunun sebebi, "bedenî" ve "mâlî" olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde, bu ikisinin, birinci sırada ve eÅŸ deÄŸerde yer almasıdır. Nitekim ameller birbirinden müstakil olduÄŸu, yâni birinin yapılmaması, diÄŸerini iptâl etmeyeceÄŸi hâlde, zekâta dînimizde verilen deÄŸerin ehemmiyetine bakınız ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'den zekâtsız namazın -âdetâ- yok hükmünde sayılacağı bir hüküm sâdır olmuÅŸ ve O hidâyet rehberimiz bir hadîs-i ÅŸerîfde:

"Zekât vermeyenin namazı da yoktur!" buyurmuÅŸlardır.

Zekât, imkânı olanın muhtâc olana Allâh'ın tâyin ettiÄŸi bir borcudur. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Sâilin (muhtâcın) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), servette mâlûm hakkı vardır." (ez-Zâriyât, 19) buyurulmuktadır.

Bu itibarla zekât, mala nisab miktarından fazlasıyla mâlik olanların fakîrlere karşı ilâhî bir vergi hâline getirilip geride kalan mülkiyetin helâl kılınmasıdır. Hem de zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin maÄŸdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir. Mal, sâhibine bütünüyle helâl olur. Bu nükteyi kavramak için de:

"........ Zekâtı verenler (de temizlenip) felâh buldu." âyet-i kerîmesine dikkat etmek lâzımdır.

DiÄŸer bir âyet-i kerîmede buyurulur:

"(Ey peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günâhlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar için duâ et! Çünkü senin duân, onlar için sükûnettir (huzûr kaynağıdır)." (et-Tevbe, 103)

Zekât, verenle verilen kiÅŸi arasında samîmiyyet ve muhabbet bağının perçinleÅŸmesine sebeptir. Zekât, muhtâca verilecek verginin asgarîsidir. Kâmil îmân sâhibleri, servetlerini, sadaka, infâk ve îsâr ile tezyîn ederler.

Zekât ve infâktaki sırlardan biri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleÅŸmesine (anormal büyümesine) ve bu sûretle zayıfların istismar veya hasede sevkedilmesine engel olmaktır. Çünkü zenginlik, bir övünme ve büyüklenme vesîlesi olursa, zengin için âkıbet hazîn olur. Oysa toplulukta, yardım eden veya yardım edilen bütün fertler, maddî ve mânevî birbirlerine muhtaçtır. Bu ilâhî tanzîm, hikmetler ve ibretlerle doludur.

Bilinmelidir ki mülk, mutlak olarak Allâh'a âiddir. İnsanların mâlikiyeti, bugün yeni îcâd edilen devre-mülk gibidir. Yûnus Emre -kuddise sirruh- buyurur:

Mal sâhibi, mülk sâhibi,

Hani bunun ilk sâhibi?

Mal da yalan, mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan!

Servet, Allâh'ın kuluna verdiÄŸi bir emânettir. Fertlerin onu istediÄŸi gibi kullanması, aslâ tecvîz olunamaz. O, mülkün hakîkî sâhibinin emrettiÄŸi istîkâmette kullanılmalı veya sarf edilmelidir. Åžâyet zenginlik, ilâhî emirlere zıd bir sûrette kullanılırsa, insanları çabuk azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi, kalbe yerleÅŸir. Cenâb-ı Hakk'ın dünyâ nîmetleri içinde sadece mal ve evlâdı "fitne" olarak zikretmesi, malın kalbe girerek putlaÅŸma tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düÅŸenler için Allâh Teâlâ buyuruyor:

"... Altın ve gümüÅŸü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, iÅŸte onlara elem verici bir azâbı müjdele!" (et-Tevbe, 34)

"(Bu paralar) cehennem ateÅŸinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları daÄŸlanacağı gün (onlara denilir ki:) «Ä°ÅŸte bu kendiniz için biriktirdiÄŸiniz servettir. Artık yığmakta olduÄŸunuz ÅŸeylerin (azâbını) tadın!»" (et-Tevbe, 35)

Yâni malın kalbe girmesiyle muhtâcın hakkı gaspedildiÄŸi zaman âyet-i kerîmede hazîn bir âkıbete dûçâr olunacağı bildirilir. Bu ilâhî îkâz karşısında iyi düÅŸünmeli ve zekâta ilâveten sadakalar ve infâklarla mecbûrî olan kırkta biri de çok aÅŸmaya gayret etmelidir.

Dünyâ istek ve arzularına esir olarak infâk edemeyen zenginler ise, yakmak için külhana odun taşıyan hamallar gibidir.

Çalışmak, helâl yoldan mal-mülk sâhibi olmak elbette meziyettir. DoÄŸru olan bunları putlaÅŸtırıp kalbe sokmadan Hakk yolunda infâk edebilmektir. Aksi halde servet, dünyâda hamallık, âhırette acıklı bir azâb sebebidir.

Servette doÄŸru olan gâye, «Ä°nsanların hayırlısı, insanlara hayırlı olandır!» hadîs-i ÅŸerîfinin sırrına erebilmektir. Paranın yeri gönül deÄŸil, cüzdandır!..

Bilinmelidir ki, fakîrlerin ve garîblerin duâları, varlıklı ve güçlüler için bir huzûr kaynağıdır. Ve onlar için mânevî bir yardımdır. Yine bilinmelidir ki, fakîrlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet deÄŸil, belki âhıret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

Åžükranlı ve cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakîrler, insanlık ÅŸerefinde ve ilâhî rızâda beraberlerdir. Ancak İslâm'da, kibirli hasîs zenginler ve buna mukâbil sahte fakîrler zemmedilmiÅŸtir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Yâ Rabbî! Fakîrlik ve zenginliÄŸin âfetlerinden sana sığınırım." diye duâ buyururlardı.

O halde kanâat, tevekkül ve teslîmiyyet, kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

Bunun için ilâhî ahlâka ve lutfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiÄŸi dünyâ nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiÄŸi bir mü'min olup Allâh'ın rızâsına nâil olabilmektir.

Bugün zekât tam olarak verilse, toplumda fakîr ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, aÅŸağıdaki beytinde fakîr ve dertlilerle hem-hâl olmanın mânevî kazancını ne güzel îzâh eder:

"Fakr u zarûret içinde boÄŸulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve o derde dermân olmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakîkleÅŸip rûhun incelsin!.."

Zekât, mal ve servetin ÅŸükür ifâdesidir. Åžükrün de, nîmeti artıracağı va'd-i ilâhî îcâbıdır. Allâh Teâlâ buyurur:

"EÄŸer siz ÅŸükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.." (İbrâhîm, 7)

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok severlerdi. Bir hadîs-i ÅŸerîflerinde:

"İnfâk et ey insanoÄŸlu! Ki sana da infâk edilsin..." (Buhârî ve Müslim) buyurmuÅŸlardır.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, cömertliÄŸin, bir müslümanın tabîat-i asliyyesi hâline gelmesini çok arzu ederlerdi. Buyururdu ki:

"Yalnız iki kiÅŸiye gıpta edilir. Biri, Allâh'ın, mal verip hak yolunda harcamaÄŸa muvaffak kıldığı kiÅŸi; diÄŸeri de, Allâh'ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları baÅŸkasına öÄŸreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir." (Buhârî ve Müslim)

Hatâsını bilip istiÄŸfâr edeceÄŸi yerde, kalbinin kararması dolayısıyla, ilâhî takdîri unutarak "Ben çalıştım, ben kazandım" kanâatiyle fakîrleri hor ve hakîr görenlere ne yazık! Onların bedbaht Kârûn gibi helâke dûçâr olacakları muhakkaktır.

Görülüyor ki, malı, zararsız bir hâle getirmek için onu ilâhî emirlere uygun bir istikâmette kullanmak mecbûriyeti vardır. Bu, ferd ve toplumun dünyâ ve âhıret selâmeti için zarûrîdir.

Bir de zekât, kamerî seneye göre, yâni 355 güne göre yüzde 2.5 verilir. Fakat bugün ticârî müesseseler ÅŸemsî yıla göre hesap yapmaktadırlar. Åžemsî yıl ise 365 gün olduÄŸundan aradaki 10 günlük farkı da zekâta ilâve etmek lâzımdır. Yâni zekât, yüzde 2.5 ise yüzde 2.6'ya yaklaÅŸmaktadır.

Zekâtın hesâblanmasında dikkate alınması gereken bir diÄŸer husûs da enflasyondur. Bugün yılda % 100'e yakın bir deÄŸer kaybı sebebiyle zekâtın bir sene içinde muhtelif zamanlarda îfâsı hesâba katılınca farzıyyeti ânındaki deÄŸere sâdık kalabilmek için zekâta âid meblağın sâbit bir deÄŸere endekslenmesi de zarûrîdir. Aksi halde zekât meblağı, kırkda birin altına düÅŸer. Muhtâc maÄŸdur olur; zekât ibâdeti eksik kalır.

Ancak dikkat edilmelidir ki, zekât, yalnızca ÅŸahıslara ve aslî ihtiyaçlar için verilir. Hükmî ÅŸahıslara zekât verilmez. Bunun için câmîler, mektepler, Kur'ân Kursları ve hastaneler zekâtla deÄŸil, infâkla yapılır. İkrâm sûreti ile muhtâca yedirilen yemekler, zekât deÄŸil infâkdır, çünkü temlîk yoktur.

Hulâsa insan, yaradılışı itibarıyla dünyâya meyyaldir. Dünyâ malı ise nefse câzib gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insanın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüÅŸ olan insanda merhamet ve ÅŸefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Nefsi ona: "Daha zengin ol; ilerde daha çok yaparsın!" diye telkînde bulunur. Böyle insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Yarın yaparım diyenler helâk oldu!.." buyururlar.

İşte zekât, bu gibi içteki hastalıkların devâsıdır.

ÖÅžÜR

Âdetâ unutulmaya yüz tutmuÅŸ bulunan mâlî ibâdetlerden biri olan öÅŸür, toprak mahsûllerinden alınan zekâttır. Emek gösterilmeden yaÄŸmur suyu ile elde edilen mahsûlden % 10, sulama sûreti ile emek verilenden ise % 5 öÅŸür verilir. Bu öÅŸrü vermeyenler de aynı zekât vermeyenler gibi Allâh katında gâsıp ve suçlu durumundadırlar. Fukarânın, muhtâcın, fî sebîlillâh harbedenlerin haklarını gasbetmiÅŸ olmaktadırlar.

Rivâyete göre Yemenli cömert bir zâtın San'a yakınlarında üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. Bu cömert kiÅŸi, mahsûl toplama zamanında fakîrlere, garîblere ve zayıflara öÅŸür payını fazlasıyla, bolca ayırır idi. O zât vefât edince, çocukları ihtirâsa kapılarak:

"-Âilemiz hayli kalabalık, mal az. Fakirlere bir ÅŸey vermeyelim! Onlar gelip istemeden mahsûlleri toplayalım..." diyerek ahitleÅŸtiler.

Allâh -celle celâlühû-, onların bu kötü niyetleri üzerine bahçelerini harâbe hâline getirip simsiyah kıldı. Koskoca bahçe, tanınmaz hâle gelmiÅŸti. Bu durumu gören cimri evlâdlar ÅŸaşırdılar:

"-Acabâ yanlış bir yere mi geldik?" dediler.

Oysa babalarının öÅŸürü cömertçe dağıtıp muhtaçların duâsını alması, bahçeye ziyâdesiyle bereket veriyordu. Bütün fukarâ ve gurabâ, o bahçeden istifâde ediyordu. Lâkin oÄŸullarının gözlerinde babalarının fakîrlere dağıttığı öÅŸür büyüyor ve onu vermek istemiyorlardı. Onlar, Allâh'ın o bahçeye ve o tarlaya verdiÄŸi bereketin nereden geldiÄŸinin farkında deÄŸillerdi. Çünkü gaflet, onların kalblerini kör etmiÅŸti.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk:

"Gâfillerden olma!" buyurmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm, Kalem Sûresi'nde bahsedilen bu Ashâb-ı Darvan kıssasındaki çok ibretli ve hazîn âkıbeti ÅŸöyle anlatır:

"...Hani onlar (bahçe sâhipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devÅŸireceklerine yemîn etmiÅŸlerdi. Onlar istisnâ da etmiyorlardı. (İnÅŸâallâh demiyorlardı ve yoksulların payını da ayırmıyorlardı.)"

"Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuÅŸatıcı bir âfet (ateÅŸ) bahçeyi sarıverdi de, bahçe kapkara kesildi." (el-Kalem, 17-20)

"Derken: «-Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanımıza sokulmasın!» diye fısıldaÅŸa fısıldaÅŸa yola koyuldular."

"(Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiÄŸi halde, onları yardımdan mahrûm etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düÅŸtüler..."

"Fakat bahçeyi gördüklerinde: «-Mutlaka yolumuzu ÅŸaşırmış olmalıyız!» dediler." (el-Kalem, 23-26)

Bu âyetlerde fakîrin, garîbin öÅŸür hakkını vermemek için onlara hîlekârlık yapan merhametsiz bahçe sâhiplerinin hazîn âkıbetlerini bir ibret olarak Cenâb-ı Hakk ne güzel bildiriyor. Kalplerdeki bütün niyetler Cenâb-ı Hakk'a açıktır. O'nun azameti, herÅŸeyi kaplamıştır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

"Dünyâ hayâtı bir rü'yâdan ibârettir. Dünyâda servet sâhibi olmak, rü'yâda define bulmaÄŸa benzer. Dünyâ malı, nesilden nesile aktarılarak dünyâda kalır."

"Ölüm meleÄŸi, gâfilin canını almak ile onu uykudan uyandırır. O kimse gerçekte sâhib olmadığı bir mal için dünyâda çektiÄŸi sıkıntılara hayret eder. Bin piÅŸman olur. Lâkin iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸ, her ÅŸey bitmiÅŸtir..."

Nitekim Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede ölüm ânında rü'yâdan uyanır gibi kendisine gelen insanın ebedî bir piÅŸmanlıkla ÅŸöyle dediÄŸini bildirir:

"Rabbim! Beni (m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!.." (el-Münâfikûn, 10)

Ancak bu durumda iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸ olacağı için, aynı âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ, bu hakîkati bildirmenin yanında kulun böyle demeden evvel ona verilmiÅŸ bulunan rızıktan infâk etmesini emreder.

İnfâkta Edeb

Zekât ve sadakada edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teÅŸekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kiÅŸiye hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyeti tebârüz ettirilmek için mecâzen: "Sadakaları Allâh alır!" (et-Tevbe, 104) buyurulmaktadır.

Sadaka verirken dikkat edilecek edebi Kur'ân-ı Kerîm ÅŸöyle belirliyor:

"Ey îmân edenler! Allâh'a ve âhıret gününe inanmadığı halde malını gösteriÅŸ için harcayan kimse gibi, baÅŸa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boÅŸa çıkarmayın! (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!)" (el-Bakara, 264)

Bu âyetlerde hayır ve hasenâtta bulunmak teÅŸvîk edilmekle birlikte, hayır iÅŸlerken riâyet edilmesi gereken edeb açık bir ÅŸekilde anlatılmaktadır. Yâni kalb kırarak, fakîri küçümseyerek, eziyet ederek ve baÅŸa kakarak yapılan bir hayrın Allâh indinde hiçbir deÄŸeri yoktur. DoÄŸrusu böyle hayırlar, kulu azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalbler, nazargâh-ı ilâhîdir. Mevlânâ Hazretleri:

"Sen, varlığını, malını, mülkünü güzel bir ÅŸekilde infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!.." buyurur.

Bu husûsdaki en güzel edeb, saÄŸ elin verdiÄŸini sol eline bile farkettirmemek tarzında milletimizin darb-ı meselleÅŸtirdiÄŸi bir ölçüdür ki, hadîs-i ÅŸerîfdeki ifâdeye nazaran ArÅŸ'ın gölgesi altında bulunacak olan kimseler bu ÅŸekilde infâk edenlerdir. Ecdâd, bu veriÅŸin en güzel nümûnelerini sergilemiÅŸtir. Nitekim bu husûsda Fâtih Sultan Mehmed Han'ın ÅŸefkat tevzî eden vakfiyelerinden bir kısmı ÅŸöyledir:

"Ben ki İstanbul fâtihi Allâh'ın âciz kulu Fâtih Sultan Mehmed; alın terimle mâliki bulunduÄŸum 136 dükkânımı aÅŸağıdaki ÅŸartlar muvâcehesinde vafkeyledim:

Külliyemde binâ ve inÅŸâ eylediÄŸim aÅŸhânede ÅŸehîdlerin hanımları, yetîmleri ve İstanbul fukarâsı için yemek yapılsın! Ancak yemek yemeye veya almaya gelemeyen mâzeretlilerin yemekleri, hava karardıktan sonra kapalı kaplar içinde gözlerden ırak olarak evlerine götürülsün!.."

Vakfiyede görüldüÄŸü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ölçüleriyle kâideler koymuÅŸtur.

PâdiÅŸâhı böyle bir edeb sergileyen cemiyetin fertleri de, zekâtlarını bir zarf içinde câmîlerdeki zekât taÅŸlarına bırakırlar, muhtaçlar da oradan vereni görmeksizin ihtiyaçları kadar alırlardı.

*

Dînin asıl gâyesi, Allâh'ın birliÄŸini tasdîkden sonra, güzel insan, zarîf insan, derin insan yetiÅŸtirmek ve bu sûretle huzûrlu bir cemiyet ortamı husûle getirmektir. Bu olgunlaÅŸma da ancak gönülde tezâhür eden ÅŸefkat ve merhamet hissi ve onun en güzel bir tezâhürü olan zekât ve infâk ile mümkündür. Bir mü'min yüreÄŸinin, Rabbin bütün mahlûkâtını ÅŸefkat ve merhametle kuÅŸatması îcâb eder.

Rabbimizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düÅŸünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malı, kimden esirgeniyor?

Sevmenin neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevilene karşı sevdiÄŸi ölçüde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak îfâ eder. Bu, âşığın, mâÅŸûkuna can vermesine kadar dayanır. Allâh'ın mahlûkâtına olan infâk, sevenin sevilene karşı en güzel bir muhabbet tezâhürüdür. Çünkü zekât ve sadakanın Allâh için verilmiÅŸ olmasından dolayıdır ki, bunları "Allâh alır" tarzında bir ifâde vârid olmuÅŸtur. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur:

"Hiç ÅŸüphesiz ki Allâh, kullarının tevbesini kabûl eder, (ihlâsla, gönülden verdikleri) sadakaları (zekât ve infâkları) alır (geri çevirmez)!.." (et-Tevbe, 104)

Bu nükteyi ifâde için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:

"Muhtâca verilen zekât ve sadakaları önce Allâh alır, sonra fukarâya devreder!" buyurmuÅŸlardır.

Bir baÅŸka hadîs-i ÅŸerîfde de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Hisset (hasîslik) in kökü cehennemdedir!"

buyurarak, zekât, sadaka, öÅŸür ve infâk gibi mâlî ibâdetleri cimrilik sâikıyla îfâ etmeyenler hakkında ne düÅŸündürücü bir îkâzda bulunmuÅŸtur...

Yâ Rab, merhametin bütün tezâhürleri gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun! Âmîn!
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim