|
PadiÅŸahın biri, cuma günü câmiye gidiyordu. Muhafızları, caddeye üÅŸüÅŸen halka bir taraftan:
- "Çekilin!.."
diye haykırıyor, diÄŸer taraftan da tekmeyle, sopalarla padiÅŸaha yol açmaya çalışıyorlardı. Bu esnada, tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de, muhafızlardan bir çok sopa yemiÅŸ, kan revan içinde kalmıştı. Dayanamadı. PadiÅŸahın arkasından ÅŸöyle bağırdı:
- "Åžu yaptığın zulme bak! Halkın önünde böyle yaparsan, Allah (c.c.) senin gizli zulümlerinden cümleyi korusun!. Güya camiye gidiyor, hayır iÅŸlediÄŸini sanıyorsun!.. Senin hayrın buysa, ÅŸerrin kimbilir nedir?.."
MESNEVİ
- "Zalimlerin hayırları böyledir; artık kötülüklerini var sen kıyas et!.." (Beyit: 2464)
Tarih, insanlara, zalim ve hodgamların açtığı yara, elem, ızdırap ve acılı manzaraları ve bunların hazin neticelerini bir ibret olarak sunduÄŸu gibi, adil ve salih idarecilerin ÅŸefkat, merhamet ve diÄŸergamlık dolu ÅŸan ve ÅŸeref tablolarını da takdir ve teÅŸvik olmak üzere sergiler.
Asr-ı saadet ve Hulefa-i raÅŸidîn devirleri, tarihte insanlığa emsali görülmemiÅŸ huzur ve saadet bahÅŸetmiÅŸ, sayısız ve muhteÅŸem insanî örnekler gerçekleÅŸtirmiÅŸtir.
Hz. Ömer (r.a.) hilafete geçtiÄŸi zaman:
- "Ey nas! Ben hakdan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?" diye sormuştu. Ahaliden biri:
- "Ya Ömer! Sen eÄŸrilir, hakdan inhiraf edersen, seni kılıcımızla doÄŸrulturuz!" cevabını verince Hz. Ömer (r.a.):
"- Elhamdülillah! EÄŸrilirsem beni kılıçları ile doÄŸrultacak arkadaÅŸlarım varmış!" diyerek ÅŸükretti ve sevindi.
Yine Hz. Ömer, bilindiÄŸi üzere hilafeti esnasında maddî sıkıntı içinde idi. Zor geçiniyordu. Halbuki hazîne ganîmetlerle dolmuÅŸ durumdaydı.
Ashabdan bazı ileri gelenler, Hz. Ömer (r.a.)'ın kızı Hz. Hafsa (r.a.)'ya babasının hazîneden geçinecek kadar bir tahsîsat almasını teklif etmesini telkin ettiler. Hz. Peygamber (s.a.)'in zevcesi olan Hz. Hafsa (r.a.) da babasına bu teklifi yapınca, Hz. Ömer (r.a.) kızına:
"- Kızım sen Hz. Peygamber (s.a.)'in zevcesiydin. Bana söyler misin, Hz. Rasûlullah (s.a.)'in yemede içmede hali nasıldı?" diye sordu.
"- Kifayet mikdarı idi." cevabını alınca Hz. Ömer (r.a.) sözüne devam etti:
"- İki arkadaşım (Hz.Peygamber ve Hz. Ebûbekir) ve ben, üçümüzün hali, aynı yolda giden üç yolcuya benzer. Biri (Hz. Peygamber) makamına vardı. DiÄŸeri (Hz. Ebûbekîr), aynı yolda giderek birinciye eriÅŸti. Üçüncüsü (ben) de arkalarından onlara ulaÅŸmak isterim. Fazla yükle gidersem, onlara eriÅŸemem!.." buyurdu.
O, fetihlerin çokluÄŸuna, hazînenin zenginliÄŸine bakmayarak; yaÅŸadığı müddetçe, yeter dereceden fazla hiç bir ÅŸey kabul etmemiÅŸti. Ve hiç bir zaman dünya servetine tenezzül etmedi. Vefat ederken de borçlu idi.
Hulefa-i RaÅŸidîn devri buna benzer sayısız örneklerle doludur. Dört halîfe devrini, Emevî ve Abbasî devletleri ta'kip etti. Bu devirler ise muhtelif müsbet ve menfî örneklerle doludur. Bunlar arasında Ömer b. Abdülazîz gibi adalet ve merhamette abideleÅŸen ÅŸahsiyetler mevcut olduÄŸu gibi, Allah Rasülü'nün torunu Hz. Hüseyin'i Kerbela'da hunharca Åžehid ettiren, İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel gibi dünya çapındaki İslâm alimlerini zulümlerine alet edemedikleri için kırbaçlattıran pek çok zıtları da vardır.
Åžeyh Sadî Gülistan'da der ki:
Zalim ve fasık biri, bir Allah (c.c.) dostuna:
"- İbadetlerin hangisi efdaldir?" diye sorar.
O da:
"- Senin için uykudur. Çünkü, uykuda olduÄŸun zaman kimseyi incetemezsin!.." cevabını verir.
Bir kimsenin nefsini aÅŸağı tutması ve kimseye azamet satmaması, Allah (c.c.)'ın kullarında arzu ettiÄŸi üstün bir meziyetdir. Dikkat edilecek bir husus vardır ki, o da; tevazuun, dünya ehline sokulmak, paye almak için deÄŸil, rıza-i ilahî için olmasıdır. Aksi halde zillet olur.
Tevazuun zıddı olan kibir, azamet taslamaktır. Åžöhret, insan için en büyük nefis afetlerindendir. Åžöhret sevdasına düÅŸen bir kimse, pek çok zulüm irtikab eder de, farkında bile olmaz. Kendini alçaltır ve zalimlerden olur.
Mevlana (k.s.) buyurur:
"Bahar mevsimînde bir taÅŸ yeÅŸerir mi? Toprak ol kî, senden renk renk güller ve çiçekler yetiÅŸsin!.."
Yani baharın berekâtından asıl nasîb alan yalnız topraktır. Ondan dolayı üzerinde türlü türlü çiçekler biter, renk renk goncalar açarken bir taÅŸ parçası da baharı görür fakat, ondan nasîb alamaz.
Kalpleri taÅŸlaÅŸmış kimseler de tabiattaki böyle camid (cansız) varlıklar gibidir. Onlara da nisan yaÄŸmurunun bir fadiesi yoktur. Nefs engelini aÅŸamayanlar için ibadetler de nefsanî arzulara tabî olur. Böylelerinde nefs, çeÅŸitli afetlerle kıble haline gelir.
Tarîhe ÅŸan ve ÅŸeref veren devlet adamlarını hep büyük ruh terbiyecileri yetiÅŸtirmiÅŸtir. Onlar, yetiÅŸtirdikleri devlet adamlarına engin bir gönül iklimi kazandırmış ve kendilerini merhamet ve mes'üliyet duyguları ile ebedîleÅŸtirmiÅŸlerdir.
ErtuÄŸrul Gazî büyük mürÅŸid Edebali Hazretleri'ni kendisine rehber edinmiÅŸ, oÄŸlu Osman Gazî'yi de onun terbiyesine teslim etmiÅŸtir.
ErtuÄŸrul Gazî, oÄŸlu Osman Gazî'ye, onun ÅŸahsında bütün haleflerinin ruhlarına yön verecek ÅŸu kıymetli vasiyyette bulunmuÅŸtur:
"- BAK OÄžUL!
Beni incit. Åžeyh Edebali'yi incitme.
O bizim aÅŸîretimizin aydınlığıdır. Terazîsi dirhem ÅŸaÅŸmaz!
Bana karşı gel, ona karşı gelme!
Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim. Ona karşı gelirsen, gözlerim sana bakmaz olur, baksa da seni görmez olur.
Sözümüz Edebali için deÄŸil, senceÄŸiz içindir.
Bu dediklerimi vasiyetim say!.."
Çok hareketli bir genç olan Osman Gazî'yi, Edebali Hazretleri terbiyesine ve tasarrufu altına almış, ona ma'rifetullah'ın (Allah (c.c.)'ı tanıyabilmenin zevkini tattırmış, onu, güzel ahlak, diÄŸergamlık, ağırbaÅŸlılık ve olgunluÄŸa kavuÅŸturmuÅŸtur. Böylece onu cihanÅŸümul bir devletin baÅŸkanlığına hazırlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin asıl mi'marı Åžeyh Edebali Hazretleri'dir. DiÄŸer beyliklerde bir Åžeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı BeyliÄŸi, kısa zamanda devlete, devletten de cihan hakimiyetine yükselmiÅŸtir. Dünyayı altı asır İslam'la tanıştırmış, adaletin ve hakkın tevzîinde bulunmuÅŸ ve Hakk'ın terazîsi olmuÅŸtur.
Åžeyh Edebali Hazretleri'nin Osman Gazî'yi ve onun ÅŸahsında gelecek olan devlet adamlarını istikametlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı ÅŸöyledir:
"- Ey OÄŸul!
Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoÅŸ görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaÅŸmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, ÅŸom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."
"- Ey OÄŸul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. ÜÅŸengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, ÅŸekillendirmek sana..."
"- Ey OÄŸul!
Yükün ağır, iÅŸin çetin, gücün kıla baÄŸlı.. Allah (c.c.) yardımcın olsun. BeyliÄŸini mübarek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin."
"Sen ve arkadaÅŸlarınız kılıçla, bizim gibi derviÅŸler de düÅŸünce, fikir ve dualarla bize va'd edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz."
"Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile baÄŸrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir."
"Milletin kendi irfanı içinde yasasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır."
"En büyük zafer nefsini tanımaktır. DüÅŸman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir."
"Ülke, idare edenin, oÄŸullan ve kardeÅŸleriyle bölüÅŸtüÄŸü ortak malı deÄŸildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, saÄŸlıklarında devletlerini oÄŸulları ve kardeÅŸleri arasında bölüÅŸtürdüler. Bunun içindir ki, yaÅŸayamadılar, yaÅŸatamadılar.." (Bu nasihat Osmanlı'yı 600 sene yaÅŸatmıştır.)
"İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. KiÅŸi kıpırdamayınca uyuÅŸur. UyuÅŸunca laflamaya baÅŸlar, laf dedikoduya dönüÅŸür. Dedikodu baÅŸlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düÅŸman olur; düÅŸman, canavar kesilir..."
"Akacak kan boÅŸ yere akmamalı. Ona yol ve yön lazım.. Zîra kan, toprak sulamak için akmaz. KiÅŸinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaÅŸar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuÅŸturur."
"Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin deÄŸil, bırakmayanın ardından aÄŸlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli."
"Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoÅŸlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat, bu kalkıp-iniÅŸ yaÅŸatmak için olmalıdır. Hele kiÅŸinin kiÅŸiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte deÄŸildir. Bir savaÅŸ, yalnızca bey için yapılmaz."
"Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az..."
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekin zamanını bilen çitfçi, baÅŸkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduÄŸunu bilebilsin."
"Sevgi da'vanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez."
"GeçmiÅŸini bilmeyen, geleceÄŸini de bilemez. Osman, geçmiÅŸini iyi bil ki, geleceÄŸe saÄŸlam basasın. Nereden geldiÄŸini unutma ki, nereye gideceÄŸini unutmayasın..."
İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey'i hamur gibi yoÄŸuruyordu. YoÄŸurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey zor durumdaydı. Her yönden gelip kendine iltihak eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi bozmasın; Bizans'ı mı kollasın; Germiyan'ı mı, MoÄŸol'u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaÅŸsın?..
İşte Edebali Hazretleri bütün bu mevzularda Osman Bey'e bir manevî ışık olup ona yardımcı oluyor, ona çıkar yollar gösteriyordu.
Osmanlı Devleti'nde ÅŸehzadelerin yetiÅŸtirilmelerine de çok ehemmiyet verilirdi. Tahsil ve eÄŸitimi çok küçük yaÅŸlarda baÅŸlatılırdı. Bu eÄŸitim devrin birer otorite olan ÅŸahsiyetlerince ikmal ettirilirdi. Bilhassa manevî terbiyesi üzerinde çok durulurdu. Çünkü istikbalde mülk, ona emanet edilecekti. Mülkün adaletle devamı, devletin te'minatı olacak idi.
PadiÅŸah olduktan sonra bile ona karşı gerekli îkazlar ve mürÅŸidlerin yardım ve irÅŸadları devam ederdi.
MürÅŸidlerin teveccühleri, her devirde idarecilere daima bir ana kucağının ÅŸefkat ve sıcaklığı gibi olmuÅŸtur. Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin III. Murad'a îkaz ve irÅŸad edici, hatta sertçe pek çok mektupları vardır. Yine onun zamanında Ferhat PaÅŸa kumandasındaki ordu ile İstanbul'dan Tebriz'e kadar sefere çıkmıştır. Asker ve Tebriz halkı, bu gönüller sultanının rühaniyet ve dualarına mazhar olmuÅŸlardır.
Padişahlara karşı vaki' ikazlara ait bir misal verelim:
PadiÅŸahlar cuma namazı için sarayın merdivenlerinden inerken bir mabeyinci:
"- PadiÅŸahım çok yaÅŸa, uÄŸrun açık ola!.." diyerek dua eder ve muhabbetlerini arz eder idi.
PadiÅŸah, camiye de halkın tezahüratı arasında iki sıra muhafız alayı arasından geçerek giderdi. PadiÅŸahın, nefsanî duygularına, halkın da tezahürat ve iltifatlarına maÄŸlûb olmaması için, bu defa da muhafız kıt'ası hafif bir sesle:
"- MaÄŸrur olma PadiÅŸahım, senden büyük Allah var!.." nakaratı ile îkazda bulunurdu.
PadiÅŸah, devleti ve milleti yönlendiren, onlara ruh veren, coÅŸturan, zaman zaman vecde getiren Edebali silsilesi devam ettiÄŸi müddetçe, imparatorluk tarihin akışına ÅŸan ve ÅŸeref kattı.
Yıldırım'ın Emir Sultan'ı, II. Murad'ın Hacı Bayram Velî'si, Fatih'in AkÅŸemseddîn'i, II. Bayezid'in Mehdi PaÅŸa'sı, Yavuz'un İbn-i Kemal PaÅŸa'sı, Kanunî'nin Merkez ve Sünbül efendi'si, III. Murad, I. Ahmed ve IV. Murad'ın Aziz Mahmud Hüdayî'si devam eden Edebali silsilesinin birer ÅŸanlı örneÄŸidir.
Yavuz Selim'den bir hatırayı devrin vak'a-nüvisi ÅŸöyle nakleder:
"Yavuz, Mısır'a girdiÄŸi zaman halk Yavuz'un ihtiÅŸamını seyretmek için pencerelere koÅŸtu ve caddeleri doldurdu. Yavuz ise, en önde deÄŸil, mütevazî askerlerinin ortasında yürüyordu. KavuÄŸu ve elbisesinin de etrafındakilerden bir farkı yoktu. Mısır dönüÅŸü Åžam'da cuma hutbesinde kendisinden bahsedilirken "Mekke'nin ve Medine'nin hakimi" (hakimü'l-harameyn) denince;
"- Yok yok, belki hizmetçisi!" (hadimü'l-harameyni) diye aÄŸlayan kanlı gözlerle cevap verdi.
İstanbul'a dönüÅŸte gündüz Üsküdar'a vasıl oldular. İstanbul halkının, kendisine büyük tezahürat yapacağını haber aldığından arkadaşı Hasan Can'a:
"- Hava kararsın, herkes evlerine donsun, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul'a gireyim. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi mağlub edip yere sermesin!.." dedi."
Yavuz'u, o korkunç Sina çölünde bir arslan, Mısır'a giriÅŸte mütevazî, gözü yaÅŸlı ÅŸükreden bir mü'min, Üsküdar'da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilahî ve derûnî lezzetlere müstaÄŸrak bir derviÅŸ olarak görüyoruz.
Hasan Can'a şu mısra'ları okuyordu:
"Padişah-ı alem olmak, bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden a'la imiÅŸ!.."
Yavuz'un lalası olan Hasan Can, Yavuz'un vefatını şu şekilde anlatır:
"Sırtında ÅŸirpençe adı verilen bir çıban çıkmışta. Çıban kısa zamanda büyüdü bir delik haline geldi. Yaranın içinden Yavuz'un ciÄŸerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yanına yaklaÅŸtım:
"- Padişahım artık Allah (c.c.) ile beraber olmak zamanınız herhalde geldi!" dedim.
Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:
"- Hasan!.. Sen beni bu ana kadar kiminle zannediyordun?.. Bana bir Yasîn oku!" dedi. Ve Yasîn'in arasında ruhunu Rabbine teslîm etti.
Dokuz senelik saltanatı boyunca kazandığı muazzam zaferler dünyaya ait üniformalar, fanilerin iltifatları kendisini sekre sürükleyip maÄŸlûb edemedi. Daima rabbi ile beraber olabilmek, yanlız ona kulluk edebilmek ve yalnız ondan yardım istemek ÅŸuuru ile yaÅŸadı... |