Sordum sarı çiçeÄŸe
Gül sizin neniz olur?
Çiçek eydür ey derviÅŸ!
Gül, Muhammed teridir
İnsan ömrü, -müsbet veya menfî- binbir iniÅŸ-çıkış, yâni bir medd ve cezir iklîminde geçer. NeÅŸ'e ve hüzünler birbirini tâkib eder gider. Sürûr ve seâdete mukâbil, elem ve ızdıraba sebeb olan fevkalâdelikler, insana derûnî bir tefekkür, derin bir duyuÅŸ ve kendini hesaba çekme imkânı kazandırır. Bir insan, ne kadar duygusuz ve vurdumduymaz olsa da, ciddî bir ölüm tehlikesi geçirdiÄŸinde bundan bir hisse alır ve kurtuluÅŸundan sonraki hayatını daha deÄŸerli kılmaya yönelir. Sevindirici hâdiseler de böyledir.
Meselâ, bir evlâdı dünyâya gelen genç bir anne veya babanın bu doÄŸumdan sonra hissiyâtında büyük bir deÄŸiÅŸiklik olur. Zîrâ onlar, artık seviye katetmiÅŸ, anne veya baba olmuÅŸlardır. Hareketler ağırlaÅŸmış, mes'ûliyet duygusu artmıştır. Hâlbuki onlar, bu hâlden önceki durumları itibarıyla zâhiren aynı kiÅŸilerdir, fakat hâllerinde mânen bir farklılık teÅŸekkül etmiÅŸtir. Yâni çocuklarının doÄŸumu, onların rûhlarına ayrı bir tecellî olmuÅŸtur.
Bu itibarla günler ve geceler zâhiren aynı olduÄŸu hâlde, mânen bâzı farklılıklar arz eder. İlâhî bir sûretle hesâba çekilmeden evvel nefsi hesâba çekebilmek için fevkalâde bir fırsat olan mübârek gün ve geceler, insan hayatı üzerinde müstesnâ bir rol îfâ ederler. Bilhassa mübârek kandiller -istidâdı olanlarca- ÅŸöyle bir durup düÅŸünme ve kendini hesâba çekme vesîlesidir. Dînen mübârek addedilen bu zamanların en ÅŸereflilerinden biri de hiç ÅŸüphesiz "velâdet kandili"dir. Zîrâ o mübârek gece, ins, cin ve bütün mahlûkâtın yaratılış sebebi olan "nûr-i Muhammedî"nin zuhûr ânıdır.
Risâlet takvîmi, varlığın ilki olan "nûr-i Muhammedî" ile baÅŸlamış; son yaprağı da "cismâniyet-i Muhammedî"nin dünyâ âleminde zuhûruyla nihâyet bulmuÅŸtur. Böylece -rivâyete göre- yüz yirmi dört bin peygamberden teselsül ederek gelen bu yüce nûr, hakîkî sâhibine intikâl etmiÅŸtir. Yâni bu yüce nûr, en temiz ve en asîl bir soydan teselsül ede ede Abdullâh'a kadar gelmiÅŸ, Âmine Hâtun'un hâmile kalmasıyla da, Abdullâh'ın alnından, Varlık Nûru'nu taşıyan tâlihli anneye ondan da asıl sahibi olan Âlemlerin Efendisi'ne teslim edilmiÅŸtir.
İbn-i Arabî -kuddise sirruh- ÅŸöyle der:
"Kâinât manzûmesi, O'nun nûrundan bir kıvılcımdır. EÄŸer Âdem -aleyhisselâm-'ın toprağına Rasûlullâh'ın toprağından bir nasîb konmasaydı, Âdem -aleyhisselâm-'ın tevbesine icâbet olunmazdı. Vaktâki Âdem -aleyhisselâm-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i, duâsına vesîle kıldı; kınanmaktan kurtuldu. O yüce Rasûl, İbrâhim -aleyhisselâm-'ın sulbüne intikâl eyledi; ateÅŸ ona serin ve selâmet oldu. O yüce inci, İsmâil -aleyhisselâm-'ın sedefine girince, nâmına göklerden kurbanlık bir koç indirildi." (Åžeceretü'l-Kevn)
GörüldüÄŸü üzere Peygamberler dahi O'nun hürmetine ilâhî rahmetten müstefîd olmuÅŸlardır. Hattâ O'na tâbî olmanın rahmetine nâiliyyet için kendisine ümmet olmak isteyen peygamberler bile çıkmıştır. Bereketli bir hidâyet ÅŸerâresi hâlindeki nebîler silsilesinin her halkası, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed Mustafa -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in zuhûrunun âdetâ birer ikbâl müjdecisiydi..
Nihayet beklenen nûr, mîlâdî 571 yılı, 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneÅŸ doÄŸmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek, Abdullah ve Âmine'nin izdivaç kucağında bütün zaman ve mekânları ÅŸereflendirdi.
O'nun zuhûruyla Allâh'ın rahmeti bu âlemde coÅŸup taÅŸtı. Sabahlar ve akÅŸamlar renk deÄŸiÅŸtirdi. Duygular derinleÅŸti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleÅŸti; her ÅŸey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve gölü, zulüm bataklığı hâlinde kurudu. Gönüller feyz ve bereketle doldu.
Çünkü zaman ve mekânda gerçekleÅŸen bu tecellî, o asîl varlığın zuhûrunun ilk bereketi idi. Bu bereket, bütün kâinâtı kuÅŸattı. O seneye bolluk senesi denildi.
Kaynaklarda bildirildiÄŸi üzere, Allâh Rasûlü'nün süt annelerinden biri de tâlihli kadın Süveybe Hatun'dur. Bu hatun, Rasûlullâh'ın amcası ve azılı düÅŸmanı Ebû Leheb'in câriyesi idi. Süveybe Hatun, Ebû Leheb'e yeÄŸeninin doÄŸduÄŸunu müjdeleyince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı sevinç içinde bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten gelen sevinç bile, Ebû Leheb'in Pazartesi geceleri azâbını hafifletmeye yetmiÅŸtir.
Gerçekten de Ebû Leheb'i ölümünden sonra bir gece rü'yâda gördüler ve sordular:
"- Yâ Ebâ Leheb! Ne hâldesin?"
Ebû Leheb:
"- Cehennemdeyim; acıklı bir azâb içindeyim! Ancak Pazartesi geceleri azâbım hafifletiliyor. O gecelerde parmaklarımın arasını emiyorum. Oralardan su çıkıyor, suyu içiyor ve serinliyorum. Çünkü, Pazartesi günü Süveybe koÅŸup bana o sabah Allâh Rasûlü'nün doÄŸduÄŸunu müjdelemiÅŸti; ben de onu âzâd etmiÅŸtim. Bunun karşılığı olarak Allâh Teâlâ, Pazartesi geceleri bana, azâbımı hafifletmek gibi bir ihsânda bulunuyor."
İbn-i Cezerî ÅŸöyle der:
"Ebû Leheb gibi bir kâfir, Allâh Rasûlü'nün doÄŸduÄŸu gün gösterdiÄŸi sırf akrabalık asabiyetiyle cehennem içinde faydalanırken, kıyas etmeli ki, bir mü'min o geceye hürmet gösterip kâinâtın Fahr-i Ebedîsi'nin aÅŸk ve muhabbeti için gönlünü ve sofrasını açacak olursa, kimbilir Hakk tarafından ne türlü lutuf ve keremlere nâil olur!.. Lâyık olan, Allâh Rasûlü'nün doÄŸdukları ayda mükerreren sohbetler yapıp feyz tâzelemek, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için ümmete ziyâfetler vermek, fakîr, garîb, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliÄŸi yaparak mahzûn gönülleri ÅŸâd etmek, onları sadakalarla sevindirmek ve Kur'ân'ın feyzinden istifâde etmektir..."
DiÄŸer taraftan Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın:
"(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allâh, onlara azâb edecek deÄŸildir!.." (el-Enfâl, 33) beyânı da müÅŸrikler hakkında vârid olmuÅŸ bir âyet-i kerîmedir.
MüÅŸrikler bile sırf O'na maddî yakınlık sebebi ile böyle bir imtiyaza sâhib olursa, mü'minlerin ne türlü ilâhî nîmetlere nâil olabilecekleri tasavvurun üstündedir. Üstelik o mü'minler sâdece o muazzez varlığa îmân etmiÅŸ olmakla kalmayıp bir de o îmânın özünü teÅŸkîl etmek üzere muhabbet-i Rasûlullâh'tan nasîb alırlarsa... Söz burada âciz kalır... Gerçekten de bir mü'minin gönlü muhabbet-i Rasûlullâh'ta ne mertebeye vâsıl olursa dünyâda nâil olacağı huzur ve seâdet, âhirette ulaÅŸacağı makâm, o nisbette yüce olur.
Bu itibarla kulu, Allâh'a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e muhabbet, Allâh'a muhabbet; O'na itâat, Allâh'a itâat; O'na isyan, Allâh'a isyân sadedindedir. Buna göre Hazret-i Peygamber'in muazzez varlığı, beÅŸer için bir muhabbet melcei ve feyz kaynağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcudâtın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedî'dir. Bu sebeple bütün kâinât, âdetâ Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e ithâf edilmiÅŸ gibidir.
Eskiden mühürlere hikmetli söz veya ÅŸiirler hakkettirmek âdetti. Büyük hayırsever Bezm-i Âlem Vâlide Sultan da mührüne ÅŸu mısraları kazıttırmıştı:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl...
Zîrâ O, kelime-i ÅŸehâdette de ifâde ettiÄŸimiz gibi elbette ki sûretâ bir "kul"dur, lâkin sîret itibâriyle "rasûl"dür. Bu incelik ve esrâr âlemini seyreden ÅŸair ne güzel söyler:
Âyînedir bu âlem her ÅŸey Hakk ile kâim,
Mir'ât-ı Muhammed'den Allâh görünür dâim!..
O berrak ayineden istifadenin en güzel yolu da o Âlemler Efendisi'ne bolca salât ü selâm getirmektir. Nitekim âyet-i kerîmede:
"Allâh ve melekleri, Peygamber'e çok salât ederler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin." (el-Ahzâb, 56)
buyurulduÄŸu vechile o yüce varlığa salât ü selâm getirmek, mü'minler için ilâhî bir emirdir.
Übey İbn-i Kâ'b -radıyallâhu anh- anlatıyor. Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e:
"- Yâ Rasûlallâh! Ben sana çok salevât-ı ÅŸerîfe getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir? diye sordum.
"- DilediÄŸin kadar." buyurdu.
"- Duâlarımın dörtte birini salevât-ı ÅŸerîfeye ayırsam uygun olur mu?" diye sordum.
"- DilediÄŸin kadarını ayır. Ama daha fazla zaman ayırırsan senin için iyi olur." buyurdu.
"- Öyleyse duâmın yarısını salevât-ı ÅŸerîfeye ayırayım." dedim.
"- DilediÄŸin kadar yap. Ama daha fazla zaman ayırırsan senin için hayırlı olur." buyurdu.
Ben yine:
"- Åžu hâlde üçte ikisi yeter mi?" diye sordum.
"- İstediÄŸin kadar. Ama artırırsan senin için hayırlı olur." buyurdu.
"- Öyleyse duâya ayırdığım zamanın hepsinde sana salevât-ı ÅŸerîfe getirsem nasıl olur?" deyince:
"- O takdîrde Allâh bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar." buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 23)
Bu itibarla peygamber âşıkları, salât ü selâm'ı dillerine vird ve tesbih edinirler. Zîrâ salât ü selâmlar, mü'min gönüllerde muhabbet-i Rasûlullâh'ın ziyâdeleÅŸmesine sebep olur. Muhabbet-i Rasûlullâh ki, beÅŸeri her iki cihânda azîz eyleyen yegâne müessirdir. Nitekim ashâb-ı kirâm da bu muhabbet vesîlesiyle, yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in aÅŸkıyla yoÄŸrulduklarından o eriÅŸilmez derecata nâil kılınmışlardır. Onlar birer aÅŸk çaÄŸlayanı hâlinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in etrâfında sadâkatle kenetlenmiÅŸler ve O'na baÄŸlılık semâsının birer yıldızları olmuÅŸlardır. Öyle ki ashâbın içinde, "Rasûlullâh böyle yapmıştı" diye, sırf O'na ittibânın hazzını yaÅŸamak için, O'nun yürüdüÄŸü yoldan yürüyen, kokladığı gülü koklayan, durduÄŸu yerde duranlar vardı.
Dolayısıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in doÄŸum günü olan 12 Rabîulevvel'e rastlayan vefat gününde de en ziyade üzüntü ve kedere garkolanlar, hiç ÅŸüphesiz yine ashâb-ı kirâmdır. Öyle ki, Fahr-i Cihân Efendimiz vefât ettiÄŸinde ashâbın hâli, hüznünden yanıp eriyen mumlar gibiydi. Zîrâ O'nu görmeden bir gün bile dayanamayan âşık gönülleri artık bu fânî dünyâda Onu hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini ilâhî dergâha mahzûn bir gönülle açarak:
"Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her ÅŸeyden çok sevdiÄŸim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir ÅŸey görmeyeyim!.." diye samîmâne ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.
Rasûlullâh'ın baÅŸ müezzini, Peygamber mescidinin bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-'ın hâli ise çok daha baÅŸkaydı. Allâh Rasûlü dünyâyı terkedince sanki dilini yuttu, aÄŸzını bıçaklar açmaz oldu. Koca Medîne kendisine dar geldi.
Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Bilâl'e ezan okuması için defâlarca yalvardı. O peygamber âşığı, dertli Bilâl ÅŸu cevâbı verdi:
"- Yâ Ebâ Bekir! Benim arzumu sorarsan Rasûlullâh'tan sonra ezan okumaya tâkatim kalmadı. Beni zorlama. Ne olursun, beni kendi hâlime bırak..."
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise Rasûlullâh hasretiyle Bilâl'den o güzel demlerin ezânını ısrarla istiyor:
"-Ümmet, Rasûlullâh'tan sonra O'nun müezzininden de mi mahrûm olsun?" diyordu.
Israrlara dayanamayan Bilâl, nihâyet sabah ezânı için boynu bükük, gözü yaÅŸlı minâreye çıktıysa da boÄŸazına tıkanan hıçkırıklardan, ezanı okuyamadan geri indi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr etmedi.
Bilâl -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü'nün aziz hâtıralarıyla dolu Medîne'de duramadı, o sabah namazından sonra derhal yola çıktı. Åžam'a gitti. Bir an evvel Rasûlullâh'a kavuÅŸmak hasretiyle, serhad boylarında ÅŸehâdet peÅŸinde muhârebelere iÅŸtirâk ediyor, ancak takdîr-i ilâhî, her defâsında gâzî oluyordu. Bu minvâlde seneler geçti.
Bir gece rüyasında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i gördü. Rasûl-i Ekrem ÅŸöyle buyuruyordu:
"- Yâ Bilâl! Bu cefâ nedir? Beni ziyâret edecek vakit hâlâ gelmedi mi?"
Hazret-i Bilâl telaÅŸla uyandı. Derhal devesine atlayıp engin çöllere daldı. Yalnız başına günlerce yol aldıktan sonra nihâyet nûrlu Medîne'ye geldi. Hiç kimseye görünmeden derhal Rasûlullâh'ın kabrine koÅŸtu. Mezârın üzerine kapandı. Yüzünü gözünü mezarın toprağına sürerek, gözyaÅŸları içinde:
"- Geldim Yâ Rasûlallâh, geldim iÅŸte!" dedi.
Tam bu esnâda Rasûl-i Ekrem'in torunları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin çıkageldi. Onları gören Bilâl, mezarın üzerinden kalkarak:
"- Aah! Rasûlün nûr-i dîdeleri!" dedi ve hasretle onları kucakladı.
Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-:
"- Yâ Bilâl! Senden bir ÅŸey ricâ etmek istiyorum, yapar mısın?" dedi. Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-:
"- Söyle cânımın cânı, söyle!" deyince:
Hasan -radıyallâhu anh-:
"- Rasûlullâh'a Mescid-i Åžerîf'te okuduÄŸun ezâna hasretiz. Onu iÅŸitmek istiyoruz. Okur musun?" dedi.
Bilâl -radıyallâhu anh- da:
"- Sizin için okurum." dedi.
ÖÄŸle vakti Hazret-i Bilâl, Mescid-i Nebevî'de eskiden ezan okuduÄŸu yere çıktı. Dertli ve yanık baÄŸrından öyle bir:
"Allahü Ekber Allahü Ekber" dedi ki koca Medîne Allâh Rasûlü'nün tedâisinden zangır zangır titredi. DaÄŸlar taÅŸlar bu yanık sadâ ile inledi.
"EÅŸhedü enla ilahe illallah" deyince Medîne çalkalandı.
"EÅŸhedü enne Muhammeden Rasulullah" lafzında artık bütün halk sokaklara dökülmüÅŸtü.
"_Ne oldu, Rasûlullâh dünyaya yeniden mi teÅŸrîf etti." diye birbirine soranlar, aÄŸlayanlar, hıçkıranlar...
Hazret-i Bilâl ise boÄŸazına saplanan hıçkırıkları zaptetmeye ve ezân-ı Muhammedî'yi tamamlamaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün... Neredeyse hıçkırıktan boÄŸulacak. Kendisini tutamadı, bitkin ve gözü yaÅŸlı bir hâlde olduÄŸu yere bir külçe gibi yığıldı kaldı.
Hazret-i Bilâl, Medîne'de bir gece kalıp kendine geldikten sonra devesine binip tekrar Åžam'a gitti. Yine muhârebe meydanlarına koÅŸtu. Artık ÅŸehîd olup gönüller sultânına kavuÅŸmak, içindeki hasret yangınını söndürmek istiyordu. Fakat vâde dolmayınca ölmek de elde deÄŸil. Hattâ Åžam'ı kasıp kavuran ve yirmi beÅŸ bin gâziyi alıp götüren vebâya raÄŸmen hikmet-i Hüdâ, Hazret-i Bilâl, yine saÄŸdı.
Bu sefer Åžam'a gelen Halîfe Ömer -radıyallâhu anh-, Bilâl'in büyük kederini bilmesine raÄŸmen o da herkes gibi onun yanık sesine hasret ile Bilâl'e:
"_Kalk yâ Bilâl! Hiç itiraz istemem, ezan okuyacaksın." dedi.
Bilâl etrâfına baktığında hazır bulunanların hepsinin kendisine yalvaran gözlerle baktığını gördü ve "bismillâh" deyip mînâreye çıktı. Herkes ÅŸaÅŸkındı. Çünkü Bilâl hiç îtiraz etmemiÅŸti. Belli ki Bilâl'e bambaÅŸka bir hâl olmuÅŸtu.
Bilâl -radıyallâhu anh-, gâyet sâkin, hıçkırıksız, berrak bir sesle ezan okumaya baÅŸladı. Yıllarca bu sadâya hasret kalan gönüller, daÄŸlar taÅŸlar, bütün çöl dinliyordu. Bilâl aÄŸlamıyordu. Ancak, Halîfe aÄŸlıyor, ashâb aÄŸlıyor, Åžamlılar aÄŸlıyor, Allâh Rasûlü'nü tanıyan da aÄŸlıyor, tanımayan da aÄŸlıyordu. Bu, yıllardır kalplerde biriken Rasûlullâh hasretinin âdetâ bir sel hâlinde taşıp galeyâna gelmesiydi.
Âlemleri kuÅŸatan bir rahmet olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bu aÅŸk ve muhabbet kafilesi, sahabeden sonra da aynı tazelik ve coÅŸkunluk pınarı hâlinde vuslat deryâsına doÄŸru akmaya devam etmiÅŸtir.
***
Allâh Rasûlü'ne aÅŸk ile baÄŸlı ümmetinin büyüklerinden Seyyid Ahmed-i Yesevî Hazretleri ise, 63 yaşında vefât eden Rasûlullâh'a duyduÄŸu engin aÅŸk ve muhabbet sebebiyle bu yaÅŸtan sonraki ömründe yeryüzünde dolaÅŸmaya vedâ etmiÅŸ, mezar gibi bir yerde irÅŸâdına devâm etmiÅŸtir.
Büyük hadîs âlimi ve müctehid İmâm Nevevî Hazretleri, O Varlık Nûru'nun nasıl karpuz yediÄŸini bilmediÄŸi için ömrü boyunca karpuz yememiÅŸti. Hayatının bütün safhalarını kuÅŸatan peygambere baÄŸlılık ÅŸuuruyla, bir karpuzu yerken bile O'nun tarzının dışında hareket etmek ihtimâlinden uzak durmuÅŸtu.
Ez-cümle; Ashâbdan beri devam edegelen bu muhabbet tezâhürleri çerçevesinde, bu Velâdet Kandili'nde, Allâh Rasûlü'ne muhabbetteki seviyemizi ölçmeli ve îmânımıza ne derecede lâyık yaÅŸayabildiÄŸimizi mîzân edip, rûhumuzu ne kadar diriliÅŸ, uyanış ve silkiniÅŸe getirebildiÄŸimizi muhasebe etmeliyiz. Bu vesîleyle kâmil mânâsıyla Müslümanlığımızın hangi seviyede olduÄŸunu idrâk etmeye çalışmalıyız. Acaba Abdullâh bin Zeyd, Bilâl-i HabeÅŸî, İmâm Nevevî, Seyyid Ahmed-i Yesevî ve emsallerinin gönül iklimlerinden bizlerde ne kadar hisse var?.. Medîne-i Münevvere'de Allâh Rasûlü'nün huzûrunda, duygularımız kalbî hayatımızı ne derecede feyizlendirmektedir?..
Burada bahsettiÄŸimiz İslâm büyüklerinin hâlleri, elbette ki vecd kahramanı olan yıldız ÅŸahsiyetlerdeki ölçülerdir. Ancak onları yıldız yapan da, Rasûlullâh'a duydukları aÅŸk, ÅŸevk ve baÄŸlılıktaki ÅŸiddettir.
Zîrâ Rasûlullâh, bütün kâinâtın özü ve varlık sebebidir. Hakk'ın yüce bir lutfudur. Kul ile Hak Teâlâ arasında bir vuslat rehberidir. O, anlatılabilen ve anlatılamayan hâlleriyle kulluk makâmında bedeni fânî oluncaya kadar bizlere ibâdet ve muâmelâtın en yüce nümûnesi olmuÅŸtur. Kısaca O, âlemleri kuÅŸatan bir rahmet ve aÅŸktır. O'na râm olan âşık gönüller, bu âlemde dâim O'nun muhabbetiyle yanacaklar ve her dem O'nun ulvî visâlinin hasretini yudumlayacaklardır. Bu hâlet içinde:
"Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!" figânıyla da her an gittikçe ziyâdeleÅŸen muhabbetlerini arz edeceklerdir.
Bu arzediÅŸ hâline O'nun, vefât döÅŸeÄŸinde iken söylediÄŸi ÅŸu ifadeler, ne kadar ibretli ve mânâlı bir mukâbele sadedindedir:
"Ey insanlar! İyi biliniz ki, ben sizden önce gidecek, sizi bekleyeceÄŸim. Siz de gelip bana kavuÅŸacaksınız. BuluÅŸacağımız yer, Havz-ı Kevser başıdır. Ancak yarın benimle Havuz başında buluÅŸmak isteyen, elini ve dilini günahlardan çeksin."
"Ey insanlar! Günahlar nîmetlerin deÄŸiÅŸtirilmesine sebep olur. Halk iyi olduÄŸu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduÄŸu zaman yöneticiler de kötü olur."
"Ey insanlar! Namaza, namaza dikkat edin! Hanımlarınıza ve emriniz altındakilere eziyet etmeyin! Onların haklarını gözetin! Çoluk ve çocuÄŸunuza ilim ve edeb öÄŸretin! Onlar size emanettirler."
"Ben haberimi aldım. Allâh'a gidiyorum. Dininizi ve emanetinizi Allâh'a ısmarladık. Ey ashâbım ve ey cemâat! Sizlere selâmetler dilerim. Allâh'ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun!.." Âmîn!..
Yâ Rabbî! Rasûlullâh'a sevdâlı gönüllerden kalplerimize lutfunla bir ÅŸebnem ihsân eyle! Onun velâdetindeki esrârı bizler için bir rahmet ve bereket vesîlesi kılarak hakîkat-i Muhammediye'den hisse alabilmeyi nasîb eyle! Bizleri muhabbetin cevheri ve menbaı olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in ÅŸefaat-i uzmâsına nâil eyle! Sonsuz salât ü selâmlar O'nun üzerine olsun!..
Âmîn!.. |