Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buÄŸday satan bir adama rastladı. Satıcıya:
"-Nasıl satıyorsun?" diye sordu.
Adam da kendince anlattı. O esnada Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e:
"-Elini onun (buÄŸdayın) içine daldır!" diye vahy (iÅŸaret) edildi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de elini daldırdı ve buÄŸdayın ıslak olduÄŸunu gördü. Bunun üzerine
"-İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya! Aldatan bizden deÄŸildir." (Müslim, İman, 164) buyurdu.
Hadîs-i ÅŸerîfte ifade edildiÄŸi üzere İslâm iktisâdî sistemi, ticâretin temelini doÄŸruluk ve dürüstlükle ferd ve cemiyete hizmet anlayışı üzerine kurmuÅŸtur.
Malın, üreticiden tüketiciye intikâli demek olan ve sermâye kadar gayreti de gerektiren üstelik kâra kadar zarâra da dönüÅŸmek ihtimâli bulunan ticârî faâliyet, malın, fâidesini artırdığı cihetle helâl kılınmış, hattâ teÅŸvîk edilmiÅŸtir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in mübârek lisânından "Kazancın onda dokuzunun ticârette olduÄŸu..." husûsunun ifâde edilmiÅŸ bulunması düÅŸünülürse, bu teÅŸvîkin derecesi daha kolay anlaşılabilir. DiÄŸer taraftan İslâm inancının dayandığı beÅŸ temel amelî esâsın hac ve zekât gibi en ehemmiyetli iki tanesi, zengin olan mü'mine mahsustur ki, bunlar da aynı zamanda meÅŸrû yoldan zengin olmanın teÅŸviki mâhiyetindedir. Hadîs-i ÅŸerîfte ifade buyurulan "Veren el alan elden üstündür." ÅŸeklinde verici olmaya yönlendiren hüküm de, bu istikamette deÄŸerlendirilebilir.
Bununla beraber mal ve serveti elde etmenin en önemli vasıtası olan ticarette "Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır." hadîs-i ÅŸerîfi akıldan çıkarılmamalıdır.
Zîrâ ticâretteki para kazanma ihtirâsı, nefsin zebûnu olduÄŸu korkunç handikaplardan biridir. Muhteris kimse, bir testiye benzer; karnı dolsa da aÄŸzı kapanmaz. Halbuki bir testiye deryâlar boÅŸaltmaya kalksan, istiâbından fazla ne alabilir? Yine muhteris, bir ocak, soba veya mangal gibidir ki, ona odun ve kömür gibi yakacaklar yığıldıkça, iÅŸbâ hâline gelip sönmez; bilakis alev ve harâreti artar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, muhteris insanı ÅŸöyle ifade buyurur:
"ÂdemoÄŸlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. AdemoÄŸlunun içini/karnını topraktan baÅŸka bir ÅŸey dolduramaz." (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)
Bu düÅŸkünlüÄŸü dolayısıyla insanoÄŸlunun ticarette yaptığı hile ve düzenbazlıkların haddi hesabı yoktur. Bu yüzden nice kavimler batmıştır. Yine de bu dünyâ akıllanmayan nice gaflet yolcularıyla doludur. Sınırsız zenginlikleri dolayısıyla infak, zekat ve muhtelif hayr u hasenat ile fakir, garip, kimsesiz, dul, yetim ve muhtaçları gözetecekleri yerde onların haklarını bir vampir iÅŸtahıyla gaspedenler tarih boyu hiç eksik olmamıştır...
Dînin mevzûu rûhtur. Bedense, rûha yüktür. Dîn, bedene seâdet ve rahatlık getirmek dâvâsında deÄŸildir. Bilâkis rûhu bedene hâkim kılmak dâvâsındadır. Ticaret, bir merhaleden sonra hırslarımıza gem vurmak olmalı ki, haddi aşıp dünyâ ve âhıret bedbahtı olmayalım... Tüccar vurguncu, kontrol organları hırsız ve rüÅŸvetçilerle dolu bir cemiyet bünyesinde huzur aramak bir hayal olur...
Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de kıyâmete kadar gelecek ümmetlere ibret olması için Åžuayb -aleyhisselâm-'ın kavmi olan Medyen ve Eyke halklarının helâkinin, ticaret ahlâklarının son derecede bozulmuÅŸ olması sebebiyle olduÄŸunu bildirmektedir. Onun için ticârette sahtekârlık yapılıp harâm yenmesi, zayıfların ezilmesi, bir kavmin helâkine sebeb olacak kadar ağır bir cürümdür. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
"Altın ve gümüÅŸ paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helak olsun!.. Çıkar düÅŸkünü (muhteris) kiÅŸiye (dilediÄŸi) verilirse memnun olur, verilmez ise razı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder)." (Buhârî, Rikak,10; Cihad, 70; İbn Mâce, Zühd, 8.)
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, bir kimse methedildiÄŸi zaman, methedene, üç ÅŸeyi yâni:
"-Hiç sen onunla; komÅŸuluk, yolculuk, veya ticâret yaptın mı?" diye sordu.
Muhâtabı üçünü de yapmadığını söyleyince:
"-Zannedersem, sen onun câmîde Kur'ân okurken başını salladığını gördün!" dedi.
Adamın da:
"-Evet, yâ Ömer! Benim gördüÄŸüm öyle idi." ifâdesi üzerine Ömer -radıyallâhü anh-:
"-O zaman medihte bulunma! Zîrâ ihlâs, kulun boynunda deÄŸildir." buyurdu.
Burada Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'in verdiÄŸi ölçü, zâhire aldanmamak, kiÅŸinin fiiline ve beÅŸerî münâsebetlerine göre kanâat sâhibi olmak îcâb ettiÄŸidir. Menfaatinden imtihân verip geçer not almamış olanın tezkiyesinin tehlikesine iÅŸârettir.
GörüldüÄŸü gibi ticâret, ferdin iç dünyâsını dışarıya yansıtır. Yâni ferdin iç âlemi nasılsa ticareti de öyledir. Onun için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i ÅŸerîfinde:
"Allâh, sizin namazlarınıza, oruçlarınıza deÄŸil, para münâsebetlerinize bakar" buyurmuÅŸtur.
İslâm'a göre; alıcı ve satıcı, bir mal alırken onu kasden yermemeli, satarken de deÄŸerinden üstün gösterecek ifâdeler kullanmamalıdır. Muhâtabın zaafından istifâde ederek fiyatlarda teâmülün (fiyat standardının) üzerine çıkmamalıdır. Gabn-i fâhiÅŸ'e (kandırmaya) girmemeli, karaborsa, fâizcilik, tartı ve ölçüde hîle yapmamalı, yemîn etmekten kaçınmalı, toplumun zarârına olan harâm malları alıp satmamalıdır.
Ticâretin kâidelerini Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ne güzel koymuÅŸtur:
"Alış-veriÅŸte vukû bulan lüzumsuz sözler ve yemînler olur. İşe ÅŸeytan ve günâh karışır. Ticâretinizi sadaka ile karıştırınız (temizleyiniz)!"
"Tüccârlar kıyâmet günü fâcirler olacaklardır. Ancak dürüst ve doÄŸrulukta bulunanlar müstesnâ..."
Malının deÄŸerini bilmeyen bir satıcıya malının deÄŸerini bildirmek îcâb eder. Onun bilgisizlik, tecrübesizlik ve saflığından istifâdeye kalkışmak, gabindir (kandırmadır). Gönlünde Allâh korkusu ve O'nun rızasını kazanma gâyesi olanlar, bu hususta son derecede titiz ve hassas olurlar. İmâm-ı A'zam Hazretleri, kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına malının fiyatını sormuÅŸtu. Kadın:
"-Yüz dirhemdir, yâ İmâm!" deyince itiraz etti:
"-Hayır, bu daha fazla eder..." buyurdu.
Kadın ÅŸaÅŸkınlıkla yüz dirhem artırdı. İmâm-ı A'zam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha.. İmâm-ı A'zam:
"-Hayır, bu dörtyüz dirhemden de fazla eder." deyince kadıncağız:
"-Yâ İmâm! Siz benimle alay mı ediyorsunuz?" demekten kendini alamadı.
Bunun üzerine İmâm, kadının, malın gerçek fiyatını öÄŸrenmesi için iÅŸten anlayan birini çağırttı. Gelen kiÅŸi, elbiseliÄŸin fiyatını beÅŸ yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı A'zam onu bu fiyattan satın aldı.
Zîrâ o biliyordu ki, doÄŸruluktan ayrılmak, malların ayıp ve kusurlarını saklamak, bilhassa ölçü ve tartıya dikkat etmemek, insanı çok hazîn neticelere dûçâr eder.
Osmanlı toplumu da bu ahlâk içinde yoÄŸrulmuÅŸ ve böylece cemiyet huzur ve seâdetini ehl-i küfrü dahî hayran bırakacak bir derecede temin etmiÅŸtir. Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra iki papazın Osmanlı esnafını tedkik için dolaşırken yaÅŸadıkları ÅŸu hâdise bu hâli ne güzel aksettirir. Papazlar, sabâhın erken sâatinde bir bakkala giderek bir ÅŸeyler almak istediler. Bakkal onlara:
"-Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!" dedi.
Bunun üzerine diÄŸer bakkala gittiler. O da aynı ÅŸekilde:
"-Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!" dedi.
Böylece papazlar diÄŸer dükkana gittiler. Aldıkları cevap hep aynı oldu. Nihayet ilk bakkaldan alış-veriÅŸ yaptılar.
Ecdâdımız iÅŸte böylesine diÄŸergâm ve fedâkâr kılıcı bir ahlâk zemininde yetiÅŸmiÅŸlerdi. İslâm ahlâkından ibaret olan bu zeminde hep birbirini düÅŸünmek vardır. Hele hîlekârlık, bir müslüman için ağır bir cürümdür. Bir müslüman yalan söyleyemez, aldatamaz. Aldanmak ise, bir ahmaklık alâmetidir. O da bir müslümana yakışmaz. İnsanlığa rehber peygamberler "sıdk" doÄŸruluk ve "fetânet" akıllılık ile muttasıftırlar. Onların izinden giden bir müslüman da, akıllı ve uyanık olmaÄŸa mecbûrdur. Cenâb-ı Hakk, aldatanlara karşı aldanmamak hususunda îkâz sadedinde:
"Allâh'ın geçiminize dayanak olarak hayatın esası kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin." (Nisâ, 4-5) buyurmuÅŸtur.
Aldatanlara gelince, onlar ÅŸu hadîs-i ÅŸerîfte anlatılanlara muhataptırlar. Rasûlullah'ın -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in:
"Üç kiÅŸi vardır ki, kıyâmet günü Allâh onlarla konuÅŸmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap da vardır." ifadelerini üç defa tekrarladığını iÅŸiten Ebû Zerr -radıyallâhü anh-:
"-Adları batsın, umduklarına ermesinler ve hüsrâna uÄŸrasınlar, kimlerdir onlar yâ Rasûlallah!" diye sordu.
Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
"Elbisesini (kibir ve gururundan dolayı kurula kurula) sürüyen, verdiÄŸini baÅŸa kakan ve yalan yeminle malını pazarlayan!" buyurdu. (Müslim, Îmân, 171)
DiÄŸer taraftan İslâm iktisâd nizâmında iddihâr, yâni karaborsacılık yapmak için malı depolayıp pahâlanmasını beklemek de mezmûmdur. Toplumun maddî istismârıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, iddihâr yapanlara bedduâ eder. BuyurmuÅŸlardır ki:
"Malı piyasaya süren kazanmış, pahalıya satmak için bekleten ise, Allâh'ın lânetine uÄŸramıştır."
İslâm, ticâret ile ilgili kâidelerini, asıl onun kazanılma ve sarf edilme faâliyetlerinde gösterir:
Kur'ân-ı Kerîm, iki tarafın kalb hoÅŸnutluÄŸu ile cereyan etmesi gereken ticârî faâliyetin dışındaki muâmeleleri, harâm saymakta ve:
"Aralarınızda bâtıl yoluyla mallarınızı yemeyin!.." buyurmaktadır.
Âyet-i kerîme ÅŸöyledir:
"Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hâli müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve harâm yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin! Ve kendinizi öldürmeyin! Allâh size karşı pek merhametlidir." (en-Nisâ. 29)
"Nefislerinizi öldürmeyiniz!" ifâdesi, mühim ince bir mânâ ihtivâ eder. Burada, rûhî hayâtı mahvedip cehennem ehli olmaktan sakındıran bir îkâz vardır. DiÄŸer taraftan kavga ve cinâyetlerin bir kısmının da, haksız yere mal yeme ve kazanma ihtirâsına dayandığı hakîkatine dikkat çekilir. Bu tehlikelerden korunmak ise, İslâm'ın tâyin ettiÄŸi ticâret kâideleri içinde kalmakla olur. Bilhassa faizden kaçınmak, bu hususta en önemli mes'eledir.
Fâiz, risk ve gayret dâhil olmadığı için sermayenin kullanılışındaki bir istismâr tezâhürüdür. Sadece zenginin daha çok güçlenmesine, muhtâcın da daha çok ezilmesine vesîle olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in fâiz hakkında çok korkutucu hadîs-i ÅŸerîfleri vardır. Vedâ Hutbesi'nde Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Fâizin her çeÅŸidi ayaklarımın altındadır!" buyurarak, her türlü fâizi harâm kılmıştır.
Âyet-i kerîmeler de, bu husûsdaki ilâhî tehdîdi ÅŸöyle ifâde etmektedirler:
"Fâiz yiyenler, (kabirlerinden) ÅŸeytan çarpmış (kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı) gibi kalkarlar. Bu hâl, onların: Alım-satım, tıpkı fâiz gibidir!" demeleri yüzündendir. Halbuki Allâh, alım-satımı helâl, fâizi harâm kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öÄŸüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmiÅŸte olan kendisinindir ve artık onun iÅŸi Allâh'a kalmıştır. Kim tekrâr fâize dönerse, iÅŸte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar."
"(Fâizi harâm kılan) Allâh, fâiz (karışan mal) ı tüketir (onun bereketini giderir), sadakaları (verilmiÅŸ malları) ise bereketlendirir. (Onlar vesîlesiyle müstakbel belâyı def eder.) AIlâh, küfürde ve günâhda ısrâr eden hiç kimseyi sevmez!.." (el-Bakara, 275-276)
Bilhassa fâiz sebebiyle kahr-ı ilâhînin tecellî edeceÄŸini bildiren ÅŸu âyetteki tehdîd çok müthiÅŸtir:
"Ey îmân edenler! AIlâh'dan korkun! EÄŸer gerçekten inanıyorsanız, mevcûd fâiz alacaklarınızı terkedin!"
"Åžâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allãh ve Rasûlü tarafından (fâizcilere karşı) açılan harbden haberiniz olsun! EÄŸer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiÅŸ, ne de haksızlığa uÄŸramış olursunuz..." (el-Bakara, 278-279)
Kim kâinâtın Hâlık'ı ve kâinâtın kendisi ÅŸerefine yaratılmış olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ile harb eder de gâlib çıkabilir?
EÄŸer bir mü'min fâizle iÅŸtigâl ederse, ya malını veya îmânını kaybeder. Fâsıkın ise, böyle yanlış yollara gittiÄŸinde müstehak olduÄŸu cezâya istihkâk kesbetsin diye malı ziyâdeleÅŸir. Yâni o yol ona kârlı kılınır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, ihmâl etmez, imhâl eder (mühlet verir). Böyleleri, mâruz kalacakları cezâ ânına kadar bir mühlete nâil olmuÅŸ olurlar. Âyetteki ilâhî tehdîde çok dikkat etmek îcâb eder. Aksi hâlde durum çok vahimdir. Câbir radıyallâhu anh diyor ki:
"Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- fâiz yiyene, yedirene, kâtibine ve ÅŸâhitlerine lânet etti ve:
"Onlar müsâvidirler..." buyurdu." (Müslim, Müsâkât, 106)
Ebû Hanîfe'nin hâli ne güzeldir. O büyük imâm, fâize benzer bir durum olmasın diye alacaklısının aÄŸacının gölgesinden dahî istifâde etmemiÅŸtir.
Fâiz yasağının elbette birçok sebep ve hikmetleri vardır. Bunların başında iÅŸsizliÄŸi artırması, sun'î fiyat artışına yol açması, yardımlaÅŸma, dayanışma, sevgi, merhamet ve ÅŸefkat gibi insânî ve ahlâkî vasıfları zayıflatması, bencilliÄŸi körükleyip para ve nüfuz kazanma hırsını kamçılaması gibi hususlar gelir.
Bu sebepler muvacehesinde faizi yasaklayan İslâm, buna mukâbil karz-ı hasen denilen imkân nisbetinde Allâh için borç vermeyi teÅŸvik etmiÅŸ ve darda olan bir kimseye verilen borcu sadakadan daha efdal saymıştır.
Bütün bu ahvâle raÄŸmen namuslu iÅŸ yapan, doÄŸru, dürüst ve güvenilir esnaf ve tüccar, sayı bakımından her zaman azınlıkta kalmaktadır. Belki de bunun için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, dürüst tâcirlere büyük mükâfat bildirir. Hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"DoÄŸru tâcir, kıyâmet günü ArÅŸ'ın gölgesindedir."
"DoÄŸru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddîklar ve ÅŸehitlerle beraberdir." (Tirmizî, Büyû, 4)
Ebû Hanîfe Hazretleri, ticaretle geçinen hayli servet sahibi zengin bir kimse idi. Ancak ilimle meÅŸgul olduÄŸundan ticârî iÅŸlerini vekili vasıtasıyla yürütür, kendisi de yapılan ticaretin helâl dairesi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki, bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahman'ı kumaÅŸ satmaya göndermiÅŸ ve ona:
"-Ey Hafs! Malda ÅŸu ÅŸu özürler var. Onun için bunu müÅŸteriye söyle ve ÅŸu kadar ucuza sat!" demiÅŸti.
Hafs da, malı İmâm'ın belirttiÄŸi fiyata satmış, ancak ondaki özrü müÅŸteriye söylemeyi unutmuÅŸtu. Durumu öÄŸrenen Ebû Hanîfe Hazretleri, Hafs'a:
"-Kumaşı alan müÅŸteriyi tanıyor musun?" diye sordu.
Hafs'ın, müÅŸteriyi tanımadığını belirtmesi üzerine İmâm, malın tamamını sadaka olarak dağıttı. Zîrâ o, her hâliyle Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in, Hazret-i Amr'a buyurduÄŸu:
"Ey Amr, sâlih kiÅŸi için sâlih mal ne güzeldir!" (Ahmed b. Hanbel, IV, 197, 202) hakîkatini yaÅŸamakta ve helâl ile harâm hususunda takvâ ölçüleriyle hareket etmekteydi. Çünkü helâl ve harama dikkat, bizlere emanet edilen malın temizliÄŸi ve âhırette hesâbının verilebilmesi açısından en zarûrî bir mecburiyettir.
Helâl lokma için ticarete haram karıştırmama hususunun ehemmiyet ve bereketini merhum pederim Mûsâ Efendi ÅŸu hâdise ile anlatırdı:
"Müslüman olmuÅŸ ermeni bir komÅŸumuz vardı. Birgün kendisine hidâyete eriÅŸ sebebini sorduÄŸumda ÅŸunları söyledi:
"- Acıbadem'de tarla komÅŸum Rebî Molla'nın ticaretteki güzel ahlâkı vesilesiyle müslüman oldum. Molla Rebî, süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir akÅŸam vakti bize geldi ve :
"- Buyurun, bu süt sizin!" dedi.
Şaşırdım:
"- Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!" dedim.
O hassas zarif insan:
"- Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca o hayvanın tahavvülat devresi (yediÄŸi otların vücudundan tamamen izalesi) bitene kadar sütünü size getireceÄŸim..." dedi.
Ben:
"-Lâfı mı olur komÅŸu? YediÄŸi ot deÄŸil mi? Helâl olsun!.." dediysem de Molla Rebî:
"-Yok yok öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!.." deyip hayvanın tahavvülat devresi bitene kadar sütünü bize getirdi.
İşte o mübârek insanın bu davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümdeki gaflet perdelerini kaldırdı ve hidâyet güneÅŸi içime doÄŸdu. Kendi kendime:
"-Böyle yüce ahlâklı bir insanın dîni, muhakkak ki en yüce bir dîndir. Böylesine zarîf, hak-ÅŸinâs, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiÅŸtiren dînin doÄŸruluÄŸundan ÅŸüphe edilemez!" dedim ve kelime-i ÅŸehâdet getirip müslüman oldum.»"
Bu güzelliklerin yanında hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:
"İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, kiÅŸi malı helâlden mi, haramdan mı aldığına hiç aldırmaz." (Buhârî, Büyû, 7, 23) ÅŸeklindeki gafletlerin de yaÅŸanması, ne kadar hazîn durumlardır.
Oysa dînin koyduÄŸu kâidelerin ihlâlinden doÄŸan cezâlar, ferdî olduÄŸu ve çoÄŸu âhırete âid bulunduÄŸu halde harâm mal edinmekten doÄŸan belâ onun kazanılmasında bir dahli olmayan gelecek nesillere de ÅŸâmildir. Üstelik insanlardan bunun acısı, âhırete kalmayıp mutlaka çıkar. Halk, bu nükteyi sezerek onu: "Dedesi koruk yemiÅŸ, torununun diÅŸi kamaÅŸmış!" ÅŸeklinde darb-ı mesel hâline getirmiÅŸtir. Haram servetten miras alanların ekseriyâ doÄŸru yolda yürüyemediÄŸi bir gerçektir. Çünkü parada bir sır vardır; o, geldiÄŸi yoldan gider. GeldiÄŸi yol harâm olan bir mirasçıyı o mal, arkasına takarak kötü yollara sürükler. Böyle bir mal yılana benzer. Yılan nasıl çıktığı delikten girerse, malın sarf mahalli de kazancın vasfına baÄŸlıdır.
Îmân ve takvâ istikametinde kullanılmayan bir malın fıska ve küfre müncer olacağı âyet-i kerîmede Mûsâ -aleyhisselâm-'ın dilinden ne güzel ifade buyurulur:
"Mûsâ: "Rabbimiz! DoÄŸrusu sen Firavun'a ve erkânına ziynetler ve dünyâ hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan ÅŸaşırmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azâbı görmedikçe inanmazlar..." dedi." (Yûnus, 88)
Ne gariptir ki, kimileri, dürüst ticaret yapınca kazancın hâsıl olamayacağı yönünde temâyüller göstermektedir. Bunlar, bir gaflet lakırdısı, hakîkat körlüÄŸü ve ilâhî taksimat programını inkârdır. Bu hataya düÅŸenlere göre malını defalarca Allâh ve Rasûlü yolunda sıfırlayan ve hiçbir zaman dürüst ticaretten ayrılmayan Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhü anh-'ın ashabın en fakirleri arasında yer alması gerekirdi. Ancak tarihen de sabittir ki, o devamlı sahâbenin en zenginlerinden olmuÅŸtur. Kaç defa Allâh ve Rasûlü için her ÅŸeyini infâk etmesine raÄŸmen nice ilâhî bereketlere nâiliyetle tekrar servet ve mal sahibi olmuÅŸtur.
Bu itibarla bizler, malı meÅŸrû yollardan kazanmakla mükellefiz ve meÅŸrû yerlere sarfetmeye de mecbûruz. Ârif bir tüccâr, dünyâ ticâretini devâm ettirirken daha büyük olan âhıret kazancını ihmâl etmeyecek, ebedî seâdeti düÅŸünüp ilâhî yoldan ayrılmayacaktır. AÅŸağıdaki âyet-i kerîme, böylelerinin kalbî hayâtını ne güzel aksettirir:
"(Öyle hakîkî er kiÅŸiler vardır ki) onlar, ne ticâret ne de alış-veriÅŸin, kendilerini zikrullahdan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduÄŸu bir günden korkarlar." (en-Nûr, 37)
Bu ÅŸekilde ticâret ehli olanlar, bir baÅŸka âyet-i kerîmede buyurulan "ticâreten len- tebûr" (aslâ zarara uÄŸramayan bir kazanç) sırrını yaÅŸayanlar, yâni gerçek ticâretten nasîb alanlardır. Nitekim gerçek ticâreti, Allah Teâlâ ÅŸöyle ifâde buyurur:
"Allâh'ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiÄŸimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âÅŸikâr sarfedenler, aslâ zarâra uÄŸramayacak bir kazanç (ticârten len-tebûr) umabilirler."
"Çünkü Allâh, onların mükâfatlarını tam öder ve lutfundan onlara fazlasını verir. Åžüphesiz O, çok bağışlayan, ÅŸükrün karşılığını bol bol verendir." (Fâtır, 29-30)
Cenâb-ı Hakk, bizleri bu âyet-i kerîmelerin sırrı içinde yaÅŸatsın! Gönül gözü ile ilâhî kitabı okuyabilmeyi, mi'râca yükseltecek bir huÅŸû ile yapılabilen secdeleri, helâlinden kazanıp isrâf etmeden harcamayı ve verdiÄŸi nîmetleri yolunda infâk etmeyi nasîb buyursun!
Yâ Rabbî! Ticaret ehli kardeÅŸlerimizi, hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan "elinden dilinden mü'minlerin istifade ettiÄŸi" kullarından eyleyip vatan ve milletimiz için hayırlı kimseler eyle!.. Her iki cihanda da rahmet ve berekete vesile olacak amel-i sâlihlere müyesser kıl!
Âmîn!.. |