Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Tasavvufî Üslûbun Ehemmiyeti
Tasavvufî Üslûbun Ehemmiyeti
Yıl: 2001 - Ay: Şubat - Sayı: 180
Ashab-ı kiramdan Ebû Derda Hazretleri Åžam'da kadılık yapıyordu. Birgün halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını iÅŸitti ve onlara:

"-Siz kuyuya düÅŸmüÅŸ bir adam görseniz ne yaparsınız?" diye sordu.

Oradakiler:

"-İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız." deyince Ebû Derdâ Hazretleri bu defa:

"-Öyleyse günah kuyusuna düÅŸmüÅŸ bu adama da niçin bir ip sarkıtıp onu kurtarmayı düÅŸünmüyorsunuz?" diye sordu.

Şaşırdılar:

"-Sen bu günahkâra düÅŸmanlık duymaz mısın?" dediler.

Ebû Derda Hazretleri de ÅŸu hikmetli cevabı verdi:

"-Ben, onun kendisine ve ÅŸahsiyetine deÄŸil, günahına düÅŸmanım."

Bu misâlde Ebû Derdâ Hazretleri'nin mü'min gönüllere yerleÅŸtirmek istediÄŸi pek derin hikmetler vardır. Bu hikmetler, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve rızası ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in yüce ahlâkından ümmete yansıyan ulvî pırıltılardır ki bunlar, İslâm tarihinde hep birer olgunluk düstûru olarak hidâyet sürûr ve nûruna vesile telakkî olunmuÅŸ ve amel-i sâlih toprağında kökleÅŸerek tasavvufî bir üslûp hâline gelmiÅŸtir.

Bu üslûp, günahkârı, günahı içinde boÄŸmayıp, onu müsamaha, afv, merhamet ve muhabbet ikliminde, tevbe deryasında arındırma gayretidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Ebû Cehil gibi müÅŸriklerin en azgınına dahî böyle bir incelikle yaklaÅŸmış ve muhatabının günah çukurlarını çomaklayıp rezaletleriyle uÄŸraÅŸmamış, sadece ve sadece îmânın kurtuluÅŸ ve seadet deryasında tertemiz olmaya çağırmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın îmân ve tevbeye sarılan kimsenin evvelki günahlarını silmesi, hiç iÅŸlememiÅŸ gibi muamele buyurması, hatta samîmiyet ölçüsünde o günahların hepsini sevap defterine aktarması, bu hususta bize yol gösteren büyük bir hikmet meÅŸ'alesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"Ancak tevbe ve îmân edip güzel ameller iÅŸleyenlerin, iÅŸte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere (günahlarını sevaplara) çevirir. Allâh çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir." (Furkân, 70)

Bu yüce merhametten nasip alamayanlar, hem kendilerinin hem de insanlığın düÅŸmanıdırlar. Böylesi merhamet ve ÅŸefkat bilmeyen gâfiller, ilâhî nasiplerinin yollarını tıkayan zavallılardır. Ancak merhamet kaynağını elde eden Mevlânâlar ve Yûnuslar gibi Hakk dostları ise, insanların da dostları olarak herkes tarafından, hatta kurdu ve kuÅŸuyla bütün bir kâinat tarafından sevilen nûr yüzlü mütebessim birer cennet gülleridir. Onlar dikenlerin üzerinde dahi âleme güzellik dağıtır ve gönül yaralarını tedavi ederler. İşte önemli olan budur; gül tabiatli olabilmek, yâni bu dünyâ bahçesinde dikenleri görüp onlardan incinerek dikenleÅŸmek deÄŸil, araya kış gibi çileler de girse onları bahar iklîmleriyle kucaklayarak bütün âleme bir gül olabilmek... Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

"Ay geceden ürkmediÄŸi, karanlıklardan kaçmadığı içindir ki nûrlandı, ışık saçmaya baÅŸladı. Gül de o güzel kokuyu diken ile hoÅŸ geçindiÄŸi için kazandı."

"Bu hakikati gülden de iÅŸit. Bak o ne diyor: Dikenle beraber bulunduÄŸum için neden gama düÅŸeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliÄŸine katlandığım için elde ettim. Onun vesilesiyle âleme güzellikler ve hoÅŸ kokular dağıtma imkânına kavuÅŸtum..."

EÅŸrefoÄŸlu Rûmî Hazretleri, bu hâle eriÅŸebilmek için zarûrî olan üslûbu bir beytinde ÅŸöyle hulâsa eder:

Ol dost için aÄŸuları (zehirleri),
Åžeker gibi yutmak gerek!..

Merhûm RamazanoÄŸlu Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh- Hazretleri'nin bir talebesi geçirdiÄŸi buhran dolayısıyla zaafa uÄŸramış ve sarhoÅŸ bir vaziyette kapısına gelmiÅŸti. Kapıyı açan kiÅŸi:

"-Bu ne hâl! Hangi kapıya geldiÄŸinin farkında mısın?" diye azarlayınca bitkin ve bîçâre adamcağız:

"-Beni merhametle kucaklayacak başka bir kapı var mı ki!.." dedi.

Olup biteni içeriden iÅŸiten Hazret, hemen kapıya geldi ve o gönlü zedelenmiÅŸ talebesini içeriye buyur ederek onu can sarayına aldı. Onun vîrâne olmuÅŸ gönlünü merhamet, ÅŸefkat ve muhabbetle ihyâ etti. Bu gönül inceliÄŸi üslûbu ile irÅŸâda mazhar olan o ÅŸahıs da bütün menfî hâllerinden kurtularak ileriki hayâtında sâlihler zümresine dâhil oldu.

İşte insana mutasavvıfâne bir gözle bakmak, onun günahlarla kirlenmiÅŸ durumundan ziyâde aslına itibar ve iltifât etmeyi gerektirir. Tasavvufî üslûbun -günâhı deÄŸil- günahkârı hoÅŸ görüp merhametle kucaklamasının derin bir hikmeti de iÅŸte budur. Gerçek bir mutasavvıf, günahkâr insanı, kanadı kırık bir kuÅŸ gibi ÅŸefkat ve alâkaya muhtaç bir varlık olarak telâkkî eder. Onun buhranlı rûhunu teskîn etmenin, yeniden sıhhat ve huzûra kavuÅŸturmanın endiÅŸesini sînesinde hisseder. Çünkü Hâlık için mahlûka gösterilecek ÅŸefkat ve müsâmaha, mü'minleri kemâle ve fazîlete erdiren en kuvvetli bir müessirdir.

Ashâbdan biri, ceza vere vere artık bıktıkları bir içki mübtelâsı hakkında lânet etmiÅŸti. Bunu iÅŸiten Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ÅŸöyle buyurdu:

"Ona lânet etmeyin. Allâh'a yeminle söylüyorum, bu adam hakkında bildiÄŸim bir ÅŸey varsa, o da, Allâh ve Rasûlü'nü sevmiÅŸ olmasıdır." (Buhârî, Hudûd, 5)

Çünkü insan, asıl gâyesinden ne kadar uzak kalırsa kalsın "insan" olmak haysiyetiyle yine de yüce bir ÅŸeref sâhibidir. Onun öz cevherindeki yücelikten habersiz olarak günah bataklığına saplanması, tıpkı Kâbe-i Muazzama'nın duvarındaki Hacerü'l-Esved'in, oradan yere düÅŸüp kir pas içinde kalması gibidir. Bu hâle lâkayd kalarak feverân etmeyecek hiçbir mü'min vicdânı tasavvur olunamaz. Bu hâlde bile mü'minler Hacerü'l-Esved'e hürmetten vazgeçmezler. Onu derhal tozu toprağıyla kapar, gözyaÅŸları ve dilleriyle temizleyerek eski yüce ihtiram mevkiine koymak için birbirleriyle yarışırlar. Onun cennetten çıkmış bulunduÄŸunu ve özündeki yüce deÄŸeri düÅŸünürler. Halbuki insan da Hacerü'l-Esved gibi cennetten çıkmadır. İşlediÄŸi günahlarla ne derecede düÅŸerse düÅŸsün, onun özündeki deÄŸer bâkîdir.

DiÄŸer taraftan hiçbir liyâkatli doktor, hastasına, kendisini niye hasta yaptığı yolunda kızmaz. Hastalık, kiÅŸinin kusûruyla ilgili bir husus sebebiyle ortaya çıkmış olsa bile bunu, hastanın fiil veya düÅŸünce bakımından kaynaklanan acziyetinin doÄŸurduÄŸu bir netice olarak yorumlar. Böylece hastaya, hasta olmasına sebep olacak hususlar dolayısıyla kızmak yerine, onun çektiÄŸi ızdırap ve elemi göz önünde bulundurarak vakit geçirmeden büyük bir merhamet ve ÅŸefkatle tedâvîsine yönelir. Kendini bu tedâviyle mükellef görür. İşte mutasavvıf da, cemiyet içinde hastahâne koÄŸuÅŸlarını gezen bir doktorun ÅŸu hissiyâtıyla yaÅŸar. Davranışlara hâkim kılınan bu hissiyât da yoldan çıkmışlar için âdetâ bir can kurtaran simididir.

Böyle bir can simidi uzatmak ve dînen günahkâr olan bir insanı, içine düÅŸmüÅŸ olduÄŸu günah denizinden kurtarmak, pek ulvî bir seadet vesilesidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, Hayber fethi esnasında harp meydanında Hazret-i Ali'ye yaptığı ÅŸu tenbih, câlib-i dikkattir:

"-Yâ Alî! Bir kimsenin senin vâsıtanla hidâyete ermesi senin için üzerinde güneÅŸin doÄŸup battığı her ÅŸeye sahip olmandan daha hayırlıdır."

Bu hakîkat âyet-i kerîmede ÅŸöyle buyurulur:

"... Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiÅŸ gibi olur..." (el-Mâide, 32)

Bu, bir îmân meselesidir. Åžüphesiz insana aid davranışların hatâ durumu en ağır olanı küfürdür. Bunun bile kurtulabilme ÅŸansı, yumuÅŸak bir üslûp ile daha fazla mümkün olduÄŸundandır ki Cenâb-ı Hak Mûsâ -aleyhisselâm-'ı Firavun'a îmân telkîni için gönderdiÄŸinde ona "kavl-i leyyin" yâni yumuÅŸak sözle hitap etmesini emir buyurmuÅŸtur. Zîrâ hidayete davet edenin bundaki muvaffakiyeti, yukarıda ifâde buyurulduÄŸu üzere kazançların en büyüÄŸüne köprü olan bir amel-i sâlihtir. Allâh Teâlâ, Firavun'un küfürdeki ÅŸiddetinden -hâÅŸâ- gâfil deÄŸildi. Dolayısıyla muhatap, küfürde Firavun derecesinde ÅŸiddetli olsa bile bizim telkîn üslûbumuzu, asıp kesmek, tehdit savurmak gibi his taÅŸkınlıklarına deÄŸil yumuÅŸak söz söylemenin vakarlı istikametine yönelten ilâhî talimatı doÄŸru ve iyi kavramalıdır. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

"Allâh'ın: sözünü iyi anla!"

"Zîrâ kaynayan yaÄŸa su dökersen ocağı da harap edersin, tencereyi de..."

Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in ÅŸahsında bütün ümmete ifade buyurduÄŸu ÅŸu âyet-i kerîme de bu hakîkati beyan eyler:

"(Ey Rasûlüm!) O vakit Allâh'tan bir rahmet ile onlara yumuÅŸak davrandın! Åžâyet Sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç ÅŸüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Åžu hâlde onları afvet; bağışlanmaları için dua et..." (Âl-i İmrân, 159)

DiÄŸer bir âyet-i kerîmede de daha sarîh olarak ÅŸöyle buyurulmuÅŸtur.

"(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öÄŸütle çağır!.." (en-Nahl, 125)

Bu üslûp, sırf günahkâr ve kâfirler için deÄŸil, belki en zirve noktalarda İslâm'ı yaÅŸamakta olan insanlarda bile beÅŸeriyet îcâbı görülebilecek birtakım zaaf ve kusurlara karşı da lüzûmludur. Zîrâ kusûru düzeltmeye çalışırken muhâtabı ezip onu rencide edecek sert ve kaba bir üslûp, maksadın hilâfına ve belki de tam zıt istikâmette netîcelere sebep olabilir. Çünkü böyle bir üslûpla yapılan îkâzlarda bazen insanlar babalarına karşı bile tahammülsüz olabilmektedirler ki, baÅŸkalarına tahammüllü olmaları mümkün deÄŸildir. Böyle durumlarda söylenen doÄŸrular da gönüllere tırtıklı bir bıçak tesiri yapmakta; fayda ve cazibesini kaybetmektedir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Bir kabahatin dolayısıyla seni azarladığı zaman baban bile senin gözünde bir canavar gibi saldırıcı ve ısırıcı görünür..."

"Bu hâl, onun azar ve cefâsından kaynaklanan derdin bir tesiridir. Yâni babanın îkâzı, senin iyiliÄŸin için olduÄŸu hâlde ettiÄŸi azar ve cefâ, onun gönlündeki merhamet ve acıyışı sana canavar gibi göstermektedir..."

İşte insandaki bu psikoloji unutulmamalı ve ne kadar günâha batmış olursa olsun onun kıymetli bir varlık olduÄŸu idrâki ile hareket edilmelidir. Bunun içindir ki hadîs-i ÅŸerîfte Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"İnsana günah olarak müslüman kardeÅŸini küçük görmesi yeter." buyurmuÅŸlardır.

Bu hadîs-i ÅŸerîfin hikmetini kavramış bulunan Bezmiâlem Vâlide Sultan'ın, hizmetçilerin ÅŸahsiyetlerinin ezilmemesi için onların kırdığı eÅŸyaları tazmin etmek üzere Åžam'da bir vakıf kurması, bizlere gösterdiÄŸi gönül ufku açısından pek câlib-i dikkattir.

Bu ÅŸuurda bir mü'min, tebliÄŸ ve irÅŸadda üslûp olarak "muâhezeyi kendisine, müsâmahayı gayriye" yöneltmelidir. Zîrâ Allâh Teâlâ buyurur:

"... Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter!.." (Furkan, 58)

"... Birbirinizin suçunu araÅŸtırmayın; kimse kimseyi çekiÅŸtirmesin (dedikodu yapmasın); hanginiz ölü kardeÅŸinin etini yemekten hoÅŸlanır? Ondan tiksindiniz (deÄŸil mi?)..." (el-Hucurat, 12)

Bu âyet-i kerîmeler muvacehesinde yaÅŸayabilen ideal insanlar, hiçbir zaman dünyâyı ukbâ cephesinden ayrı mütâlaa etmeyen büyük ahlâk ve fazîlet kahramanları olmuÅŸlardır. Böyle mânâ sultanlarının izinde yürüyerek târihe yön veren dünyâ sultanlarından biri olan Osmân Gâzî'nin, mânevî hâmîsi Åžeyh Edebali Hazretleri tarafından zâhiren ona; bâtınen ise onun ÅŸahsında gelecek olan bütün devlet adamlarına, daha açık bir tabirle, tâ âileden baÅŸlamak üzere en alt kademeden en üst kademedeki her idareciye yaptığı ÅŸu tavsiyeleri, ne kadar derin ve mânâlıdır:

"Ey OÄŸul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoÅŸ görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaÅŸmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, ÅŸom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."

"Ey OÄŸul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Tembellik bize; uyarmak, gayretlendirmek, ÅŸekillendirmek sana..."

Bu eÅŸsiz nasîhatler, ÅŸahsına karşı bir kusurda bulunsalar bile insanları, Allâh için afvedebilip, Allâh'ın kullarına, ne olursa olsun ÅŸefkat, merhamet ve muhabbetle bakabilmek tarzındaki zengin gönüllülüÄŸün ve ulvî fazîletin kâbına varılmaz bir tezâhürüdür.

Nitekim Rasûlullâh Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir topluluktaki suçlu ÅŸahsı bilse bile onu rencide etmemek için -âdetâ- belirsiz hâle getirir ve o kusurdan bütün topluluÄŸu sakındırırlardı. Bazen de:

"-Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum." buyurarak kendilerine galat-ı ru'yet, yâni yanlış görme izâfe ederlerdi.

İşte bu, kusurluyu utandırmamak ve onu küçük düÅŸürmemek üslûbudur ki, tasavvufu doÄŸru anlayıp yaÅŸamakta olanların müÅŸterek bir vasfıdır. Çünkü Allâh yolu, gönül yıkmak deÄŸil, gönül yapmaktan geçer. Yûnus ne güzel söylemiÅŸ:

Gönül Çalab'ın tahtı,
Çalap gönüle baktı.
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise...

DiÄŸer taraftan hata ve kusurları afvedebilmenin de ötesinde, kötülüÄŸe dahî iyilikle muâmele edebilmek ve hattâ kötülüÄŸünü gördüÄŸü birinin ıslah ve hidâyeti için duâ edebilmek olgun bir müslümanın fârik bir vasfı olmalıdır. Bu vasfa, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in Tâif'te kendisini taÅŸlayanlara bedduâ etmeyip hidayetleri için duâ etmesi kâfî bir misâldir. Yine O'nun, getirdiÄŸi dînin izzetini korumak için Mekke'de insanların kahrolup gazab-ı ilâhî ile helâk olmalarını deÄŸil her birinin hidâyet dairesi içine girmelerini istemesi ÅŸeklindeki üslûbu, nice azgınların kurtuluÅŸuna vesile olmuÅŸtur. Bu yüce üslûba Kur'ân-ı Kerîm, ÅŸöyle iÅŸaret buyurur:

"(Rasûlüm!) İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüÄŸü) en güzel bir ÅŸekilde (iyilik yapmak suretiyle) önle! O zaman seninle arasında düÅŸmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur." (el-Fussilet, 34)

Hadîs-i Åžerîfte de ÅŸöyle buyurulur:

"Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet deÄŸildir. Asıl meziyet, size zulmedenlere, fenâlık yapanlara karşı fenâlık etmeyip iyilik yapabilmektir." (Câmi-i Tirmizî, Kitâbü'l-birr ve's-sıla sf. 323)

Zira iyilik yapılan kimse düÅŸmansa, dost olur; ortadaysa, yaklaşır; yakındaysa muhabbeti ziyadeleÅŸir. Bugün, batıda materyalizmin acımasız sultasına kapılarak büyük bir mâneviyât buhranına sürüklenmiÅŸ olan insanların rûhî bir rahatlama için daha ziyâde mistik telâkkîlere raÄŸbet etmekte olmalarının hikmeti budur. Batı âlemine karşı İslâm'ı telkîn husûsundaki faâliyetlerde tasavvufî üslûbun kullanılması da bu yönden daha muvaffakıyet vericidir. Bugün Batı'da hidâyete eren seçkin zümrenin çoÄŸu, rûhundaki boÅŸluÄŸu tatmin için Hazret-i Mevlânâ ve İbn-i Arabî gibi büyük mutasavvıfların eserlerine mürâcaat etmektedirler. Yine Batı âleminde revaçta olan İslâmî eserlerin başında da tasavvufî eserler gelmektedir. Bu sebeple günümüzde:

"Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel! Kâfir, mecûsî veyâ putperest olsan da, gel! Bizim dergahımız (olan İslâm) ümidsizlik dergâhı deÄŸildir. Yüz kerre tevbeni bozsan, yine de gel!" diyen Mevlânâ'nın bütün insanlık âlemini kuÅŸatan kalbî enginliÄŸine ÅŸiddetle ihtiyaç vardır.

Mevlânâ Hazretleri'nin bu müsâmahakâr dâvetindeki gâye, insanı, öz cevheriyle tanıştırıp onu ÅŸefkat ve müsâmahanın feyizli zemîninde İslâm ile ÅŸereflendirmek veya hatâlarından kurtarmaktır. Yoksa herkesi bulunduÄŸu eski hâli üzere kalmak ÅŸartıyla gâyesizce kabûllenmek deÄŸildir. Maksad, o kiÅŸinin iç âlemini düzeltmektir. Bir tâmirciye âletin bozuÄŸu götürülür. Böyle zatların gönül dergahları da bir tâmirhâneye benzer ki, orada yapılan iÅŸ, yanlışları düzeltmek olduÄŸu için dâvetin daha ziyâde hatâlı insanlara hitâben yapılması gâyet tabiîdir.

Bilhassa dînî hayâtın alabildiÄŸine zayıfladığı ve dînî ölçülere göre insanların bir hayli kusurlu bulundukları zamanlarda muhâtaba, mutasavvıfâne bir diÄŸergâmlık, merhamet ve müsâmaha ile muâmele etmek gerekir. Zira bu davranış; günah, fitne ve isyânın her yönden kuÅŸattığı bu gibi kimselerin düzelip kurtulma ihtimâlini artıracak en bereketli bir tavırdır.

Ancak ifade etmelidir ki, günahkâra karşı müsamaha ferdî hususlardadır. Yoksa kul hakkını çiÄŸneyici bir mahiyette cemiyete taÅŸan, toplumun huzur ve seadetini periÅŸan eden kusur ve zulümleri hoÅŸ görmek ve onlara afv nazarı ile bakmak tasvip edilemez. Ayrıca dînini sathî ölçüler muhtevâsında yaÅŸayan kimselerin günahkâra "öfke" duygusuyla bakması da hiç ÅŸüphesiz ki yanlış deÄŸildir. Onlar için günahkârdan uzak durmak, kalbin onunla ülfetten doÄŸacak zararlardan korunması için zarûrîdir. Zîrâ hayâtı gâfilâne yaÅŸayan kimselerde günahlar, tatlı bir mûsikî gibi nefislere hoÅŸ gelir ve âdetâ ağırlıkları hissedilmeden iÅŸlenebilirler. Bu sebeple günahkârın günâhını hafife almak, hem ilâhî ölçüleri rencide etmeye ve hem de kalbin o günahlara bulaÅŸmasına sebep olacağından, umûm için tehlikelidir. Yâni günahkâra olan müsamahayı günaha taşımamalı; günâha olan düÅŸmanlığı da günahkâra sıçratmamalıdır.

Bütün bunların ardından söylenecek son sözümüz ise:

"KolaylaÅŸtırınız, zorlaÅŸtırmayınız! Müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz!.." (Buharî, İlim, 11; Müslim, Cihad, 6-7) hadîs-i ÅŸerîfidir.

Tabii ki, dînin özüne zarar vermemek, istikametten ayrılmamak ÅŸartıyla...

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aÅŸk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âÅŸinâ eyle! Hâlık'tan ötürü mahlukâta karşı kalblerimizi, merhametin, ÅŸefkatin, hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyle! Milletimizi dostluk ve muhabbet iklîminden ayırma, gönüllerimizi ve ÅŸu mübarek vatan toprağını her türlü fitne ve nifak tohumlarından muhafaza eyle!..

Âmîn
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim