Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Sultân 1. Ahmed Han
Sultân 1. Ahmed Han
Yıl: 1997 - Ay: Eylül - Sayı: 139
Ondördüncü Osmanlı pâdiÅŸâhıdır. Ondört yaşında 1603 yılında Eyüb Sultân'da kılıç kuÅŸanarak pâdiÅŸâh olmuÅŸtur. PâdiÅŸâhlığı ondört sene devam etmiÅŸtir. Ondört ÅŸerefeli bir san'at hârikası olan zarîf Sultânahmed Câmî'i O'ndan günümüze kalan en güzel bir hâtırâ ve mânevî bir armaÄŸandır.

Kânûnî'den sonra devlet iÅŸleri ile bizzat meÅŸgûl olan nâdir sultânlardan biri idi. Çocuk yaÅŸta pâdiÅŸâh olmuÅŸ, daha o yaÅŸta bile zekâsı ve rûhî derinliÄŸi sâyesinde mükemmel kararlar alıp, devleti yönlendirmiÅŸtir.

Dâimâ ilim ve irfân sâhipleri ile istiÅŸâre ederdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri gibi bir velînin baÅŸarılı bir talebesi olmuÅŸtur.

Edebali Hazretleri, nasıl Osman Gâzî'yi mânen yetiÅŸtirip devâsâ bir devletin temelinin atılmasına âmil olmuÅŸ ise, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de I. Ahmed Han'ı mâneviyat âleminde merhaleler katettirerek yüceltmiÅŸ ve böylece O'nun zâhirî meziyetleri yanında imparatorluk coÄŸrafyasına engin bir adâlet, merhamet, ve huzûr sûretinde akseden büyük ÅŸahsiyetini ortaya çıkarmıştır.

"Bahtî" mahlası ile yazdığı dîvânı, I. Ahmed Han'ın mânevî mertebesini göstermeÄŸe kâfîdir.

Kâbe'nin örtüleri, O'nun devrinde İstanbul'da îtinâ ile dokunup Mekke'ye gönderilmeye baÅŸlanmıştır.

Sultan Ahmed tahta çıktığında, Osmanlı Devleti, içte Celâlî isyanları ile uÄŸraÅŸmakta, doÄŸuda İran ve batıda Almanya ve müttefikleri ile savaÅŸ hâlinde bulunmaktaydı. Almanya fenâ ÅŸekilde hırpalandı ve sulh istedi. Zitvatorok AnlaÅŸması imzalandı. 1611 senesinde Celâlî isyanları tamamen bastırıldı. Sıra üçüncü gâile olan İran'a geldi. Nihayet İran ile de anlaÅŸma yapıldı. Akdeniz'de çok mühim deniz muhârebeleri kazanıldı.

1605'te Estergon ve Uyvar fethedildi. Uyvar önünde kazanılan zafer, o derecede nisbetsiz iki kuvvet arasında idi ki, Avrupa'da uzun asırlar devam edecek olan "Türk gibi kuvvetli" sözü, bu sebeple bir darb-ı mesel hâline gelmiÅŸtir. Aynı sene bir de gâyet baÅŸarılı bir Avusturya Seferi yapıldı. Macaristan kralına taç giydirildi. Denizlerde Malta Seferi yapıldı.

Sultan Ahmed Han'ın böyle parlak zaferlerle dolu hayatı, 1617 senesinde nihayete erdi. Bütün Osmanlı târihinin en azametli mîmârî ÅŸaheserlerinden biri olan ve kendi adıyla anılan câmî-i ÅŸerîfin yanındaki türbesine defnedildi. (Allâh rahmet eylesin!.)

SULTÂN I. AHMED HAN ve AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ

Sultân Ahmed Han'ın mânevî ÅŸahsiyetinin mîmârı Azîz Mahmûd Hüdâyî'dir. O'na olan meclûbiyeti, kendisini, sâhib olduÄŸu zâhirî saltanat imkânlarına raÄŸmen büyük bir istiÄŸnâ ile mâneviyat âleminin zirvesine eriÅŸmesine sebep olmuÅŸtur. Sultan Ahmed Han'ın kemâl yolunda ilerlemesi ÅŸu rü'yâ ile baÅŸlamıştır:

Sultân Ahmed, birgün rü'yâsında; Avusturya kralı ile güreÅŸe tutuÅŸtuÄŸunu, sırtüstü yere düÅŸtüÄŸünü ve sırtının topraÄŸa yapıştığını gördü. Ürpererek uyandı. Çok heyecanlandı. Üzüldü. Rü'yânın zâhirî görünüÅŸü korkutucu idi.

Saraya tâbirciler dâvet edildi. Lâkin rü'yânın yapılan tâbirleri, I. Sultân Ahmed'i tam olarak tatmin etmedi. Devlet erkânı, I. Ahmed Han'a, bu rü'yâyı bir kere de Üsküdar'da bulunan Åžeyh Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'ne tâbir ettirmesini tavsiye ettiler. I. Ahmed Han, bir mektup yazarak rü'yâsını Hüdâyî Hazretleri'ne arz etti.

Haberci, mektubu alıp sür'atle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldı. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, elinde daha önce hazırlamış olduÄŸu bir zarf ile kapıya çıktı. Habercinin getirdiÄŸi mektubu alırken, ona bunu verdi ve:

"-Sultânımızın beklediÄŸi cevâb burada yazılıdır!" dedi.

Mektubu ÅŸaÅŸkınlık içinde alan haberci, derhal PâdiÅŸâh'a götürdü ve gördüklerini anlattı. Ahmed Han'ın gönderdiÄŸi mektup, daha açılıp okunmadan kerâmeten cevâbı verilmiÅŸti. Sultan Ahmed Han, mektubu heyecanla okudu:

"-Allâhü Teâlâ, insan vücûdunda sırtı, kâinâtta ise toprağı en kuvvetli olarak yarattı. İnsanın sırtı ile toprağın birbirlerine deÄŸmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, PâdiÅŸâhımızın sırtının topraÄŸa gelmesi ile bu iki kuvvet birleÅŸmiÅŸ demektir. Dolayısıyla, bu rü'yâdan İslâm'ın temsilcisi olan PâdiÅŸâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşılmaktadır..."

I. Ahmed Han, bu tâbirden çok memnun oldu ve:

"-İşte gördüÄŸüm rü'yânın gerçek tâbiri budur!" dedi.

Bu rü'yâ, istikbâldeki Estergon Kalesi'nin fütûhâtını müjdelemiÅŸtir.

Sultan, derhal Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin duâsını alıp Avusturya üzerine yürüdü. Hudut boylarındaki kuvvetlerle birleÅŸen Osmanlı ordusu, Avusturya'ya üstüste darbeler indirmeye baÅŸladı ve onları sulha mecbûr etti. Bilhassa Estergon'un ele geçirilmesi, Avusturyalılar'ı perîÅŸân etmiÅŸti. Böylece on üç sene süren Osmanlı-Avusturya harbi, Zitvatoruk'ta nihâyete erdi ve yirmi yıl müddetle andlaÅŸma imzâlandı. Bu andlaÅŸmaya göre, Kanije, Estergon, EÄŸri kaleleri Osmanlılar'a geçmiÅŸ, Avusturya savaÅŸ tazmînatı ödemeye mecbûr kalmıştır.

Sultan Ahmed Han, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin büyüklüÄŸünü böylece keÅŸfetmiÅŸ oldu. Bu zaferden sonra O'na baÄŸlılığı bir kat daha attı. Her devirde mürÅŸidlerin teveccühleri, rûhları devlet gâilelerinden bunalan büyük idârecilere dâimâ bir ana kucağının ÅŸefkat ve sıcaklığını bahÅŸeder. Ki buna milletlerin kaderlerinde rol sâhibi olan cengâverler, her zaman muhtaç olagelmiÅŸtir. Böyle bir tasarrufdan mahrûm olanların zaferleri, zâhiren büyük olsa bile mânevî yönü olmadığı için hakîkatte bir zafer olarak telakkî etmek mümkün deÄŸildir. Meselâ Atilla, Karakurum'dan hareket ederek Orta Avrupa'ya kadar 7000 km mesâfe katetmiÅŸtir. Fakat ardında bıraktığı, kan, ızdırap ve gözyaÅŸlarıdır... Bu ise, bir zafer deÄŸil, bir zulüm harekâtıdır. Târihdeki yüz karalarından biridir.

Timurlenk'le Yıldırım'ın Ankara muhârebesi de, nefsânî bir mücâdelenin hazin bir âkıbetle neticelenmesidir. Sonucu, hüsrân dolu dul ve yetîmler dramıdır. Çünkü muhârebe sonunda, onbinlerce müslüman kanı dökülmüÅŸ ve daha sonra Yıldırım Bâyezîd Han, hazîn bir ÅŸekilde ÅŸehîd olmuÅŸ, Timur ise, dört bin kilometre yol katetmesine raÄŸmen eli boÅŸ olarak geriye dönmüÅŸtür.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin mânevî terbiyesi neticesinde I. Ahmed Han ÅŸahsiyetinin kemâline ulaÅŸtı. Böylece fenâ fi'ÅŸ-ÅŸeyh olup O'nunla aynîleÅŸti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile Sultan I. Ahmed Han'ın mânevî semâlarda sır ve makam ortaklığını, onlardan sâdır olan ÅŸu ÅŸiirler ne güzel aksettirir:

Hüdâyî Hazretleri:

"Zâkir safâya iriÅŸür;
Envâr-ı zikrullâh ile..
Âşık Hudâ'ya iriÅŸür;
İksâr-ı zikrullâh ile..

Âşık olan cânânına
GirmiÅŸ fenâ meydânına
ErmiÅŸ Hakk'ın ihsânına
Îsâr-ı zikrullâh ile.."

derken,

diyerek, iki bedende bir rûh hâline geldiklerini göstermiÅŸ oluyordu. Sultan Ahmed Han'ın bir san'at hârikası olan ÅŸaheser câmîinin temel atma merâsimine devrin en meÅŸhûr meÅŸâyih ve âlimleri dâvet edilmiÅŸti.

Temele ilk harcı koyan Azîz Mahmûd Hüdâyî oldu. Sultan I. Ahmed Han ise, basit bir amele gibi o gün akÅŸama kadar elinde kazma-kürek inÅŸaatta çalışmıştır.

Bu mübârek câmîin mânevî husûsiyetlerine âid ÅŸöyle bir rivâyet de vardır:

I. Ahmed Han, genç yaÅŸta vefât ettikten sonra kızı Gevher Hatun, rü'yâsında babasını cennette çok ihtiÅŸâmlı bir mekânda görmüÅŸ. Merakla sormuÅŸ:

"-Baba, hangi amelinle bu güzel mertebeye vâsıl oldun?"

Sultan Ahmed:

"-Kızım, bu câmîi yaptırırken sırtımda taÅŸ taşıdım!. Bu makâmı elde etmemin sebebi budur!" demiÅŸ.

Aynı rü'yâda Sultan Ahmed'in kardeÅŸi de yeÄŸeni Gevher Hatun'a:

"-Daha bizim yanımıza gelmeyecek misin? Haydi ikinci çocuÄŸunu doÄŸur da gel!" demiÅŸ.

O sırada Gevher Hatun, gerçekten ikinci çocuÄŸuna hâmileymiÅŸ. Çok heyecanlanmış. Tâbirciler, te'vîl etmiÅŸlerse de rü'yânın mânâsı âÅŸikâr imiÅŸ. Nihâyet Gevher Hatun, ikinci çocuÄŸunu doÄŸurduktan sonra bir-iki gün içinde vefât etmiÅŸ.

I. Ahmed Han zamanı, devletin toprak geniÅŸliÄŸi bakımından en doruk noktada olduÄŸu bir devirdir. Dünyâ kralları, bu devletin ihtiÅŸâmı karşısında eÄŸiliyor ve sadrazamların eliyle tâc giyiyorlardı.

Sultan Ahmed, yaptırmış olduÄŸu câmîin sol tarafında küçük ve dar çilehanesinde zaman zaman riyâzâta girerek, yoÄŸun devlet iÅŸlerinden sıyrılıp rûhunu gönül iklîmine yönlendirirdi. Murâkabe hâlinde yaÅŸayarak Rabbi ile baÅŸbaÅŸa kalırdı.

Sultan Ahmed, câmîinin inÅŸâsı sırasında Mısır'da Sultan Kayıtbay türbesinde bulunan Hz. Peygamber'in "NakÅŸ-ı Kadem" denilen mübârek ayak izlerini Eyyûb Sultân türbesine getirtmiÅŸti. Câmîin inÅŸâatı tamamlanınca da bunu, câmîine koydurdu.

Sultan, bu nakil iÅŸleminin yapıldığı gece ÅŸöyle bir rü'yâ görür:

"Bütün sultanların toplandığı yüce bir meclis kurulmuÅŸ ve Hz. Peygamber -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem- de kadılık makâmında oturmaktadır. Bir nevî mahkeme kurulmuÅŸtur. Sultan Kayıtbay, türbesini ziyârete vesîle olan bu "Kadem-i Seâdet"in alınıp İstanbul'a getirilmesinden dolayı Sultan Ahmed'den dâvâcıdır.

Hz. Peygamber -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem- kadı sıfatıyla, "Kadem-i Åžerîf"in, derhal geri gönderilmesine hükmeder..."

Sultan dehÅŸet ve korku ile uyanır. Rü'yâsını içlerinde Hüdâyî'nin de bulunduÄŸu ulemâ ve meÅŸâyıha tâbir ettirir. Yapılan tâbire göre denilir ki:

"Rü'yâ gâyet açıktır. Yoruma bile gerek yoktur. Emânet derhal geri gönderilmelidir..."

Sultan Ahmed, emâneti yerine titizlikle ve mahzûn bir ÅŸekilde iâde eder.

I. Ahmed Han, Rasûlullâh'ın mermer üzerindeki mübârek ayak izlerinin maketini yaptırır. KavuÄŸunun üzerine asarak tedâîsinden feyz almaÄŸa çalışır. Gönlünden ÅŸu mısra'lar dökülür:

N'ola tâcum gibi baÅŸumda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Åžâh-ı rusülün..

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidür,

Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..

Rivâyet olunur ki, Sultanahmed Câmîi ve külliyesi tamamlanınca, açılış merâsimine baÅŸkanlık etmesi için Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri dâvet edildi. O gün deniz, çok fırtınalı ve dalgalıydı. Bu sebeple kayıkçılar, denize açılmaya cesâret edemiyorlardı. Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, Üsküdar iskelesine indi. BeÅŸ-altı müridiyle birlikte kendi kayığına binerek dalgalar arasında Sarayburnu'na doÄŸru yol aldı. Allâh Teâlâ'nın izni ile kayığın ön, arka ve yanlarından deniz, bir kayık mesâfesinde süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Herkes, korkudan denize çıkamazken, Mahmûd Hüdâyî Hazretleri kayığıyla selâmetle karşıya geçmiÅŸtir.

Sultanahmed Câmîi, muhteÅŸem bir merâsimle açıldı. Cum'a hutbesi, teberrüken bu büyük velîye okutturuldu.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu deniz yoluna, "Hüdâyî Yolu" denir. Kayıkçılar, ÅŸiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler. Bu durum, Hüdâyî Hazretleri'nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Osmanlı Devleti'nin son günlerine kadar BoÄŸaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcuları, Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî (k.s.) dergâhına, BeÅŸiktaÅŸ önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz'dan geçerken de YûÅŸâ Aleyhisselâm tarafına doÄŸru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi.

Bir zamanlar halkın, İstanbul'da meftûn olan büyük velîlere karşı edebi iÅŸte böyleydi!..

Sultan Ahmed, Üsküdar'a gittiÄŸi bir günde, çarşıda Hz. Hüdâyî'ye tesâdüf eder. Derhal atından inerek, yerine ÅŸeyhini oturtup kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye koyulur. Hüdâyî'nin gönlü, koca pâdiÅŸâhın yaya olarak yürümesine râzı olmaz ve bir müddet sonra:

"-Sırf ÅŸeyhimin duâsı ve sultanımın emri yerini bulsun diye bindim!." diyerek attan iner.

Böylece de ÅŸeyhi Üftâde Hazretleri'nin:

"-OÄŸlum, pâdiÅŸâhlar rikâbında yürüsün!" ÅŸeklindeki duâsı yerine gelmiÅŸ olur.

Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin himmeti, I. Ahmed Han üzerinde ömür boyu devam etmiÅŸtir. Åžu hâdise onlardan biridir:

Sultân Ahmed Han, bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmıştı. Ormanlık bir yerde istirahat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip kızarttılar. PâdiÅŸâh'a ikrâm ettiler. Sultân Ahmed Han, "besmele" çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri orada beliriverdi. PâdiÅŸâh'a:

"-Sultânım! Sakın yemeyiniz; o et zehirlidir!" buyurdu.

Etten bir mikdar kesip, oradaki bir köpeÄŸe verdiklerinde, köpeÄŸin derhâl öldüÄŸü görüldü.

Sultân Ahmed Han, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'ne müstesnâ bir hürmet gösterir ve ikrâmda kusûr etmezdi. Bir gün Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek isteyen Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri için ibrik ve leÄŸen getirdiler. PâdiÅŸâh, hocasına hürmeten ibriÄŸi eline aldı ve abdest suyunu kendisi döktü. Sultân Ahmed Han'ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultân bir ara kalbinden:

"Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin bir kerâmetini görseydim!" diye geçirmiÅŸti.

Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultân'ın gönlünden geçenlere vâkıf olarak:

"-Hayret, bâzıları bizden kerâmet arzu ederler. Halîfe-i rûy-i zemînin elimize su dökmesi ve muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.

Sohbet esnâsında Ahmed Han:

"-Efendim! Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin, kıyâmet günü talebelerine ve günâhkâr mü'minlere ÅŸefâat edeceÄŸi hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doÄŸruluÄŸu hakkında ne buyurursunuz?" diye suâl eyledi.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra:

"-Evet doÄŸrudur!. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, müntesiblerinden pek çok günâhkâra ÅŸefâat edecektir!" buyurdu.

PâdiÅŸâh devam ederek:

"-Efendim! Acabâ zât-ı âlînizin de bizlere bir va'd ve müjdesi yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ellerini kaldırıp:

"-Yâ Rabbî!

Kıyâmete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kerre türbemize gelip rûhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize mensûb olanlar, denizde boÄŸulmasınlar; âhır ömürlerinde fakirlik görmesinler; îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boÄŸularak olmasın!.." diye duâ eyledi.

(Bütün ulemâ ve evliyâ, bu duânın kabûl olduÄŸunu, bu yola mensûb olanların denizde boÄŸulmadıklarını ve pek çok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Ahmed Han, 1617 (h.1026) senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafâ, Sultân'ın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Han'ın, odada görünmeyen bazı kimselerle dört defâ:

"-Ve aleyküm selâm!" dediÄŸini iÅŸitti.

Sebebini sorduÄŸunda Sultân Ahmed Han:

"-Åžu anda yanıma Hazret-i Ebûbekr-i Sıddîk, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî geldiler. Bana:

«Sen Dünyâ ve Âhıret'in sultânlığını kendinde toplamışsın. Yarın Rasûlullâh -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem- Efendimiz'in yanında olacaksın!..» buyurdular.." cevâbını verdi.

Hakîkaten ertesi gün bu Dünyâ ve Âhıret sultânı vefât etti.

Cenâzesinin yıkanması için mürÅŸidi Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri dâvet edildi. Ancak:

"Sultânımı çok severdim. Dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün!" buyurdu.

Talebelerinden Åžâban Dede'yi gönderdi. Åžeyhülislâm Hocazâde Mehmed Çelebi'nin kıldırdığı cenâze namazından sonra, kendi yaptırdığı Sultanahmed Câmîi yanındaki türbesine defnedildi.

Sultân I. Ahmed Han'ın çocuk yaÅŸta pâdiÅŸâh olmasına raÄŸmen gösterdiÄŸi dirâyet ve kâbiliyetleri, dikkate ÅŸâyândır. Vücûdca gâyet kuvvetli idi. Çok iyi binici, atıcı ve silahÅŸördü. Bu meziyetleri, oÄŸullarından Genç Osman ve Dördüncü Murad'a intikâl etmiÅŸtir.

Ceddi Yavuz Sultân Selîm Han gibi sâde giyinirdi. Gece yatarken, uykunun rehâvetine dalmaması için kıldan yapılmış bir hırka giyinirdi. Halkın arasına girer büyük bir tevâzû içerisinde onların dertleri ile ilgilenirdi.

Ülkesinin geniÅŸliÄŸi ve Dünyâ coÄŸrafyası üzerindeki mevkîinin ehemmiyeti, O'nu nefs çukuruna düÅŸürüp maÄŸlûb edemedi.

Cihân nizâmının kıvâmı ve ahlâk yapısının devâmı, her zaman ancak kalbî hayatta derinleÅŸmek ile mümkündür. Seviyesi yükselen milletler, mânevî rehberler olan gönül sultanlarına izzet etmiÅŸler, onların izlerini takib etmeyi nîmet bilerek seâdet ve huzûra ermiÅŸlerdir.

I. Ahmed Han, ömrü boyunca Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin izinden yürümeyi, Dünyâ'ya âid her ÅŸeye tercih etti. Çünkü O'nun yolu, insana, Dünyâ saltanat ve ihtiÅŸâmıyla ölçülemeyecek derecede mânevî feyz ve lezzetlere ulaÅŸtıran kalbî tatminkârlıklar bahÅŸediyordu. Hüsn-i Mutlak'a baÄŸlandığı için zâhirî gölge varlıkların, onlar ne kadar ihtiÅŸâmlı olsalar da esâretine girmedi. Aynadaki yalanlara aldanmadı. Gönlü, makâm, mevkî gibi dünyevî alâkalardan uzaklarda kaldı. En büyük zafer olan "nefsini aÅŸmak ve onun desîselerine kanmamak" nîmetine nâil oldu. Gönül iklîminde derinleÅŸerek, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin ikinci bir nüsha-i sânîsi oldu.

Rahmetullâhi Aleyh!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim