Osmanlı Devleti'nin son günlerinde devlete ârız olan zaafların, batılılaÅŸmış yarı câhil bir kadronun ihânet ve acziyyetinin eseri olarak gerçekleÅŸtiÄŸi mâlumdur. Bundan istifâde ederek son darbeyi vurmak isteyen düÅŸmanların ilk olarak açtıkla-rı cephe Trablusgarb Harbi'dir.
İttihatçıların âlim(!) sadrâzam diye Roma büyükelçiliÄŸinden getirtip hükü-metin başına geçirdikleri, -günümüz tâbiriyle- devletler hukuku profesörü Sadrâ-zam İbrâhim Hakkı PaÅŸa, bugünkü Libya devletinin esâsı olan Trablusgarb vilâye-timizi, âdetâ İtalyan iÅŸgâline âmâde bir hâle getirmiÅŸti. İtalyanların oraya saldıra-cağını Roma'da büyükelçilik mevkiinde bulunması sebebiyle en iyi bilmesi gere-ken bu gâfil sadrâzam, Trablusgarb'daki askerleri gereksiz bir sûrette Yemen'e göndermiÅŸ, oradaki vâliyi de basit bir mes'ele için merkeze çağırmıştı. İtalyanlar, vâlisiz ve askersiz Trablusgarb vilâyetimize trampet çala çala çıkarma yapmıştı. Bunun üzerine îmân heyecânı ile oraya koÅŸan pek çok vatanperver askerin nispet-siz güçler arasındaki dâsitânî mücâdelesi, bütün dünyâ umûmî efkârında haklı bir takdîr ve hayranlık uyandırmıştı.
Bu takdîr ve hayranlığı duyanlardan biri de Pâkistan'ın kuruluÅŸunda fikir babalığı yapmış olan ÅŸâir, Muhammed İkbâl'dir. O büyük ve mütefekkir zât, kendi ülkesinde Hindûlara karşı müslümanları ayrı ve müstakil bir siyâsî varlık hâline getirebilmek için çalışırken, İtalyanların Trablusgarb vilâyetimize saldırmasına dâir haberle sarsılmıştı. Fakat çok geçmeden bir avuç Türk'ün orada ortaya koy-duÄŸu yiÄŸitlik ve fedâkarlık haberleri ile tesellî bulmuÅŸ, hattâ bu kahraman-lıkları kendi halkına cesâret vermek için ÅŸiirleriyle ebedîleÅŸtirmiÅŸtir.
O sırada Hind müslümanları (bugünkü Pâkistanlılar) Türkiye'ye destek olabilmek için bir miting tertib etmiÅŸlerdi.. İkbâl, bu mitingde topluluÄŸu heyecâna getiren Urduca müthiÅŸ bir ÅŸiir okumuÅŸtur. O ÅŸiirde deniliyordu ki:
"Dünyânın insanı çok muzdarip eden hâllerinden sıkılmış, baÅŸka bir âleme göçmüÅŸtüm. Melekler beni Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in huzûruna getirdiler. Peygamberimiz sordu:
"-Bana o âlemden bir hediye getirdin mi?"
"-Yâ Rasûlallâh!" dedim. "-Dünyâda huzur ve rahat kalmadı. Arzu edilen hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce lâle ve gül var, fakat hiçbirinde vefâ kokusundan eser yok. Buna raÄŸmen huzûrunuza hediye olarak billur bir ÅŸiÅŸe getiriyorum. Bu billur ÅŸiÅŸenin içinde o derecede kıymetli bir ÅŸey var ki, emsâlini bulmak imkânsızdır. Bu ÅŸiÅŸede ümmetinizin ÅŸerefi vardır. Bu ÅŸiÅŸede, Trablusgarb İslâm beldesinde iÅŸgalci İtalyanlara karşı harb ederken ÅŸehid düÅŸen Türk askerlerinin mübârek kanı vardır."
Aynı İkbâl, harb-i umûmî musîbetleri karşısında bir baÅŸka ÅŸiirinde de:
"Osmanlıların üzerine kederden bir daÄŸ yığılmışsa sen üzülme, çünkü bin yıldızın kanı dökülmeden ÅŸafak sökmez." diye ümmete ÅŸâirâne bir üslûbla ümîd ve ÅŸevk vermeye çalışıyordu.
İslâm ÅŸâiri İkbâl, "Tulû-i İslâm" adıyla millî mücâdelemiz için bir nevî destan kaleme almış ve bunda Türk askerinin kahramanlığını göklere çıkararak "Allâh onlara yardım etsin!" niyâzında bulunmuÅŸ ve:
"-Atınız nereye kadar giderse oraya kadar atılın, düÅŸünmeyin! Biz bu meydanda nice kereler tedbîr yüzünden mat olduk. Âlem-i İslâm arkanızdadır!.." diye Türk'ün cesâretini daha da artırmak için ÅŸiirin tesir gücünü keskin bir kılıç gibi kullanmıştır.
Osmanlı cihan devleti, milletine yabancılaÅŸmış ve gizli düÅŸman faâliyeti netîcesinde devlete hâkim olmuÅŸ ittihatçı gürûhun elinde bâdireden bâdireye sürüklenmiÅŸtir. Bu bâdirelerin ilki, yukarıda zikretmiÅŸ olduÄŸumuz gibi, (1911) Trablusgarb Harbi'dir. Onu tâkiben (1912) Balkan Harbi ve (1914-18) Birinci Cihân Harbi, Türk askerinin sayısız ve emsâlsiz kahramanlık menkıbeleriyle cereyan etmiÅŸtir ki bunun en muhteÅŸem safhası 87. yıldönümünü idrâk etmekte olduÄŸumuz, Çanakkale muhârebeleridir.
O büyük devlet, hayatına son verilirken bile Çanakkale'de mâzinin derinliklerinde kalmış, eski azametli zaferlerle boy ölçüÅŸebilecek yeni ve nihâî bir destan yazmıştır. O derecede ki iki yüz elli bin vatan evlâdını ÅŸehid vermek paha-sına, teknik üstünlüÄŸe sâhip üç yüz bin kiÅŸilik müstevlî askerlerinin Çanakkale'yi geçmesini engellemiÅŸ; izzet, ÅŸeref ve pâyitahtını korumuÅŸtur.
Ciltlerle yazılsa anlatılamayacak bu "Çanakkale Destânı" hakkındaki tak-dirkârlıklardan küçük bir numûne ile yazımıza son verelim:
O yıllarda bir taraftan Kafkasya ve Galiçya'da Ruslarla, Filistin ve Sûriye havâlisinde İngilizlerle diÄŸer taraftan da Çanakkale'de İngiliz, Fransız ve İtalyan asker ve donanmasıyla harbeden Osmanlı'nın müttefiki Almanlar, bizim Galiçya cephesine iki tümen göndermiÅŸ olmamıza raÄŸmen, bize ancak birkaç generalle destek olmuÅŸlardır. Bunlardan birisi Liman Von Sanders'tir ki, önce Çanakkale sonra da Sûriye cephesinde, cephe kumandanlığını deruhte etmiÅŸ olması sebebiyle "Türk askeri"ni yakînen tanımak fırsatını elde etmiÅŸti. Alman asâlet ünvânı olan "Von" sıfatıyla anılmakta olan bu generalin Türk askeri hakkında sayısız hüsn-i ÅŸehâdetinden ÅŸu birkaç cümle, MehmedçiÄŸin dünyâda meÅŸhûr olduÄŸu karakter ve kahramanlığın, târihî tescil ve ikrârına en iyi bir misaldir:
"Çelikten, mânevî kuvvetten, vatan aÅŸkından bir insan yapısı ne demek-tir? Bu sorunun cevâbı, iÅŸte bu gösteriÅŸten uzak, mütevekkil ve sâkin Anadolu çocuÄŸunun ta kendisidir! Yaralı düÅŸmanını sırtında siperlerine getiriyor, sargı bezi olmadığı zaman, bir yedeÄŸi daha bulunmayan gömleÄŸini yırtarak onu sarı-yordu." (Çanakkale 5. Ordu Komutanı, Liman Von Sanders)
Bu sözler, milletimizin karakterine nakÅŸolmuÅŸ olan îmân ve vatanperverlik duygusunu ifâde eden en müÅŸahhas misallerinden sadece bir tânesidir.
Yâ Rabbî! Vatan ve milletimizin istikbaldeki kaderini, ÅŸerefli mâzî-mizde olduÄŸu gibi ÅŸanlı zaferlerle âbâd eyle! Mübârek ecdâdımızın dîn, îmân ve vatan müdâfaası uÄŸrundaki cesâret ve sevdâ dolu fedâkârlıklarından biz-lere ve nesillerimize de hisseler nasîb eyle!
Âmin...
|